ABD

ABD Uluslararası Kurumlardan Çekildi, Maskeler Düştü

Trump yönetimi ocak ayının başında 66 uluslararası organizasyondan çekildi. Bunlardan 31’i Birleşmiş Milletlerle bağlantılı kuruluşlardı. ABD’nin çekilmesi, bize “kurallara dayalı uluslararası düzen”in içinde olduğu krizi çok daha açık bir şekilde gösteriyor.

ABD Uluslararası Kurumlardan Çekildi, Maskeler Düştü
ABD Başkanı Donald Trump, 7 Ocak 2025 tarihinde yaptığı açıklamada ABD'nin çoğu BM ile ilişkili olan uluslararası kurumlardan çekildiğini açıkladı. | Fotoğraf: shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

Dünyanın en güçlü devletlerinden birisi, uluslararası kurumlardan çekildiğinde manşetlerde genelde aynı cümleler yer alır: “Kurallara dayalı uluslararası düzen tehdit altında.” Bu tespit teknik olarak doğru olabilir ama meseleye Orta Doğu, Afrika ya da Latin Amerika’dan bakanlar için bu cümle aslında bir yönüyle eksiktir. Zira bizler için asıl soru şudur: Hangi düzen? Kimin kuralları? Ve kimin güvenliği?

Trump yönetimi 7 Ocak 2026 tarihli açıklamalarla ABD’nin 66 uluslararası organizasyondan çekileceğini, bunların 35’inin Birleşmiş Milletler (BM) harici, 31’inin ise BM ile bağlantılı kuruluşlar olduğunu duyurdu. ABD’nin UNESCO, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) veya BM sistemiyle bağlantılı bazı yapılara mesafe alması ya da bu yapılardan doğrudan çekilme adımları atması ilk kez yaşanmıyor.

ABD’nin çok sayıda uluslararası organizasyonu hedef alan yeni bir çekilme dalgasını başlatması, bunun artık tekil bir siyasi hamle değil, daha geniş bir zihniyetin parçası olduğunu gösteriyor. Bu zihniyet “çok taraflılık” fikrine değil, “önce Amerika” refleksine dayanıyor. Bu reflekste uluslararası hukuk, kurumlar ve sözleşmeler ancak ABD’nin kısa vadeli çıkarıyla uyumluysa değerli görülüyor.

Tam da burada asıl kritik olan nokta şu: ABD çekildiğinde dünyada “adalet” eksilmiyor; çünkü zaten adalet çoğu yerde eksikti. Çekilince eksilen şey, çoğu zaman zaten kırılgan olan uluslararası mekanizmaların kalan son ağırlığı oluyor. Yani mesele romantik bir “düzenin korunması” değil; kriz bölgelerinde yaşayan milyonlarca insan için çok daha somut bir soru: Kimin sesi duyulacak, kimin hayatı korunacak, kimin acısı görünür sayılacak?

ABD Çoğu Zaman Krizin Parçası

Orta Doğu ve Afrika’da ABD’nin “kurumlara bağlı liderlik” iddiası, sahadaki tecrübeyle hiç de kolay örtüşmeyecek bir iddia. ABD’nin Irak işgali, Afganistan savaşı, insansız hava araçlarıyla yürüttüğü operasyonlar, ekonomik yaptırımların toplumlara maliyeti ve müttefiklerine tanıdığı ayrıcalıklı dokunulmazlık hissi; bu coğrafyalarda ABD’nin yalnızca bir “düzen kurucu” değil, çoğu zaman düzen bozucu veya düzeni kendi lehine eğip büken bir güç olarak algılanmasına yol açtı.

ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilmesini bazı yorumcular “Amerika’nın dünyadan geri çekilmesi” diye okusa da özellikle madun coğrafyalardaki birçok insan için bu, geri çekilme değil; daha çıplak, daha açık bir gerçekliğin ilanı. ABD, uluslararası sistemi zaten eşitlikçi bir zemin olarak görmüyordu. Sadece bunu kurumlar ve diplomatik dil üzerinden daha “meşru” bir biçimde yönetiyordu.

Şimdi ise o diplomatik perde çok daha hızlı bir şekilde kalkıyor.

Uluslararası Kurumların “Var Ama Yok” Olduğu Yer: Gazze

Uluslararası kurumların etkisiz, yavaş ve seçici çalıştığını inkâr etmek mümkün değil. Özellikle savaş, işgal ve kitlesel insan hakları ihlallerinde kurumların çoğu zaman “kınama” dışında gerçek bir yaptırım üretemediği bir gerçek. Yine de bu kurumlar, güçsüzlerin elindeki nadir araçlardan biri olmaya devam ediyor. Uluslararası kurumlar tüm bu eleştirilere rağmen delil toplama, raporlama, izleme, insani yardım koordinasyonu, uluslararası görünürlük ve hukuki kayıt tutma gibi hâlâ değerli olan işlevlere sahipler.

Bununla birlikte Gazze, bu sınırın dünyanın gözleri önünde nasıl aşıldığını gösteren en acı örneklerden biri. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü yıkım karşısında uluslararası sistemin etkisizliği sadece basit ve marjinal bir eleştiri değil; kısmen küresel bir tespit haline geldi. Uluslararası kurumlar raporlar yayınladı, çağrılar yaptı, bazı süreçler başlatıldı; ancak sahadaki gerçek değişmedi. Gazze yerle bir oldu, siviller büyük bir bedel ödedi ve uluslararası toplumun “kırmızı çizgi” olarak adlandırdığı her sınır defalarca aşıldı.

Bu noktada birçok insan şunu açıkça söylüyor: Eğer uluslararası hukuk, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları mekanizmaları; en temel insani felaketlerde bile caydırıcılık üretemiyorsa, bu sistemin ahlaki ağırlığı ciddi biçimde aşınmış demektir.

Ve burada ABD sadece “uzaktan izleyen bir aktör” değil. ABD, İsrail’in en güçlü diplomatik ve askerî destekçilerinden biri olarak uluslararası alanda belirleyici konumda. Bu durum Gazze’deki yıkımın bir noktada “sadece İsrail’in savaşı” değil; uluslararası sistemin “seçici vicdanının” bir sonucu olarak görülmesine yol açıyor.

Bu yüzden Gazze, uluslararası düzenin merkezindeki çelişkiyi açığa çıkaran bir kırılma noktası. Bu çelişkide şunu çok açık bir şekilde görüyoruz ki, bazı devletler için hukuk bir kalkan iken, bazı halklar içinse hukuk sadece bir temenniden ibaret kalıyor.

Trump ve Netanyahu ile “Kurumsuz Dünya” Fikri

Trump gibi liderlerin uluslararası kurumlara bakışı, klasik bir “reform” yaklaşımından beslenmiyor. Trump’ın uluslararası kurumlarla ilişkisi daha ziyade “bu kurumlar bizi sınırlıyor” şeklinde bir öfkeye dayanıyor. Netanyahu hükûmeti gibi aşırı sağcı çizgilerde de benzer bir refleksi görmek mümkü. Bu hükûmetler uluslararası denetim mekanizmalarını “düşmanca” görmek, hesap verebilirliği reddetmek, eleştiriyi “antisemitizm” ya da “terör destekçiliği” gibi etiketlerle bastırmak gibi reflekslere sahipler.

Böyle bir atmosferde uluslararası kurumlar zaten zayıfken, bir de büyük güçler tarafından “meşruiyetsizleştirildiklerinde” işlevleri daha da azalıyor. ABD’nin çekilmeleri ve kurumlara yönelik saldırgan dili, bu açıdan yalnızca bürokratik bir ilan olmakla kalmıyor; aynı zamanda küresel siyasette “kuralsızlığa” alan açan bir siyasi kültürü perçinliyor.

ABD’nin uluslararası kurumlardan çekildiği yönündeki ilanı da bu açıdan basit dış politika tercihlerinden çok daha fazla dünyaya verilmiş bir mesaj. Bu mesajla Trump, “Kuralı biz koyarız. Kurumlar bize uymuyorsa, biz de onları tanımayız.” diyor.

ABD Uluslararası Kurumlardan Çekilince Ne Olur?

Peki ABD’nin bazı uluslararası kurumlardan çekilmesi ne anlama geliyor? Akla ABD’nin elini çektiği bir uluslararası düzenin dünyayı rahatlatacağı yönünde romantik bir cevap gelse de gerçek çok daha karmaşık.

ABD çekildiğinde bazı kurumların bütçesi ve kapasitesi zayıflar. Sahadaki insani yardım ve koordinasyon daha kırılgan hâle gelir. Boşluk başka aktörler tarafından doldurulur ama o aktörlerin “daha adil” olacağının da garantisi yoktur.

Zaten bugün mesele de tek bir hegemonun varlığı ya da yokluğu değil; küresel sistemin adalet üretme kapasitesinin giderek çökmesi.

Bu nedenle ABD’nin çekilmesi, birçok coğrafyada iki farklı duyguyu aynı anda doğuruyor. Bir yandan “zaten bu kurumlar bizi korumuyordu” öfkesi, diğer yandan “elimizde kalan son mekanizmalar da mı gidecek?” endişesi.

Elbette BM ve benzeri kurumlar Gazze’deki soykırımı durduramadı. Ama bu kurumların tamamen zayıflaması, yarın başka bir Gazze’de, başka bir Sudan’da, başka bir Yemen’de, başka bir Kongo’da insanların elinde hiçbir uluslararası araç kalmaması anlamına gelebilir.

Dünya Adalet Fikrinden Çekiliyor

Bugün uluslararası sistemin krizi, yalnızca ABD’nin bazı kurumlardan çıkmasıyla açıklanamaz. Asıl kriz şudur: Büyük güçlerin çıkarları ile mazlum halkların hayatı arasındaki mesafe büyüdükçe, kurumlar “evrensel değerler” üretmekten çıkıp “güç dengelerinin uzantısı” hâline geliyor.

ABD’nin çekilmesi bu krizi hızlandıracak, çünkü zaten seçici işleyen bir sistemin en büyük aktörü artık “seçiciliği”ni daha fazla saklamıyor. Orta Doğu ve Afrika gibi madun bölgeler açısından şu gerçeği tespit etmek durumundayız: Kurumlar zayıfladığında geriye sadece çıplak güç kalır. Ve çıplak güç, bu coğrafyaların en iyi bildiği şeydir. Bombardıman, yaptırım, işgal, sürgün ve unutuluş, bu çıplak gücün sonuçlarıdır.

Uluslararası sistem bugün bir yol ayrımında. Ya hukuku gerçekten evrensel hâle getirecek, ya da Gazze’nin gösterdiği gibi hukuku bir “lüks”e dönüştürerek dünyayı daha karanlık bir döneme taşıyacak.

Büşra Öztürk

Londra Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun olan Büşra Öztürk, Viyana Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. İkinci yüksek lisansını aynı üniversitede iletişim alanında tamamlayan Öztürk, Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi (UNOV) Orta Doğu Masasında ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatında (AGİT) araştırmacı olarak çalıştı. Öztürk, şu anda da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansında (IAEA) Orta Doğu araştırmacısı olarak çalışmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #1

*Tüm alanları doldurunuz

  • Sadettin Aksu
    27 Ocak 2026

    Büşra Hanım, çok net, sade ve düşündürücü bir analiz olmuş. Küresel siyasette olan biteni bu kadar anlaşılır şekilde aktarmanız gerçekten çok kıymetli. Emeğinize sağlık 👏

Son Yüklenenler