Berlinale’de Filistin Sınavı: Sanat Apolitik Kalabilir mi?
Son üç yıldır Filistin’e yönelik eleştiriler karşısında mesafeli ve savunmacı bir tutum sergileyen Berlinale, bu yıl da “sanat apolitik olmalı” tartışmasının merkezinde. Jüri üyelerinin açıklamaları, festivalin seçici duyarlılık eleştirileriyle yeniden karşı karşıya kalmasına yol açtı.
Bu yazı politiktir. Belki her yazı gibi… Size bir sır vermek gerekirse her film de politiktir. Tıpkı her film festivalinin politik olduğu gibi… Daha da ileriye götürelim: Politik olmak, sanatçı olmanın bir gereğidir. Burada kastedilen politik tavrı, “politika yapmak” değil, “insanlığın yaşadığı herhangi bir meseleye dair bir görüş ve ifade ortaya koymak” şeklinde özetleyebiliriz.
Yazıya böyle girdiğimize göre konunun Berlinale olduğunu tahmin edersiniz. Son 3 yıldır bu büyük festivalde hep aynı şeyler yaşanıyor. Özellikle de 7 Ekim’den sonra Berlinale, Filistin’le dayanışmanın boğulduğu, Filistin’deki soykırıma dair eleştirilerin baskılandığı bir platform hâline geldi. En son da, Berlinale’nin açılışındaki basın toplantısında Alman gazeteci Tilo Jung’un sorusuna jüri üyelerinin verdiği cevap bu garip tutumu kristalleştirdi. Gazeteci Jung, basın konferansında, Berlinale’de İran ve Ukrayna gibi ülkelerle dayanışmanın sıkça sergilendiğini söyleyerek, Alman hükûmetinin Gazze Şeridi’ndeki soykırımı desteklediğini hatırlattı ve şu soruyu sordu: “Jüri üyeleri olarak insan haklarının seçici bir şekilde ele alınmasını destekliyor musunuz?”
Yapımcı Ewa Puszczynska, “Biz filmlerle gündeme gelmek istiyoruz.” dediğinde ise Jung, “Filmler politiktir.” diye cevap verdi. Jüri başkanı Wim Wenders’in “Siyasetten kendimizi ayrı tutmalıyız.” şeklindeki cevabıyla tartışma çok başka bir yöne doğru evrildi.
Sinema gerçekten de apolitik midir?
Filmler ve Siyaset İlişkisi: Berlinale’nin Siyasi Arka Planı
Önce şöyle söyleyelim: Film festivalleri yalnızca filmlerin gösterildiği kültürel etkinlikler değil, aynı zamanda kamusal entelektüel bilginin üretim alanlarıdır. Hangi filmin festivale seçildiği, hangi filmin ise dışarıda bırakıldığı, hangi yönetmenin çeşitli ödüllerle onurlandırıldığı ya da hangi meselelerin görünür kılındığı başlı başına politik tercihlerdir.
Festival kürasyonları estetik olduğu kadar ideolojik çerçeveler de çizerler. Bu nedenle festivalleri, sanatın toplumsal meselelerle temas ettiği, güç ilişkilerinin tartışmaya açıldığı ve küresel vicdanın nabzının tutulduğu merkezler olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla film festivalleri, yalnızca sinemanın değil, çağın politik atmosferinin de aynası olarak görülür.
Berlin Film Festivali (Berlinale) ise belki diğer festivallerden çok daha fazla siyasi tartışmaların merkezi olarak bilinir. Zira Berlinale, 1951 yılında, II. Dünya Savaşı sonrası ikiye bölünmüş Berlin’de kurulmuştur. Festivalin ortaya çıkışı yalnızca filmlerle şekillenen bir kültürel vurguya değil, doğrudan politik bir bağlama dayanır. Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında Batı Berlin, Doğu Bloku’na karşı “özgür dünyanın vitrini” olarak konumlandırılmak istenmektedir. Bu nedenle festival, kültürel diplomasi aracı olarak tasarlanmıştır.
Festivalin ilk direktörü Alfred Bauer olur. Bauer’in Nazi dönemindeki sinema bürokrasisiyle bağlantıları yıllar sonra ortaya çıkar ve adına verilen ödül 2020’de iptal edilir. Bu durum, festivalin kuruluşunun tarihsel ve ideolojik arka planını yeniden tartışmaya açmıştır.
Berlinale’nin Soykırım Karşıtlığını Engellemesi
Başlangıçta daha çok Batı yanlısı bir kültürel vitrin olarak işlev gören Berlinale, 1970’lerden itibaren daha politik ve eleştirel bir çizgiye yönelir. Zamanla Cannes ve Venedik’le birlikte dünyanın en önemli üç büyük festivalinden biri haline gelir. Kuruluşundan itibaren politik atmosferin merkezinde yer alması, Berlinale’nin kimliğinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Evet, ne demiştik? Dünyanın en önemli film festivallerinden olan Berlin Film Festivali, bu tarihsel arka plana sahip olmasına rağmen 2026 yılında da tartışmalarla başladı. Berlinale’nin Filistin’e yönelik tutumu on 3 yıldır böyle oldu. Çünkü İsrail soykırımını mümkün kılan ülkelerden biri olan Almanya’da 7 Ekim’den hemen sonra düzenlenen festival ile birlikte akıl almaz şeyler yaşandı.
7 Ekim sonrasında, savaş karşıtı açıklamalar yapan Berlinale yönetimi, antisemitist olarak değerlendirdiği paylaşım ve açıklamaların yayılması sonucu ilgili kişiler hakkında suç duyurusunda bulundu. Buna karşın yönetim seviyesinde İsrail’in katliamlarına karşı bir tutum sergilenmedi. Daha çok İsrail’in soykırım savaına dair eleştiriler antisemitizm olarak yaftalandı.
2024’te de festival öncesi boykot çağrılarına kulağını tıkayan festival, Filistin yanlısı söylemleri engellemekle yetindi. Birçok sinemacı festivali boykot etti. Festivalde onur ödülü alan ABD’li oyuncu Tilda Swinton ise uzun bir konuşma yaparak İsrail’i eleştirdi.
Daha ilginç olanı ise 2023’te en iyi belgesel ödülü alan “Başka Ülke Yok” filmiyle ilgili yaşandı. Filmin yönetmeni Filistinli, ortağı ise İsrailli idi. Ödül konuşmasında yönetmenler İsrail’e yönelik eleştiriler yöneltince salonda alkışlar ve yuhalamalar aynı anda duyuldu. Bunun ardından Almanya’da antisemitizm tartışması yeniden alevlendi.
Öyle ki dönemin Almanya Adalet Bakanı Marco Buschmann, Berlinale’nin ödül törenindeki söylemleri “antisemitik” bularak kovuşturma tehdidinde bulundu. Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Claudia Roth ise, Gazze’de soykırım devam ederken yapılan açıklamaları “şok edici derecede tek taraflı ve derin bir İsrail nefreti” olarak yorumladı. Roth’un sorumluluğundaki Bakanlığın sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, Bakan’ın “Başka Ülke Yok” filminin İsrailli yönetmeni Yuval Abraham’ı alkışladığı, Filistinli yönetmen yardımcısı Basel Adra’yı alkışlamadığı ima edilerek komediye imza atıldı.
“Berlinale Film Festivali’nde İfade Özgürlüğü Var”
Bu yıl da Berlinale’nin kaderi değişmedi. En büyük festivaller arasındaki “en politik” organizasyon olarak bilinen Berlin Film Festivali’nin basın toplantısında Jüri Başkanı Wim Wenders, İsrail’in katliamları ve Filistin’le ilgili soruya, “İnsanların hikâyesini yapmalıyız, politikacıların değil.” cevabını verdi. Ewa Puszczynska ise soruyu “biraz haksız” bulduğunu söyledi. Puszczynska’ya göre film yapımcıları hükümetlerin İsrail ya da Filistin’e verdiği destekten sorumlu tutulmamalıydı. Puszczynska, “Dünyada başka savaşlar da var, oralardaki soykırımları konuşmuyoruz.” dedi. Ya soruyu yanlış anlamıştı ya da öyle görünmesi gerekiyordu!
Bunun üzerine Berlinale, tam da jüri üyelerinin kaçındığı şeye, siyasi bir tartışmanın sahnesine dönüştü.
Festivalde senaryosunu yazdığı bir film gösterilecek olan Hintli yazar ve aktivist Arundhati Roy, jüri üyelerinin açıklamalarını gerekçe göstererek Berlin Uluslararası Film Festivali’nden çekildiğini açıkladı. Roy, Wim Wenders’in “sanat siyasi olmamalı” yönündeki ifadelerini “akıl almaz” ve “vicdansız” olarak nitelendirdi. Gazze’de yaşananları “Filistin halkına karşı İsrail devleti tarafından yürütülen bir soykırım” olarak tanımlayan Roy, ABD ve Almanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin İsrail’e verdiği desteğin bu suça ortaklık anlamına geldiğini savundu. Roy, 12-22 Şubat tarihleri arasında düzenlenen festivalde, 1989 yapımı filmi “In Which Annie Gives It Those Ones”ın Klasikler bölümünde gösterilmesi için davet edilmişti.
Son olarak festival başkanı Tricia Tuttle, artan tepkiler karşısında bir açıklama yaptı. Tahmin edeceğiniz üzere, “Bizde ifade özgürlüğü var.” dedi. Tuttle açıklamalarına şöyle devam etti: “Berlinale’de ifade özgürlüğü var. Ancak giderek artan bir şekilde, film yapımcılarından kendilerine yöneltilen her soruya cevap vermeleri bekleniyor. Cevap vermezlerse eleştiriliyorlar.”
Oysa mevzu bu değil. Filmciler kendilerini savunabilir. Esas mesele festivalin ne yaptığı ya da yapmadığı. Festivalde daha önceki yıllarda Filistin’i destekleyenler “antisemitist” olarak nitelendirildi. Festival buna tepki göstermedi. Ukrayna ya da İran’da yaşananlar karşısında net tavır ortaya koyan Berlinale’de nedense Filistin söz konusu olunca, daha doğrusu İsrail eleştirildiğinde “politik davranamayız” yaklaşımı ortaya çıkıyor. Esas soru, sanatın soykırım inkârcılığına neden platform sunduğu sorusu. Bu sorunun cevabı başta muğlak gibi görünse de, rayında sapan bu tartışma, bize sorunun cevaplarıyla ilgili sağlam veriler de sunuyor.
Soykırımı Görmezden Gelmek, Politik Bir Tercihtir
Tam da burada bazı şeyleri netleştirmekte fayda var:
Festivaller politiktir. Bağımsız sinemanın ana akım sinemadan ayrılmasının nedeni, zaten tam olarak kapitalizmin güç ilişkilerinden kopmak gibi bir motivasyona dayanır. “Bağımsız sinema” dediğimiz şey, bir politik tavır olarak doğmuştur. “Ana akıma karşı festival” fikrinin kendisi bile politik bir refleksin ürünüdür.
Berlinale dünyanın en politik organizasyonlarından biridir. Gösterilen ve yarışan filmler de öyledir. Çünkü burası dünyanın geri kalanında söyleyecek sözü olanlar için bir vitrindir.
Sanatçıya yakışmayan şey politik olmak değil, dil ve söyleminin bir politikacı refleksiyle, yani güç ilişkilerini merkeze alarak ve bu dengeler içinde hesaplar yaparak şekillenmesidir. Filistin’deki soykırımı görmezden gelmek kör göze parmak sokarak kadar açık ve aynı zamanda da alaycı bir politik tercihtir. 80 bin insanın katledildiği bir bağlam, politik olmayı bir tercih olmaktan çıkartıp, sanatın zorunlu bir bağlamı hâline getirir.