Yoksulluk

Refah Ülkesi Almanya’da Yoksulluk Kalıcılaşıyor: Her Beş Kişiden Biri Risk Altında

Federal İstatistik Ofisi’nin son verilerine göre Avrupa'nın en büyük ekonomisi Almanya’da her beş kişiden biri yoksulluk veya sosyal dışlanma tehdidi altında yaşıyor.

Refah Ülkesi Almanya’da Yoksulluk Kalıcılaşıyor: Her Beş Kişiden Biri Risk Altında
Fotoğraf: @shutterstock.com, @Studio Romantic

Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya’da her beş kişiden biri yoksulluk veya sosyal dışlanma tehdidi altında yaşarken, ekonomik refah ile toplumsal gerçeklik arasındaki makas her geçen gün daha da açılıyor.

Federal İstatistik Ofisi (Destatis) tarafından paylaşılan 2025 yılı EU-SILC (Gelir ve Yaşam Koşulları) araştırmasının ilk sonuçları, yoksulluğun artık toplumun kıyısında değil, tam merkezinde kök saldığını gösteriyor. Verilere göre Almanya’da yaklaşık 17,6 milyon kişi, yani nüfusun %21,2’si, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Bu durum, toplumun beşte birinin toplumsal hayata tam anlamıyla katılamadığını ve ciddi bir geçim kaygısıyla boğuştuğunu ortaya koyarken, bu oranın bir önceki yıl olan %21,1’lik seviyeye göre neredeyse hiç değişmemesi sorunun yapısal bir hâl aldığını kanıtlıyor. 

Federal İstatistik Ofisi’nin detaylandırdığı rakamlar, gelir yoksulluğunun çarpıcı bir ivme kazandığını belgeliyor. Son sonuçlara göre yaklaşık 13,3 milyon kişi, yoksulluk riski sınırının altında bir gelire sahip durumda. Ülkedeki yoksulluk riski oranı bir önceki yıl %15,5 iken, son ölçümlerde %16,1’e yükseldi. Avrupa Birliği tanımlamasına göre bir kişi, aşağıdaki üç koşuldan en az biri geçerli olduğunda yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında sayılıyor: Geliri yoksulluk riski sınırının altındaysa (kişi, toplam nüfusun eşdeğer medyan gelirinin %60’ından daha azına sahipse), hanesi ciddi maddi ve sosyal yoksunluk içindeyse veya iş gücü katılımının çok düşük olduğu bir hanede yaşıyorsa. Bu doğrultuda 2025 yılı için güncellenen eşik değerler, yalnız yaşayan bir birey için aylık net 1.446 avro, iki çocuklu bir aile için ise 3.036 avro olarak belirlendi. Söz konusu anket 2025 yılında yapılmış olsa da gelirle ilgili sorular bir önceki yılı, yani 2024’ü kapsadığı için bu veriler aslında o yılın ekonomik tablosunu yansıtıyor.

Yoksulluk riski hane tiplerine ve istihdam durumuna göre incelendiğinde ise bazı grupların çok daha sert bir darbe aldığı görülüyor. Yalnız yaşayan bireylerde yoksulluk oranı %30,9, tek ebeveynli hanelerde ise %28,7 gibi ortalamanın çok üzerinde seyrediyor. İstihdam durumuna göre yapılan karşılaştırmada işsizler %64,9 ile en yüksek risk grubunu oluştururken, istihdam dışı diğer gruplar %33,8 ve emekliler %19,1 oranında yoksulluk riskiyle karşı karşıya kalıyor. Özellikle emekliler arasındaki bu yüksek oran, “yaşlılık yoksulluğunun” Almanya için artık kronik bir krize dönüştüğünü gösteriyor. 

Yapısal Adaletsizliğin Bir Sonucu: Göçmen Yoksulluğu

Bu tablo, sadece bir gelir meselesi olmanın ötesinde yapısal bir adaletsizlik sorunu olarak da karşımıza çıkıyor. Almanya’da göç, uyum ve kültürel çeşitlilik alanlarında düzenli olarak bilimsel veriler derleyen Mediendienst Integration’ın Kasım 2025’te paylaştığı son verilere göre, göçmen kökenli bireyler yerli halka oranla tam iki kat daha fazla (%22,3’e karşı %11,1) yoksulluk riski taşıyor. Doğrudan “göç geçmişi” olanlarda bu oran %24’e kadar çıkıyor.

Lise diplomasına (Abitur) sahip göçmenlerin yoksulluk riski %17,2 iken, ortaokul diploması olan yerli Almanların riskinin %17,3 olması, eğitimin göçmenleri yoksulluktan korumaya yetmediğini kanıtlıyor. Benzer şekilde, tam zamanlı bir işte çalışmak da yeterli bir koruma sağlamıyor; öyle ki göçmen kökenli çalışanların %13,7’si yoksulluk tehdidi altındayken, diğer çalışanlarda bu oran %6,5’te kalıyor.

Unicef’in 2023 tarihli araştırması ise bu durumun çocuklara yansımasını gözler önüne seriyor: Yabancı kökenli anne-babaya sahip çocuklar, yerli ailelerin çocuklarına kıyasla 2,4 kat daha fazla gelir yoksulluğu riskiyle yaşıyor. 

Uzmanlar, bu yüksek riskin nedenlerini sadece dil yetersizliği, kısa süreli ikamet veya diplomaların tanınmaması gibi faktörlerle değil, iş piyasasındaki doğrudan ayrımcılık ve yapısal ırkçılıkla açıklıyor. Ulusal Ayrımcılık ve Irkçılık İzleme Örgütü’nün (“Nationalen Diskriminierungs- und Rassismusmonitor”) 2022 verilerine göre, “ırkıyla fark edilen” (“rassistisch markiert”) gruplar çok daha zor bir durumda bulunuyor. Örneğin siyahi erkekler %22’lik bir riskle, benzer yaşam koşullarına sahip ancak ırkçılığa maruz kalmayan erkeklerin iki katı yoksulluk riski taşıyor. Benzer şekilde, ırkçılıkla damgalanan her beş kadından biri, tam zamanlı çalışmasına rağmen yoksulluk sınırının altında kalıyor. Bu durum ırkçılığa maruz kalmayanlara göre dört kat daha yüksek bir risk anlamına geliyor. Veriler, Alman vatandaşlığına sahip olmanın özellikle siyah ve Asyalı olarak tanımlanan erkeklerde bu riski önemli ölçüde azalttığını, ancak yapısal dışlanmayı tamamen ortadan kaldırmadığını gösteriyor. 

Almanya’daki yoksulluk gerçeği sadece istatistik kurumları tarafından değil, ülkenin en köklü yardım ve refah örgütleri tarafından da sistemin yapısal bir sorunu olarak değerlendiriliyor. Bu kurumların açıklamaları, yoksulluğun bir “kader” değil, siyasi tercihlerle şekillenen bir durum olduğunu ortaya koyuyor.

Refah Kuruluşları Ülkedeki Yoksulluk Hakkında Ne Söylüyor?

Örneğin, Almanya’daki en büyük bağımsız sosyal refah kuruluşlarından Paritätischer Gesamtverband, 2025 yılında yayınladığı Yoksulluk Raporu’nda sosyal güvenlik sistemlerinin artık yoksulluğa karşı yeterli bir koruma kalkanı sağlayamadığını belirterek, yoksulluğun son yıllarda belirgin bir artış gösterdiğine dikkat çekmişti. Rapora göre yoksulluk, siyaseten irade gösterilmesi durumunda önlenebilir bir sorun; ancak hâlihazırda özellikle tek ebeveynli aileler, genç yetişkinler, emekliler ve düşük gelirli kesimler bu durumdan orantısız şekilde etkileniyor. Kurum, ekonomik istikrar söylemlerine rağmen sosyal eşitsizliğin derinleştiğini ve ciddi maddi yoksunluk içinde yaşayanların sayısının arttığını vurgulayarak; sosyal yardımların “yoksulluğu kalıcı hâle getirmeyecek” bir seviyeye yükseltilmesini ve düşük ücretli iş sektörüne karşı sert siyasi önlemler alınmasını talep etmişti.

Almanya’nın en büyük refah teşkilatlarından İşçi Refah Birliği’nin (“Arbeiterwohlfahrt” – AWO), federal konferansında 2025’te yoksulluk oranındaki belirgin yükselişi sert bir şekilde eleştirerek, giderek daha fazla insanı tam zamanlı çalışmasına rağmen ek yardımlara muhtaç bıraktığını dile getirmişti. AWO, sosyal devletin zayıflatılmasına yönelik her türlü kesinti girişimine karşı çıktıklarını beyan etmişti.

Ulusal Yoksulluk Konferansı’nın (“Nationale Armutskonferenz“) Almanya’da Yoksulluk isimli Gölge Raporu, sosyal politikanın devletin ana gündemi olması gerektiğini savunarak, yoksulluğun ortadan kaldırılmasını toplumsal bir hedef olarak tanımlamıştı. Ayrıca, yeni temel güvence (“neue Grundsicherung”) alanında planlanan tasarruf ve kesintileri, toplumsal dayanışmayı zayıflatan bir “geri adım” olarak nitelendirerek ve bu durumun demokrasiye olan güveni aşındırdığı uyarısında bulunmuştu. Kuruma göre, sağlam bir sosyal güvenlik sistemi sadece açlığa karşı değil, aynı zamanda toplumdaki kutuplaşma ve aşırı sağcı eğilimlerin artmasına karşı da en önemli savunma mekanizmasını teşkil ediyor. Bu çerçevede rapor, sosyal politikanın yeniden ciddiye alınmasını ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasının merkezi bir toplumsal hedef hâline gelmesini talep etmişti.

“Yoksullukla Mücadele Adalet ile Olur”

İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) Genel Sekreteri Ali Mete de, verilerle ilgili yayımladığı basın açıklamasında, Almanya’daki güncel yoksulluk verilerini değerlendirirken meselenin sadece bir istatistik değil, derin bir onur ve adalet meselesi olduğunu vurguladı. Mete, Almanya gibi devasa bir ekonomiye sahip ülkede 13 milyondan fazla insanın yoksulluk riskiyle yaşamasını, zenginliğin adaletsiz paylaşımına ve sosyal devletin dağıtımdaki başarısızlığına bağladı.

Özellikle tek ebeveynli hanelerin, emeklilerin ve göçmen geçmişi olanların bu durumdan en çok etkilenen kesimler olduğuna dikkat çeken Mete, kamuoyunda sığınmacıların sosyal sorunların kaynağıymış gibi gösterilerek günah keçisi ilan edilmesinin toplumsal huzuru bozduğunu ve insanları aşırı sağcı akımların eline ittiğini ifade etti. Hz. Peygamber’in “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” ölçüsünü hatırlatarak refahın kolektif bir sorumluluk olduğunu belirten Mete, devletin önceliğinin mültecileri suçlamak değil, yoksulluğu -özellikle de çocuk yoksulluğunu- azaltacak adil ve kalıcı politikalar üretmek olması gerektiğini savundu. (P)

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler