Polonya’nın hukuka aykırı biçimde oluşturulmuş Anayasa Mahkemesinin yönetimini gasp eden iki yargıcın 30 Ekim 2026’da geçici olarak görevden uzaklaştırılması, mahkemenin çevresinde polis kordonu oluşturulduğu ve Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ile kaotik bir karşı karşıya gelişin yaşandığı çarpıcı görüntüleri beraberinde getirdi. Polonya’da ve yurt dışında radikal sağcı siyasi hareketler, bu müdahaleyi hızla bir darbe girişimi olarak nitelendirdi. Oysa hukuki açıdan bakıldığında müdahale, hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi yolunda önemli ve gerekli bir adımdı.

Radikal sağcı Hukuk ve Adalet Partisinin (Lehçe kısaltmasıyla PiS), Polonya ve Avrupa hukukunu açıkça ve defalarca ihlal ederek Anayasa Mahkemesini kontrolü altına almaya başladığı on yılı aşkın bir süredir basit bir ilkeyi savunuyoruz: Avrupa’nın hukukun üstünlüğüne ilişkin standartları, Polonya’nın Anayasa Mahkemesinin bağımsızlığına saygı göstermesini ve mahkemenin Polonya Anayasası’na uygun biçimde oluşturulup faaliyet göstermesini gerektiriyor. Bu ilke, bugün de hareket noktamızı oluşturuyor. Geçtiğimiz cuma günü yaşananlar da bu anayasal ölçüt çerçevesinde değerlendirilmeli. Bunun için yeni mahkeme yönetiminin hukuki yetkisinin açıklığa kavuşturulması, aldığı sınırlı tedbirlerin değerlendirilmesi ve ardından yaşanan siyasi çatışmanın ele alınması gerekiyor.

Anayasa Mahkemesi Nasıl Ele Geçirildi?

Bu çatışmayı anlamak için PiS’in hem cumhurbaşkanlığı seçimini kazandığı hem de parlamentonun iki kanadında çoğunluğu elde ettiği 2015 yılına dönmek gerekiyor. Parlamento çoğunluğu el değiştirmeden önce, görevden ayrılmak üzere olan liberal çoğunluk Anayasa Mahkemesine beş yargıç seçmişti. Bu yargıçlardan üçünün seçimi hukuka uygundu. Diğer ikisi ise seçimi kazanan yeni parlamentonun yetkisinde bulunan, henüz boşalmamış üyelikler için erken seçilmişti. Anayasa Mahkemesi de 3 Aralık 2015 tarihli kararında bu ayrımı doğrulamış, ilk üç yargıcın seçilmesine dayanak oluşturan yasal düzenlemeyi hukuka uygun bulurken diğer ikisinin seçimine dayanak oluşturan düzenlemenin anayasaya aykırı olduğuna hükmetmişti.

Anayasadaki 194. madde, Anayasa Mahkemesi yargıçlarını seçme yetkisini münhasıran parlamentonun ana kanadı olan Sejm’e veriyor. Bu düzenleme, diğer mahkemelerdeki yargıçların Ulusal Yargı Konseyinin önerisi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atandığı sistemden farklı. Bununla birlikte olağan yasalar, Anayasa Mahkemesine seçilen yargıçların Cumhurbaşkanı huzurunda yemin etmesini gerektiriyor. Ancak Cumhurbaşkanının bu yemini kabul etmesi, Anayasa’nın kendisine bilinçli olarak tanımadığı ilave bir atama ya da veto yetkisi doğuramaz.

Buna rağmen, PiS ile yakın ilişkileri bulunan dönemin Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, 2015 yılında hukuka uygun biçimde seçilmiş üç yargıcın yeminlerini kabul etmeyi reddetti. Ardından iktidara gelen PiS çoğunluğu, zaten dolu olan bu üyelikler için yeni yargıçlar seçti. Hukuka aykırı biçimde göreve getirilen bu kişiler, Polonya’da “mükerrer yargıçlar” olarak anılmaya başlandı.

AİHM: Hukuka Aykırı Atanan Yargıçlar Mahkeme Kararlarını Geçersiz Kılabilir

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2021 yılında verdiği Xero Flor/Polonya kararında, mahkemedeki üyelikleri hukuka aykırı biçimde işgal eden bu kişilerden herhangi birinin bir davaya katılmasının, tarafların kanunla kurulmuş bir mahkemede yargılanma hakkını ihlal ettiğine hükmetti. AİHM, 14 Aralık 2023 tarihli M.L./Polonya kararında ise bu kişilerin yargılamaya katılmasının, onların katılımıyla verilen herhangi bir “kararın” hukuki geçerliliğini tek başına ortadan kaldırabilecek nitelikte olduğunu belirtti. Polonya’nın kendi Yüksek İdare Mahkemesi de Kasım 2022’de, anayasaya aykırı biçimde oluşturulmuş Anayasa Mahkemesinin “hukuka aykırılıkla malul hâle geldiğini” ve “maddi anlamda hukuka uygun biçimde yargılama yapabilme yeteneğini kaybetmiş” bir kuruma dönüştüğünü tespit etti.

Hukuka aykırı biçimde ilk atanan üç yargıçtan ikisi 2017 yılında hayatını kaybetti. PiS, onların yerine yine usulsüz biçimde yeni isimler atadı. Ancak bu kişilerin göreve getirilmesi de hukuka aykırıydı. Çünkü hukuken kendilerine ait olmayan koltukları işgal eden kişilerin ölümü, Ekim 2015’te seçilmiş yargıçlara ait üyeliklerde yeni bir boşalma yaratmıyordu.

Buna rağmen PiS, bu kişilerin yerine getirilen yargıçların dokuz yıllık yeni bir görev süresine hak kazandığını kabul ederek ilk ihlallerin sonuçlarını daha da uzun bir döneme yaydı. İlk üç mükerrer yargıçtan hayatta kalan son kişi Aralık 2024’te mahkemeden ayrıldı. Onun yerine atananlardan birinin sözde görev süresi 18 Eylül 2026’da sona ererken diğerininki 30 Ocak 2027’de sona erecek.

Usulsüz Yargıç Atamaları Mahkeme Başkanlığını da Etkiledi

Anayasaya aykırı biçimde göreve getirilen ilk mükerrer yargıçların etkisi, yalnızca görev aldıkları yargılama heyetleriyle sınırlı kalmadı. Bu kişiler, Anayasa Mahkemesi yönetiminin belirlenmesinde de rol oynadı. Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi başkanını ve başkan yardımcısını, mahkemenin bütün yargıçlarından oluşan Genel Kurulun gösterdiği adaylar arasından atıyor. Mükerrer yargıçlar da bu adayların belirlenmesinde oy kullandı.

Avrupa Birliği Adalet Divanı, 18 Aralık 2025 tarihli Komisyon/Polonya kararında, Aralık 2015’te üç “yargıcın” ve 2016’da mahkeme “başkanının” atanmasındaki ciddi usulsüzlükler nedeniyle Anayasa Mahkemesinin hukuka uygun biçimde kurulmuş bir mahkeme olma niteliğini kaybettiğine hükmetti. Divan, mahkeme başkanının atanmasına ilişkin iki ayrı hukuki sakatlık tespit etti: Hukuka aykırı biçimde atanmış kişilerin kullandığı oylar gerekli desteğin sağlanmasında hesaba katılamazdı. Ayrıca yalnızca azınlığın desteğini alan bir aday, Genel Kurulun adayı olarak kabul edilemezdi.

İktidar Değişti, Anayasa Mahkemesindeki Kriz Devam Etti

Bu arada 2023’ün sonlarında parlamentodaki çoğunluk el değiştirmişti. Yeni demokratik koalisyon hükûmeti, Anayasa Mahkemesinin hukuka aykırı yapısının anayasal görevlerini yerine getirmesine engel olduğu gerekçesiyle mahkemenin “kararlarını” yayımlamayı durdurdu. Bu, mahkemenin kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir yargı organının taşıması gereken koşulları karşılamaz hâle gelmesine verilmiş mantıklı bir yanıttı.

Demokratik koalisyon başlangıçta Anayasa Mahkemesinde boşalan üyeliklere yeni yargıç seçmekten kaçındı. Koalisyona göre böyle bir adım, Polonya’nın anayasa mahkemesiymiş gibi faaliyet gösteren bu kuruma meşruiyet kazandıracaktı. Ancak mevcut üyelerin görev sürelerinin sona ermesi ve PiS tarafından atanmış bir yargıcın Aralık 2025’te erken emekliye ayrılması, 2026 yılı içinde mahkemedeki üyeliklerin çoğunluğunun yeniden doldurulmasının önünü açtı. Sejm, mart ayında altı, haziran ayında yedinci ve eylül ayında sekizinci yargıcı seçti.

Cumhurbaşkanının Yarattığı Yapay Veto Yetkisi

Haziran 2025’teki cumhurbaşkanlığı seçimi, Anayasa Mahkemesinin yeniden hukuka uygun bir yapıya kavuşturulmasının siyasi açıdan güç olmaya devam edeceğini göstermişti. Polonyalı seçmenler, 2023’te parlamentoda demokratik koalisyona çoğunluk verdikten sonra cumhurbaşkanlığı seçiminde PiS’in desteklediği Karol Nawrocki’yi az farkla seçti. Böylece karşıt siyasi kampların iktidarın farklı organlarını kontrol ettiği bir yönetim tablosu devam etti.

Nawrocki, selefinin törensel nitelikteki yemin kabulünü esaslı bir veto yetkisine dönüştüren hukuka aykırı uygulamasını sürdürdü. Mevcut Sejm tarafından seçilen sekiz yargıçtan yalnızca üçünün yeminini kabul etti. Diğer beş yargıç ise Cumhurbaşkanının hareketsiz kalmasının kendi seçimlerini geçersiz kılamayacağını savundu. Bu yargıçlardan dördü, 9 Nisan’da yemin metinlerini kamuoyu önünde okuyup imzaladı ve noter onaylı nüshalarını Cumhurbaşkanına hitaben Cumhurbaşkanlığı makamına teslim etti. Beşinci yargıç da ekim ayında aynı yöntemi izledi.

Venedik Komisyonu, Ekim 2026 tarihli görüşünde bu usulü açıkça destekledi. Komisyona göre Cumhurbaşkanının haklı bir gerekçe olmaksızın yemini kabul etmeyi reddetmesi durumunda, yemin yükümlülüğü Cumhurbaşkanının fiziksel katılımı olmadan da yerine getirilebilirdi. Bunun için usulüne uygun biçimde doğrulanmış bir belgenin kendisine resmen sunulması yeterliydi. Bu işlemin ardından yargıcın görevine başlayabilmesi gerekiyordu. (Bu yöntemin 2015 yılında uygulanmamış olması üzüntü verici. O dönemde hukuka uygun biçimde seçilmiş üç yargıcın, Duda’nın reddine rağmen görevlerine başlaması sağlanabilseydi sonrasında ortaya çıkan zararların önemli bir bölümü önlenebilirdi.)

AİHM Kararına Rağmen Beş Yargıcın Göreve Başlaması Engellendi

Ancak 2026 yılında bu yönteme başvuran beş yargıcın mahkemede görev yapmasına yine izin verilmedi. Bu durum, diğer hukuki ihlallerin yanı sıra, yeni seçilen beş yargıçtan dördünün mahkemede görev yapmalarının engellenmesi üzerine AİHM’ye yaptığı başvurular kapsamında verilen geçici tedbir kararlarına da aykırıydı. Strazburg Mahkemesi, 5 Mayıs’ta Polonya’dan, kendisi tarafından yeni bir karar verilinceye kadar “yetkili makamların yeni seçilmiş yargıçların görevlerine başlamalarını ve yargısal görevlerini yerine getirmelerini engellemekten kaçınmalarını sağlamasını” istedi. Bu yargıçların hâlâ mahkemeye alınmaması, AİHM’nin söz konusu kararına açıkça meydan okunması anlamına geliyor.

Polonya ve Avrupa hukukunu ihlal eden başlıca aktör, eski Ulusal Savcı ve PiS’in Adalet Bakanı ve Başsavcısı Zbigniew Ziobro’nun eski yardımcısı Bogdan Święczkowski. (Ziobro, görevi kötüye kullanma ve kamu kaynaklarını zimmete geçirme suçlamaları da dâhil olmak üzere hakkındaki davalardan kaçmak amacıyla Trump yönetiminin üst düzey yetkililerinin yardımıyla vize almış ve ABD’ye gitmiş durumda.)

Święczkowski, 2022 yılında Anayasa Mahkemesi yargıçlığına seçilmiş ve ikinci kuşak mükerrer yargıçlardan ikisinin de katıldığı aday belirleme sürecinin ardından 2024 yılında usulsüz biçimde sözde mahkeme başkanlığına atanmıştı. Święczkowski’nin engelleme girişimleri son dönemde fiziksel bir boyut da kazandı. Ekim ayının başlarında yeni seçilen yargıçlardan biri, oldukça iri yapılı bir adam olan Święczkowski’nin kendisini mahkeme koridorunda iterek uzaklaştırdığını ve geçişini engellediğini bildirdi. Söz konusu yargıç, olay hakkında suç duyurusunda bulundu.

polonya avrupa birliği hukuk darbe anayasa

Polonya’da Anayasa Mahkemesi Başkanı Bogdan Swieczkowski ve Başkan Yardımcısı Bartlomiej Sochanski’nin görevlerinden uzaklaştırıldığının duyurulmasının ardından mahkeme binası önünde başlayan gösteri ve polis ablukası devam ediyor. Cumhurbaşkanı Nawrocki’nin destekçileri polis ablukasının önünde eylem yapıyor. | Fotoğraf: Agata Grzybowska – AA.

30 Ekim’de Neler Yaşandı?

Mahkemeye alınmayan yargıçlardan biri, yaşanan gelişmelerin merkezindeki isim hâline geldi. Anna Korwin-Piotrowska, deneyimli bir yargıç, Opole Bölge Mahkemesinin eski başkanı ve hukukun üstünlüğünü savunmak için faaliyet yürüten yargıçlar derneği Themis’in önde gelen isimlerinden biri. Üstelik onun bu mesleki geçmişini önemli kılan, bizzat PiS hükûmeti döneminde kabul edilmiş düzenlemeler.

Anayasa Mahkemesinin Teşkilatı ve Yargılama Usulü Hakkında 2016 tarihli Kanun, mahkeme başkanlığının boşalması durumunda kurumu hangi yargıcın yönetmesi gerektiğini belirliyor. Aynı kanun, başkanın ilgili yetkileri kullanmak üzere başkan yardımcısını veya başka bir yargıcı yetkilendiremediği durumlarda da aynı yargıcın vekâleten görev yapmasını öngörüyor. Bu düzenlemeye göre Anayasa Mahkemesinde, genel mahkemelerde stajyer yargıç, yargıç yardımcısı veya yargıç olarak ve merkezi devlet idaresinde geçirilen süreler de hesaba katıldığında toplam hizmet süresi en uzun olan yargıç, başkanlık görevini üstlenmeli. Korwin-Piotrowska, yargıçlık stajına 1995 yılında başladığı için PiS döneminde göreve gelen üyeler de dâhil olmak üzere Anayasa Mahkemesindeki bütün yargıçlar arasında bu ölçütlere göre en uzun hizmet süresine sahip kişi.

Korwin-Piotrowska, Anayasa Mahkemesi başkanının kanunen belirlenmiş vekili sıfatıyla hareket ederek Święczkowski ile onun sözde yardımcısı Bartłomiej Sochański’nin yargısal görevlerini geçici olarak durduran iki karar aldı. Her iki isim de aynı usulsüz aday belirleme süreci sonucunda göreve getirilmişti. Kararlar, bu kişilerin yargıçlık görevlerinin yanı sıra başkan ve başkan yardımcısı sıfatıyla yürüttükleri faaliyetleri de kapsıyordu.

İki Yargıcın Görevden Uzaklaştırılması Hangi Hukuki Gerekçelere Dayanıyor?

Kararların gerekçeleri arasında hukuka uygun biçimde seçilmiş yargıçların görev yapmasının engellenmesi, yargılama heyetlerinin oluşumuna müdahale edilmesi ve Anayasa Mahkemesinin bütçe teklifini kabul etmek için yapılması gereken Genel Kurul toplantısının engellenmesi yer alıyordu.

Korwin-Piotrowska, meslektaşlarını geçici olarak görevden uzaklaştırma yetkisinin, genel mahkemeleri düzenleyen kanundan kaynaklandığını savundu. PiS döneminde kabul edilen ve Anayasa Mahkemesi yargıçlarını düzenleyen mevzuat, yaptığı yasal atıflarla bu kanunun ilgili hükümlerini de uygulanabilir kılıyordu. Söz konusu düzenleme, bir yargıcın davranışlarının mahkemenin saygınlığını veya yargı hizmetinin temel çıkarlarını korumak amacıyla görevden uzaklaştırılmasını zorunlu kıldığı durumlarda derhâl müdahaleye izin veriyor.

Bu geçici görevden uzaklaştırma işleminin, Anayasa Mahkemesi yargıçları arasından kura yoluyla seçilen üyelerden oluşan bir disiplin mahkemesi tarafından zorunlu olarak incelenmesi gerekiyor. Derhâl uygulanan görevden uzaklaştırma tedbiri en fazla bir ay sürebiliyor. Bu sürenin ötesine geçen herhangi bir uzaklaştırma için ise disiplin mahkemesinin kararı gerekiyor.

Ceza Soruşturması ile Disiplin Süreci Arasındaki Fark Ne?

Korwin-Piotrowska’nın kararları bu yasal çerçeveye dayanıyordu. Aynı gün Başsavcı, ceza soruşturması ve kovuşturması yürütülebilmesi için beş ayrı izin başvurusunda bulundu. Bunlardan dördü Święczkowski, biri ise Sochański hakkındaydı. Ceza yargılamasına yönelik işlemlerin yürütülebilmesi için Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun onayı gerekiyordu ve bu başvurularla talep edilen de söz konusu onaydı.

Başvuruların kendisi iki yargıçtan herhangi birinin görevden uzaklaştırılmasına yol açmıyordu. Korwin-Piotrowska da görevden uzaklaştırma kararlarını verirken bu başvuruları incelemediğini açıkça belirtti. Kararları farklı gerekçelere dayanıyordu. Disiplin süreçleri ise ceza yargılamasından ayrı yürütülüyor ve cezai dokunulmazlığın kaldırılmasını gerektirmiyor. Anayasa Mahkemesi yargıçlarını düzenleyen mevzuatta, yargıçlık görevinden çıkarma da açıkça öngörülen disiplin yaptırımları arasında bulunuyor. Dolayısıyla cuma günü alınan kararlar, ne ceza süreçlerinin ne de disiplin süreçlerinin sonucunu önceden belirliyordu.

Korwin-Piotrowska’nın Anayasa Mahkemesini yönetme yetkisi ile Święczkowski ve Sochański’nin yargısal görevlerini geçici olarak durduran kararları birbirinden ayırt edilmeli.

Mahkemeyi Yönetme Yetkisi Kime Ait?

Bizim görüşümüze göre, bu iki isimden hiçbiri mahkeme yönetimindeki görevine hukuka uygun biçimde atanmadı. Çünkü kendilerini aday gösteren genel kurul toplantılarına, hukuken yargıç statüsünde bulunmayan kişiler de katılmıştı. Bu açıdan bakıldığında, ilgili makamların hukuken boş olması durumunu düzenleyen kanun hükmü, Korwin-Piotrowska’ya zaten mahkeme başkanının yetkilerini kullanma hakkı veriyordu. Bu yetkinin doğması için belirli bir görevi kötüye kullanma fiilinin tespit edilmesi gerekmiyordu.

Włodzimierz Wróbel de dâhil olmak üzere bazı Polonyalı hukukçular ise Korwin-Piotrowska’nın müdahalesini daha dar bir hukuki gerekçeyle savunuyor. Bu hukukçular, mahkeme yönetimindeki iki atamanın hukuka uygun olduğunu varsayarak hareket ediyor. Ancak kanunda öngörülen vekâlet mekanizmasını, hiç kimsenin kendi davasında karar veremeyeceği ilkesi ışığında yorumluyorlar.

Bir mahkeme başkanı, kendi davranışları nedeniyle alınması gereken geçici bir tedbiri kendi rızasına veya başka bir kişiye yetki verme isteğine bağlı kılamaz. Hem başkanın hem de başkan yardımcısının davranışlarının inceleme konusu olduğu durumlarda, kanunen belirlenmiş vekilin müdahale edebilmesi gerekir. Bu yaklaşım, mahkemenin yönetim makamlarına yapılan atamaların hukuka uygun olduğuna inanılsa bile Korwin-Piotrowska’nın söz konusu kararları verme yetkisine sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Hukuki Yetki, Mahkeme Üzerindeki Fiilî Kontrolü Sona Erdirmeye Yetmedi

Ne var ki uygulamada Anayasa Mahkemesini yönetmeye hukuken yetkili olmak, Święczkowski’nin kurum üzerindeki fiilî kontrolüne son vermek için yeterli değildi. Yukarıda anlatıldığı gibi, onun yeni seçilen yargıçları engelleme girişimleri zaten fiziksel boyuta ulaşmıştı. Anayasa Mahkemesinin kendi güvenlik personeli de daha önce bu yargıçların binaya erişimine yönelik kısıtlamaları uygulamıştı.

Zorunlu yargısal denetime tabi olan geçici görevden uzaklaştırma kararları, her iki yargıcın binaya girişinin engellenmesi ve mahkemenin işleyişini aksatmayı sürdürmelerinin önlenmesi için hukuki dayanak sağladı. Dolayısıyla bu kararlar, Korwin-Piotrowska’nın harekete geçme yetkisinin kaynağı değil, zaten sahip olduğu hukuki yetkiyi fiilen kullanılabilir kılan araçlardı.

Polis Müdahalesi ve Yaşananların Kamuoyuna Yansıması

Anayasa Mahkemesi yönetiminin görevden uzaklaştırılması, yürürlükteki yasalara dayanılarak alınmış ve daha sonra yargısal denetime tabi tutulacak geçici bir tedbirdi. Ancak ortaya çıkan görüntüler çok daha dramatik bir hikâye anlatıyordu.

Korwin-Piotrowska, yargıçların ve mahkeme personelinin korunması için polisten yardım istedi. Başsavcı da güvenlik riskleri konusunda polisi uyardı. Polis memurları mahkeme arazisinin ve çevredeki sokağın güvenliğini sağladı. Polis, Anayasa Mahkemesi binasına girmediğini özellikle açıkladı. Buna rağmen, hava karardıktan sonra yapılan bu konuşlandırma kolaylıkla mahkemenin gece vakti ele geçirilmesi şeklinde sunuldu.

Oysa güvenliğe ilişkin kaygıların sağlam gerekçeleri vardı. Protestocular ve muhalefet siyasetçileri mahkemenin önünde toplandı. Święczkowski’nin talebi üzerine bir destekçisi elektrikli bir alet kullanarak kapının kilidini kırdı. Böylece Święczkowski mahkeme arazisine girdi ve burada polis kordonuyla karşı karşıya geldi.

Cumhurbaşkanının Gece Yarısı Mahkemeye Gelişi ve Fiziksel Arbede

En çarpıcı karşılaşma ise cumartesi günü sabaha karşı saat 01.00 sularında yaşandı. Cumhurbaşkanı Nawrocki, yurt dışı ziyaretini yarıda keserek Varşova’ya dönmüştü. Korwin-Piotrowska, görüşmek üzere kendisini tek başına kabul etmeyi kararlaştırmıştı. Ancak Nawrocki, aralarında Yüksek Mahkeme Başkanı Zbigniew Kapiński’nin de bulunduğu bir grup kişiyle geldi. Kapiński’nin kendisi de PiS tarafından hukuka aykırı biçimde yeniden yapılandırılan yargı konseyi aracılığıyla atanmış, hukuken geçerli bir atamaya sahip olmayan bir Yüksek Mahkeme “yargıcıydı”.

Geçmişinde futbol holiganlığı bulunan eski bir boksör olan Nawrocki’nin, girişte Korwin-Piotrowska’yı zorla iterek yanından geçtiği görüntülere yansıdı. Binanın içinde ise yeni seçilen yargıçlara bağırırken kaydedildi. Nawrocki’nin Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı, Korwin-Piotrowska’nın kararlarını gülünç olarak nitelendirerek reddetti. Yargıçlardan biri ayrıca kendilerini Cumhurbaşkanlığı personeli olarak tanıtan kişilerin Anayasa Mahkemesindeki odaların anahtarlarını ele geçirmeye çalıştığını bildirdi.

Bu karşılaşmaya misilleme tehditleri de eşlik etti. PiS lideri Jarosław Kaczyński, gelecekte “Nürnberg ilkelerinin” uygulanabileceği ihtimalini gündeme getirdi. Diğer bazı sağcı isimler ise darbe girişimi yaşandığını iddia ederek mahkemeyi yeniden hukuka uygun bir yapıya kavuşturmaya çalışan yargıçların müebbet hapis cezasıyla karşı karşıya kalabileceğini öne sürdü.

Müdahaleye Liberal Hukuk Çevrelerinden de Eleştiri Geldi

Bu taktikler yalnızca radikal sağın ötesinde de karşılık buldu. Liberal görüşleriyle tanınan bazı önde gelen hukuk yorumcuları da müdahalenin hukuka uygunluğunu sorguladı ve yaşananların Anayasa Mahkemesinin güvenilirliğini yok edeceği uyarısında bulundu.

Helsinki İnsan Hakları Vakfı, yeni seçilen yargıçların göreve başlama hakkını tanımasına ve Cumhurbaşkanının bu yargıçların seçimini veto etme yetkisi bulunmadığını kabul etmesine rağmen, Korwin-Piotrowska’nın söz konusu kararları verme yetkisini sorguladı. Vakıf, müzakereye dayalı bir anayasal yeniden yapılanmayı tek çözüm olarak sundu. Bize göre bu yaklaşım, hukuka uygun biçimde oluşturulmuş ve bağımsız bir Anayasa Mahkemesinin yeniden tesis edilmesini zorunlu kılan Avrupa mahkemelerinin kararlarına yeterince ağırlık vermiyor. Üstelik bu yükümlülük, siyasi bir uzlaşmayla yerine getirilmiş olmayacak.

Korwin-Piotrowska ve destekçileri, cuma gecesi yeterince açık olmayan hukuki gerekçelerini kamuoyuna anlatırken hatalar yapmış olabilir. Ancak yaşanan karşılaşma, modern Yeni Sağ’ın kaba kuvveti yücelten anlayışının nereye vardığını da gösteriyor.

Hukukun Üstünlüğü ile Kaba Kuvvet Arasındaki Mücadele

Polonya’da bu güç kültü artık kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir biçim aldı: Ülkenin Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesinin sözde başkanı, önlerinde engel olarak gördükleri yargıçlara fiziksel saldırıda bulunarak onları zor kullanmak suretiyle etkisiz hâle getirdi. Korwin-Piotrowska’nın yaptığı gibi liberal demokratlar korunmak için polise başvurduğunda ise ortaya çıkan görüntüler, hukukun meşru biçimde uygulanmasını otoriterlik olarak göstermek için kullanılabiliyor. Engelleme girişimleri ne kadar pervasızlaşırsa hukuka uygun düzenin yeniden kurulması da o kadar şüpheli gösteriliyor.

Hukuk, tam da Nawrocki ve Święczkowski gibi baskıcı erkeklerin, Korwin-Piotrowska gibi ufak tefek bir kadını yalnızca fiziksel güç kullanarak alt etmeleri sayesinde haklı çıkmalarına izin vermediği için insanlığın en büyük kazanımlarından biridir. Sonucu belirlemesi gereken, hukuki argümanları ileri süren kişilerin fiziksel gücü değil, o argümanların hukuki sağlamlığıdır.

Anayasa Mahkemesinde Hukukun Üstünlüğü Nasıl Yeniden Tesis Edilecek?

Devletin kilit kurumlarını ele geçiren ve otoriter yönetimler kurmaya hevesli aktörler tarafından hukukun üstünlüğü yerle bir edildiğinde, bu kurumların bağımsızlığını yeniden tesis etmek kolay olmayacaktır.

Polonya’da otoriterleşme hevesindeki PiS, Anayasa Mahkemesi üzerindeki kontrolünden vazgeçmeyi reddederek hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek için kararlı adımlar atılmasını gerektiren hukuka aykırı bir durum yarattı. Avrupa Birliği Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadı, bu durumun neden mutlaka giderilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Yargıç Korwin-Piotrowska, Anayasa Mahkemesi başkanlığına hukuka uygun biçimde vekâlet edilmesi ve yargısal görevlerin geçici olarak durdurulmasına ilişkin Polonya iç hukukuna dayanarak, Anayasa Mahkemesini yeniden Polonya Anayasası ve Avrupa hukukuyla uyumlu hâle getirme yolunda hukuka uygun bir adım attı. Yeterince iyi anlatılamamış olsa da bu adım, yargısal denetime tabi olan ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi açısından önem taşıyan bir müdahaleydi.

NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Whose Coup? Restoring the Legality of Poland’s Constitutional Tribunal” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır.