Yapay Zekâ Çağında Yeni Okul Dersleri: Bilgi Teyidi ve Finansal Okuryazarlık
Yapay zekâ destekli sahte içeriklerin yaygınlaştığı ve yanlış bilginin daha hızlı dolaşıma girdiği günümüzde, Avrupa’da eğitim müfredatlarını yeniden şekillendirme arayışı öne çıkıyor. Finlandiya, medya ve yapay zekâ okuryazarlığını erken yaşlara indirirken; İngiltere, bilgi teyit yöntemleriyle birlikte finansal okuryazarlığı ilkokul müfredatına eklemeye hazırlanıyor.
Dijital teknolojilerin ve yapay zekâ temelli içeriklerin eğitim sistemleri üzerindeki etkisi, pedagojik bir tartışmanın ötesine geçerek doğrudan kamu politikalarını şekillendiren bir mesele hâline gelmiş durumda. Özellikle yapay zekâ tarafından üretilen sahte içeriklerin yaygınlaşması, eğitimin yalnızca bilgi aktaran değil; bilgiyi ayırt edebilen bireyler yetiştirme kapasitesini de yeniden tanımlıyor. Bu bağlamda Finlandiya, eğitim sisteminde hayata geçirdiği yeni müfredatla bir kez daha uluslararası gündeme taşındı.
Ülke, 3 yaşından itibaren yapay zekâ ve medya okuryazarlığını müfredata dâhil ederek, çocukların çok erken yaşta yapay zekâ kaynaklı yanlış ve yanıltıcı içerikleri ayırt edebilmesini hedefliyor. Bu yaklaşım, dezenformasyonla mücadelenin yalnızca teknik düzenlemelerle değil, erken yaşta kazanılan eleştirel düşünme becerileriyle mümkün olabileceği yönündeki anlayışı kurumsal bir eğitim politikası hâline getiriyor. Finlandiya’nın bu adımı, bilgi ve iletişim teknolojilerinin yoğunlaştığı günümüzde eğitimin temel işlevinin ne olması gerektiğine dair daha geniş bir Avrupa tartışmasının da parçası olarak görülüyor.
Nitekim İsveç, Hollanda ve Almanya gibi ülkelerde medya okuryazarlığı ve dezenformasyonla mücadeleye yönelik müfredat düzenlemeleri öne çıkarken, İngiltere’nin bu alana finansal okuryazarlığı da eklemeyi planlaması, “yeni nesil müfredat” arayışının kıta genelinde farklı biçimlerde karşılık bulduğunu gösteriyor. Bu ülkelerde uygulanan eğitim politikaları, bilgiye erişim kadar bilginin doğrulanması ve değerlendirilmesine yönelik becerilerin de sistematik biçimde önemsendiğine işaret ediyor. Finlandiya ise bu yaklaşımı en erken yaşlara indirmesi ve merkezi bir eğitim politikası hâline getirmesiyle diğer örneklerden ayrışıyor.
Finlandiya Eğitim Sisteminde Medya Okuryazarlığı
Finlandiya’nın eğitim politikalarında öne çıkan bu yaklaşımın merkezinde, medya okuryazarlığının erken çocukluk döneminden itibaren temel bir yetkinlik olarak ele alınması yer alıyor. Ülke, farklı medya türlerini analiz etme, dezenformasyonu tanıma ve içeriklerin nasıl üretildiğini kavrama gibi becerileri, 3 yaşındaki çocuklara yönelik ulusal müfredata dâhil etmesiyle dikkat çekiyor. Yaklaşık 5,6 milyon nüfuslu ülkede eğitim sistemi; düzenleyici ancak baskıcı olmayan devlet rolü, öğretmen özerkliği ve rekabet yerine eşitlik vurgusuyla tanımlanıyor. Medya okuryazarlığı da bu yapının tamamlayıcı değil, kurucu unsurlarından biri olarak konumlanıyor.
Peki medya okuryazarlığı nedir? Medya okuryazarlığı, bireylerin medya içeriklerini doğru biçimde anlamasını, analiz etmesini ve eleştirel bir bakışla değerlendirmesini sağlayan bir beceri olarak tanımlanıyor. Finlandiya’da ise bu alan, bireysel bir yeterlilikten ziyade toplumsal bir sorumluluk olarak ele alınıyor. Medya okuryazarlığı eğitimi ilkokuldan itibaren derslere entegre ediliyor; öğrencilere medyanın işleyişi, haber üretim süreçleri ve yanlış bilgilerin nasıl ayırt edileceği yaşlarına uygun biçimde öğretiliyor.
Bu çerçevede, ilkokul düzeyinde temel medya analizi ve reklam içeriklerinin çözümlemesi öne çıkarken, ortaokulda sahte haberlerin tespiti ve kaynak sorgulama becerileri ön plana alınıyor. Lisede ise dijital güvenlik, etik medya üretimi ve çevrim içi sorumluluklar eğitim programının merkezine yerleşiyor. Sürecin merkezinde öğretmen eğitimi bulunuyor. Medya okuryazarlığı, yalnızca sınıf içi derslerle sınırlı kalmayarak kütüphaneler, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla okul dışına da taşınıyor ve toplum geneline yayılan bir öğrenme alanına dönüşüyor.
Finlandiya’nın bu alandaki yaklaşımı, aynı zamanda tarihsel bir süreklilik de taşıyor. 1950’lerde radyo ve gazetelere odaklanan eğitim politikaları, 1980’ler ve 1990’larda kişisel bilgisayarların yaygınlaşmasıyla dijital bir boyut kazandı. 21. yüzyılda sosyal medya, mobil cihazlar ve dijital oyunların bireysel ve toplumsal etkileri gündeme gelirken, günümüzde yapay zekâ uygulamalarının hızla yayılması “yapay zekâ okuryazarlığını” eğitimin temel başlıklarından biri hâline getirdi. Bu yaklaşımın uluslararası karşılığı ise 2023 yılında 47 Avrupa ve OECD ülkesi arasında Medya Okuryazarlığı Endeksi’nde Finlandiya’nın ilk sırada yer almasıyla görünür hâle geldi.
İngiliz Okul Müfredatındaki Yeni Dersler: Yalan Haberle Mücadele ve Finansal Okuryazarlık
Medya okuryazarlığı alanındaki dönüşüm, Avrupa’da yalnızca Finlandiya ile sınırlı değil. İngiltere Eğitim Bakanlığı (Department for Education – DfE), ilkokul müfredatında kapsamlı bir değişikliğe gidileceğini açıkladı. Buna göre İngiltere’de ilkokullarda yanlış bilgileri yayan ve dezenformasyona yol açan haberleri tespit etmeye ve finansal okuryazarlığa yönelik yeni dersler verilecek.
Yeni müfredat kapsamında öğrencilerin; yapay zekâ tarafından üretilen içerikler de dâhil olmak üzere sahte haberleri ayırt etmeyi, yanlış bilgi ve dezenformasyonu tanımayı ve çevrim içi ortamda kendilerini koruyabilmek için eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeleri hedefleniyor.
Matematik derslerinde ise çocuklara para biriktirme, bütçe yapma, faiz kavramı ve konut satın alırken kullanılan ipotek (mortgage) sisteminin nasıl işlediği anlatılacak. Hükûmet yetkilileri, 2028 yılında yürürlüğe girmesi planlanan bu düzenlemenin, müfredatta son on yılı aşkın süredir yapılan ilk büyük değişiklik olacağını vurguluyor.
İngiltere, medya okuryazarlığı ile finansal becerileri aynı çerçevede ele alan bu yaklaşımıyla, Avrupa’daki diğer örneklerden ayrışan bir model olarak görülüyor. İngiltere Eğitim Bakanı Bridget Phillipson, reformla ilgili yaptığı açıklamada, ulusal müfredatın güncellenmesinin üzerinden on yılı aşkın bir süre geçtiğine dikkat çekerek, gençlerin günümüzün dijital ve ekonomik zorluklarıyla başa çıkabilecek donanıma sahip olmalarının her zamankinden daha önemli hâle geldiğini ifade etti:
“Ulusal müfredatın güncellenmesinin üzerinden on yılı aşkın bir süre geçti ve gençlerin, günümüzün zorluklarıyla başa çıkabilecek donanıma sahip olmaları her zamankinden daha önemli hâle geldi; böylece hayatın sunduğu heyecan verici fırsatları değerlendirebilecekler. Okumanın temellerinden sahte haberleri tespit etmenin güncel tehlikesine kadar, Değişim Planımızın bir parçası olarak hayata geçirilen bu dönüm noktası niteliğindeki reformlar, gençlerin hızla değişen dünyada geleceğe cesur adımlarla ilerlemelerine, başarı için gerekli bilgiye ve gelişmeleri takip ederek yetkinlik kazanacak becerilere sahip olmalarına yardımcı olacak.”
Diğer Ülkelerdeki “Yeni Nesil Müfredat” Arayışı
Avrupa genelinde medya okuryazarlığı, dezenformasyonla mücadele ve dijital beceriler, farklı eğitim modelleri aracılığıyla müfredatlara dâhil ediliyor. Her ülkenin yaklaşımı, kendi siyasal yapısı, eğitim sistemi ve dijital öncelikleri doğrultusunda şekilleniyor. İsveç’te medya okuryazarlığı disiplinler arası bir alan olarak ele alınıyor. Öğrenciler, kaynak sorgulama ve çevrim içi bilgiyi değerlendirme becerilerini farklı dersler aracılığıyla kazanıyor. Finlandiya’ya benzer değerler vurgulansa da uygulama daha esnek ve yerel düzeyde yürütülüyor; okullar ve öğretmenler için ulusal çerçeveler rehberlik sağlıyor.
Hollanda’da medya ve dijital okuryazarlık birlikte ele alınıyor ve öğrencilerin medya içerikleri üretmesi teşvik ediliyor. Sivil toplum kuruluşları bu alanda aktif rol oynarken, devlet koordinasyonu Finlandiya’ya kıyasla daha sınırlı kalıyor. Mediawijsheid gibi ulusal girişimler ise rehberlik ve kaynak sağlıyor.
Almanya’da medya okuryazarlığı, demokratik yurttaşlık eğitimi kapsamında değerlendiriliyor. Federal yapı nedeniyle uygulamalar eyaletler arasında farklılık gösterebiliyor.
“Dezenformasyonla Mücadelede Eğitim Şart, Ancak Riskler Var”
Dezenformasyonla mücadelede eğitimin rolü giderek daha fazla vurgulanırken, bazı uzmanlar bu alandaki risklere de dikkat çekiyor. Uppsala Üniversitesinden Prof. Dr. Thomas Nygren’in 2024 yılında yayımladığı rapor, bu çerçevede eğitimin kritik önemine işaret ederken önemli uyarılar da içeriyor. Rapora göre, kaynak eleştirisine aşırı ve yüzeysel biçimde odaklanmak, öğrencilerde her şeye şüpheyle yaklaşan bir sinizm duygusu yaratabiliyor.
Ayrıca bireyler, bilgiyi değerlendirme konusunda kendilerine gereğinden fazla güvenerek hatalı yargılara varabiliyor. Bu nedenle öğretmenlerin, öğrencilerin kaynak eleştirisini yalnızca teknik bir beceri olarak değil, derinlemesine bir düşünme pratiği olarak kavramasını sağlaması gerektiği vurgulanıyor. Sadece teknik bilgi değil, bireyin kendi sınırlarının farkında olması da büyük önem taşıyor. Raporda, öğretmenlerin öğrencileri derinlemesine analiz yapmaya teşvik eden, iş birliğine dayalı ve düşünmeyi merkeze alan öğrenme ortamları oluşturmasının dezenformasyonla etkili mücadele açısından hayati olduğu belirtiliyor.
Küresel Bir Problem Olarak Güven Kaybı ve Sahte İçeriği Ayırt Etme Zorluğu
Avrupa Birliği tarafından yapılan değerlendirmelerde, yapay zekânın sahte haber üretimindeki rolüne özellikle dikkat çekiliyor. Yapay zekâ destekli araçların, son derece gerçekçi sahte haberler, görüntüler, videolar ve ses kayıtları üretmeyi kolaylaştırdığı; bunun da finansal kayıplardan inanç ve davranış değişikliklerine, demokratik süreçlerin zedelenmesinden sağlık ve güvenlik risklerine kadar uzanan sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor.
Ipsos’un 2023 yılında 29 ülkede gerçekleştirdiği kapsamlı bir araştırma da bu tabloyu destekliyor. Ankete katılanların yüzde 74’ü, yapay zekânın sahte içerik üretimini artırdığı görüşüne sahip. Araştırma, politikacılara ve medyaya duyulan güvenin hâlihazırda düşük seviyelerde seyrettiğini; yapay zekâ temelli içeriklerin yaygınlaşmasıyla birlikte doğru bilgi ile yanlış bilgi arasındaki sınırların daha da belirsizleştiğini ortaya koyuyor.
Araştırmanın öne çıkan bulgularından biri ise bireysel algı ile toplumsal değerlendirme arasındaki fark. Katılımcıların üçte ikisi sahte haberleri ayırt edebileceğini belirtirken, aynı güven “ortalama vatandaş” söz konusu olduğunda belirgin biçimde azalıyor. Bu durum, yanlış bilginin yayılımına dair endişelerin yalnızca teknolojiye değil, bilgiyi değerlendirme kapasitesine ilişkin algılara da dayandığını gösteriyor. (P)