İran

İran’daki Protestolar Rejimin Çöküşünü Değil, Kalıcı Tükenmişliği Gösteriyor

2025’in son günlerinde ülke geneline yayılan protestolar, İran’da ani bir rejim çöküşünden çok; ekonomik çöküşün gündelik hayatı siyasallaştırdığı, toplumsal rızanın geri çekildiği ve devletin yönetme kapasitesini yitirerek sadece zor kullanmaya dayanan kalıcı bir tükenmişliğe işaret ediyor.

İran’daki Protestolar Rejimin Çöküşünü Değil, Kalıcı Tükenmişliği Gösteriyor
İran lideri Ali Hamaney, Ocak 1977'de devrik Şah yönetimine karşı Kum kentinde başlayan ayaklanmanın yıl dönümü vesilesiyle bu kentin sakinlerini kabul ettiği toplantıda, ülkede ekonomik sorunlar nedeniyle başlayan ve dün gece şiddetlenen olaylara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Fotoğraf: İran Lideri Basın Ofisi/Handout - AA.

Batı ülkelerinde yapılan yorumlar, onlarca yıldır İran’daki protestoları rejimin çöküşüne doğru işleyen bir geri sayım olarak ele alıyor. Her toplumsal hareketlenme dalgası İran İslam Cumhuriyeti’nin “son perdesi”, her gösteri sistemin düşmek üzere olduğunun kanıtı gibi sunuluyor. Bu anlatı, 2025’in sonlarında ülke çapında patlak veren protestoların ardından bir kez daha gündeme taşındı. Oysa bu çerçeve hem analitik olarak tembel hem de politik açıdan tehlikeli. İran’ın bugün karşı karşıya olduğu şey ani bir devrimci kopuş değil; ekonomik çöküş, toplumsal yeniden hizalanma ve giderek daha zorlayıcı fakat aynı zamanda yorgun bir devlet aygıtının kesişiminden doğan sistemik bir kriz. Michael Doran’ın The Free Press’teki yazısında savunduğu gibi, rejim bir gecede çökmüyor; derin ekonomik baskı koşulları altında yönetme kapasitesini istikrarlı biçimde yitiriyor. Çöküş merkezli anlatıların sistematik biçimde göz ardı ettiği kritik ayrım da tam olarak bu.

Toplumun Rızasını Geri Çekişi: İran’daki Lidersiz Protestolar ve Siyasal Aracılığın Çöküşü

Birinci ve en belirleyici etken ekonomik çöküştür. Burada söz konusu olan yalnızca enflasyon ya da para biriminin değer kaybı değildir; gündelik hayatta ayakta kalmanın başlı başına politik bir mücadeleye dönüşmesidir. Gıdaya, barınmaya ve temel hizmetlere erişim belirsizleştiğinde, muhalefet ideolojik olmaktan çıkar ve varoluşsal bir nitelik kazanır. Daha da önemlisi, bu kriz artık uzun süre sistemin sessiz istikrar unsurları olarak görülen orta sınıfı ve küçük esnafı da içine almış durumda. İranlı iktisatçı Djavad Salehi-Isfahani, ekonomik krizlerin tam da rejimin örtük dağıtım sözleşmesini aşındırdığı anda siyasal olarak istikrarsızlaştırıcı hâle geldiği konusunda uzun süredir uyarılarda bulunuyor. Tarihsel olarak pragmatik ve riskten kaçınan Tahran Büyük Çarşısı’nın protestolara katılımı, bu kopuşu teyit ediyor. Maddi istikrarı garanti edemeyen bir devlet, zorlayıcı kontrolünü kaybetmeden çok önce meşruiyetini yitirir.

İkinci etken, ideolojik yanılsamalardan arınmış bir toplumsal yeniden hizalanmadır. Protestolar geniş tabanlı, merkezsiz ve lidersizdir; bu durum İran toplumunun siyasal olgunluktan yoksun olmasından değil, artık resmî siyasal arabuluculuğa inanılmamasından kaynaklanıyor. Bu, sistem içi reform arayan bir hareket değil; artık güven duymadığı bir düzenden rızasını geri çeken bir toplumdur. Vali Nasr’ın işaret ettiği üzere, çağdaş İran seferberliği hiyerarşik değil yatay bir nitelik taşıyor; baskıya karşı dirençli, ancak hızlı bir siyasal konsolidasyona da mesafeli. Batılı analistler bunu sıklıkla bir zayıflık göstergesi olarak okuyor. Oysa gerçekte bu, devrimci romantizmden ziyade sistemik bir kuşkuculuğa işaret eden, çok daha sonuç alıcı bir durumu yansıtıyor.

Üçüncü etken ise devletin verdiği tepkinin, otoriter dayanıklılığın sınırlarını açığa çıkarmasıdır. İnternet kesintileri, kitlesel gözaltılar ve askerîleştirilmiş polislik pratikleri özgüveni değil, korkuyu ele veriyor. İran İslam Cumhuriyeti tarihsel olarak baskıyı yeniden dağıtım ve ideolojik seferberlikle dengelemişti. Bugün ekonomik tükenmişlik bu ayakların ikisini içini boşaltmış durumda ve geriye yönetimin temel aracı olarak zor kullanma kalıyor. Ancak baskı meşruiyeti yeniden üretmez; yalnızca yüzleşmeyi erteler. Steven Heydemann’ın gösterdiği gibi, uzun süreli baskı altındaki rejimler çoğu zaman yapısal krizleri çözmek yerine muhalefeti parçalayarak ve suçu dışsallaştırarak ayakta kalır. Ne var ki hayatta kalmayı istikrarla karıştırmamak gerekir.

İran’ı Bekleyen Tehlike İstikrarsızlığın Daha da Yoğunlaşması

Tam da bu noktada bölgesel sonuçlar kaçınılmaz hâle geliyor ve hâkim anlatıların en pervasız olduğu alan açığa çıkıyor. İran ne çöker ne de toparlanır; bunun yerine uzun süreli bir iç tükenmişlik içinde kalırsa Orta Doğu’da ne olur? Zayıflamış bir İran bölgesel angajmandan geri mi çekilir, yoksa iç kırılganlığını seçici dış hamlelerle mi telafi etmeye çalışır? Ya bölgesel rakipler iç krizi stratejik bir zayıflık olarak yanlış okur ve buna göre hareket ederse?

Siyasal iktisatçı Adam Hanieh, iç ekonomik tükenmişlikle karşı karşıya kalan devletlerin bölgesel alanlardan nadiren “düzenli” biçimde çekildiği konusunda uyarıyor. Aksine, kısıtlanmış güç çoğu zaman daha keskin ve daha riskli davranışları tetikler; devletler daha az kaynakla caydırıcılığı ve siyasal ağırlığı korumaya çalışır. Bu nedenle İran’ın sistemik krizi, bir boşluk yaratarak değil, istikrarsızlığı derinleştirerek sonuç üretmeye daha yatkındır. Ekonomik baskı, gücün uzun vadeli projeksiyonunu sınırlar; ancak güvensizlik kısa vadeli tırmanmayı teşvik eder. Bölge için asıl tehlike İran’ın çöküşü değil, tükenmişliğin beslediği yanlış hesaplamalardır.

Bu da daha rahatsız edici bir soruyu gündeme getiriyor: Orta Doğu, zayıflamış ama ayakta kalan bir İran’a hazır mı? Zorlayıcı kapasitesini koruyan fakat yönetsel meşruiyetten yoksun bir devlet düzen üretmez; sürtünme üretir. Körfez ülkeleri ve Batılı güçler açısından İran’daki huzursuzluğu baskı ya da rejim değişikliği için bir fırsat olarak görmek, iddia ettikleri istikrarsızlığı daha da yoğunlaştırma riskini barındırıyor.

Protestolar Rejimin Çöküşünün Değil Tükenmişliğin İlanı

İran’ın ötesinde, bu protestolar daha geniş bir bölgesel gerçeği de açığa çıkarıyor. Orta Doğu genelinde baskı, patronaj ve dış rant üzerine kurulu yönetim modelleri ekonomik sınırlarına dayanmış durumda. Lübnan’dan Mısır’a, Irak’tan Tunus’a kadar ekonomik güvencesizlik, tek başına ideolojik muhalefetten çok daha aşındırıcı olduğunu kanıtladı. İran bir istisna değil; ileri bir örnek. Ekonomik hayatta kalma siyasallaştığında, otoriter dayanıklılık yerini düzenli bir geçişe değil, kronik bir istikrarsızlığa bırakır.

Son kertede İran’daki protestolar bir çöküşü ilan etmiyor; bir tükenmişliği ilan ediyor. Ekonomik güvenlik, toplumsal onur ve siyasal anlam üretemeyen bir yönetsel dengenin yavaş yavaş aşınışını görünür kılıyor. Bölge için en acil soru İran’ın ne zaman düşeceği değil; Orta Doğu’nun, artık etkin biçimde yönetemeyen ama iktidarı bırakmayı da reddeden devletlerin ürettiği oynaklığı ne kadar süre absorbe edebileceğidir. İran’daki protestolar ne bir kurtuluşu ne de bir çöküşü müjdeliyor; Orta Doğu için çok daha sarsıcı bir gerçeği açığa çıkarıyor: Zorlayabilen, yönetemeyen ve iktidarı terk etmeyi reddeden devletlerin şekillendirdiği bir bölgede, istikrarsızlık bir geçiş hâli değil, kalıcı bir durum hâline geliyor.

NOT: Bu tercüme, Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı ile yapılmıştır. Metnin Middle East Monitor tarafından yayımlanan İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

Eko Ernada

Eko Ernada, Endonezya’daki Jember Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde kıdemli öğretim görevlisidir. Çalışmaları uluslararası siyaset teorisi, küresel düzen ve kurumsal siyaset ekseninde yoğunlaşmakta; özellikle güç ilişkileri, norm mücadelesi ve küresel yönetişim tartışmalarına odaklanmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler