Macaristan

Eski Bir Liberalin Macaristan’da Kurduğu “İlliberal Demokrasi” Modeli: Viktor Orbán Kimdir?

1989’da özgürlük ve liberal demokrasi talebiyle siyaset sahnesine çıkan Viktor Orbán, bugün Macaristan’da seçimlerin sürdüğü ancak kurumların aşındığı bir yönetim modeli kurdu. Bu dönüşüm, yalnızca bir liderin hikâyesini değil, Avrupa’da demokrasinin geçirdiği değişimi de gözler önüne seriyor.

Eski Bir Liberalin Macaristan’da Kurduğu “İlliberal Demokrasi” Modeli: Viktor Orbán Kimdir?
Fotoğraf: Cristi Dangeorge/Shutterstock

Avrupa siyasetinde Macaristan Başbakanı Viktor Orbán kadar tartışmalı, belirleyici ve uzun süredir iktidarını koruyan bir lider son yıllarda pek görülmedi. Bir zamanlar Sovyetler Birliği’ne meydan okuyan genç bir liberal olarak sahneye çıkan Orbán, bugün Avrupa Birliği içinde “illiberal demokrasi” tartışmalarının merkezindeki isimlerden biri. Onu yalnızca popülist ya da muhafazakâr bir siyasetçi olarak tanımlamak yetersiz kalıyor; çünkü Orbán, bir siyasi çizgiden çok bir yönetim modelini temsil ediyor. Seçimlerin sürdüğü ama liberal kurumların aşındığı bu model, Macaristan’ı Avrupa içinde ayrıksı bir örneğe dönüştürürken, küresel ölçekte yükselen yeni bir siyaset tarzının da işareti olarak görülüyor.

Orbán’ın hikâyesi bu nedenle sadece bir liderin yükselişi değil; aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası kurulan liberal düzenin sınırlarını ve kırılma noktalarını anlamak için de önemli bir örnek sunuyor. 1989’da özgürlük talebiyle sahneye çıkan bir figürün, otuz yıl içinde güçlü liderlik, ulusal egemenlik ve çoğunlukçu demokrasi vurgusuyla yeni bir rejim inşa etmesi, yalnızca Macaristan’ın değil Avrupa’nın siyasi yönelimlerine dair de önemli ipuçları barındırıyor.

Sovyet Karşıtı Bir Genç Olan Orbán Nasıl Sağ Siyasetin Simgesine Dönüştü?

Viktor Orbán’ın siyasi kariyeri, Doğu Avrupa’daki rejim değişiminin en sembolik anlarından biriyle başlıyor. Orbán, 16 Haziran 1989’da Budapeşte’de, 1956 ayaklanmasının simge isimlerinden Imre Nagy’nin yeniden defin töreninde yaptığı konuşmayla ülke çapında tanındı. Henüz 23 yaşında bir hukuk öğrencisi olan Orbán, kalabalığın önünde serbest seçimler ile Sovyet birliklerinin Macaristan’dan çekilmesini açıkça talep etti. Bu çıkış, birçok yorumcu tarafından “tabu yıkıcı” olarak değerlendirildi.

Genç Orbán, bugünkü sert milliyetçi lider imajına eşlik eden formel görünümünden oldukça uzaktı. Uzun saçlı, kot pantolonlu, Batı yanlısı ve anti-komünist bir figür olarak öne çıkıyordu. Kurucuları arasında yer aldığı Fidesz adlı parti, başlangıçta yaşlı komünist elitlere karşı gençliğin ve liberal dönüşümün partisi olarak görülüyordu. Orbán’ın bu dönemde Oxford’da liberal siyaset felsefesi üzerine çalıştığı ve bu eğitimin George Soros’un vakfı tarafından desteklendiği de biliniyor. Bugün Soros’u siyasetinin başlıca hedeflerinden biri hâline getirmiş olması, bu erken dönemi daha da çarpıcı kılıyor.

Orbán’ın kişisel kökenleri de bu anlatının bir parçası. 1963 doğumlu Orbán, Budapeşte’nin batısındaki kırsal bir çevrede büyüdü. Futbol tutkusu ve “taşralı” kimliği, sonraki yıllarda kurduğu popülist dilin önemli unsurları arasında yer aldı. “Ben bir köy çocuğuyum” sözleriyle vurguladığı kökeni, kendisini şehirli elitlere karşı konumlandırmasının temel araçlarından biri hâline geldi.

1990’ların ortası ise belirgin bir kırılma noktası oldu. Fidesz’in 1994 seçimlerinde zayıf kalmasının ardından Orbán, partisini merkez sağa doğru kaydırdı. Bu dönüşüm başlangıçta pragmatik bir tercih olarak görülse de, zamanla ideolojik bir yön değişimine dönüştü. Jacques Rupnik’in aktardığına göre 1999’da Viyana İnsan Bilimleri Enstitüsü tarafından düzenlenen bir tartışmada Orbán, 1989’u bir devrim ya da kopuş değil, komünist elitlerle liberal muhaliflerin kendi konumlarını koruduğu bir süreklilik anı gibi anlattı.  Artık sadece komünist geçmişe değil, 1989 sonrası liberal mutabakata da itiraz eden bir çizgi ortaya çıkıyordu. Orbán, liberal geçişin genç yüzü olmaktan çıkarak, o geçişin mirasıyla hesaplaşan yeni bir sağ lider hâline geldi.

Bu dönüşümün toplumsal zemini de vardı. Macar gazeteci András Dési’ye göre Orbán’ın yükselişi üç faktörle açıklanabilir: demokrasi deneyiminin kısa olması, serbest piyasa geçişinin yarattığı sosyal maliyetler ve ülkenin Batı ile Doğu arasında sıkışmış kimlik arayışı. Bu koşullar altında güçlü liderlik, birçok seçmen için tanıdık ve güven verici bir seçenek olarak öne çıktı.

Orbán, bu zemin üzerinde 1998’de kurduğu koalisyonla başbakan oldu. 35 yaşında göreve geldiğinde, Fidesz’in parlamentodaki sandalye sayısını kısa sürede ciddi biçimde artırmıştı. Macaristan’ın NATO üyeliği bu dönemde tamamlandı. Ancak aynı yıllarda “iş, aile ve ulus” eksenli ve sertleşen muhafazakâr söylem de giderek belirginleşmeye başladı.

Orbán “İlliberal Demokrasi”yi Nasıl Bir Yönetim Modeline Dönüştürdü?

Orbán’ı Avrupa siyasetinde ayrıksı kılan, bu ideolojik yönelimi açık bir rejim tasarımına dönüştürmesi oldu. Bu model, siyaset bilimci Fareed Zakaria’nın 1997’de ortaya attığı “illiberal demokrasi” kavramıyla anılıyor. Zakaria’ya göre seçimlerin varlığı tek başına demokrasiyi garanti etmez; hukuk devleti ve temel özgürlükler zayıfladığında ortaya çıkan sistemler bu şekilde tanımlanır.

Macaristan da bu çerçevede, sandığın varlığını koruduğu ancak liberal kurumların aşındığı bir sistem olarak değerlendiriliyor. Orbán ise bu tanımı tamamen reddetmek yerine, zaman zaman kendi siyasetini “illiberal demokrasi”, “Hristiyan özgürlüğü” ya da “eski usul Hristiyan demokrasi” gibi kavramlarla ifade ediyor. 2014’te yaptığı bir konuşmada, liberal demokrasinin küresel rekabette yetersiz kaldığını savunarak Rusya, Türkiye, Çin ve Singapur gibi örnekleri alternatif modeller olarak göstermişti.

Orbán dönemi için yapılan eleştirel analizlere göre bu modelde seçimler sürüyor; ancak denge-denetleme mekanizmaları sistematik biçimde zayıflatılıyor. Haklar ve bağımsız kurumlar, liderin temsil ettiğini iddia ettiği “halk iradesi”nin önünde engel gibi sunuluyor. Böylece demokrasi, çoğulculuktan çok çoğunlukçuluğa indirgeniyor.

Viktor Orbán, 2002-2010 arasındaki muhalefet liderliği döneminin ardından 2010 seçimlerinde oyların yarısından fazlasını alarak yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu ve o zamandan beri gerçekleşen bütün seçimleri kazanarak yerini korudu. 2010 seçimleri Orbán için bir dönüm noktası oldu. Fidesz’in anayasa değiştirecek çoğunluğu elde etmesiyle birlikte yeni anayasa, yargı reformları ve medya düzenlemeleri hızla yürürlüğe girdi. Ortaya çıkan yapı, bazı araştırmacılar tarafından Avrupa Birliği içindeki bir “hibrit rejim” olarak tanımlanıyor. Demokratik prosedürler kâğıt üzerinde sürse de yürütme gücünün yoğunlaşması dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda.

Bu sistemin en kritik ayaklarından biri seçim düzeni oldu. Siyaset bilimci Prof. Kim Lane Scheppele, Orbán’ın başarısının yalnızca popülerlikle açıklanamayacağını vurguluyor. Scheppele’ye göre mesele önemli bir kısmı da 2010’dan sonra “oyunun kurallarının” sistematik biçimde değiştirilmesiydi. Seçim çevrelerinin yeniden çizilmesi, ikinci turun kaldırılması, küçük ve etkisiz partilerin çoğalmasına imkân veren düzenlemeler, kazanan partiyi daha da ödüllendiren liste sistemi ve seçmen hareketliliğine açılan yeni kapılar, muhalefeti yapısal olarak dezavantajlı bıraktı. Scheppele, 2022’de muhalefetin ilk kez ortak aday stratejisine yönelmesine rağmen yine de ağır yenilgi yaşamasını bu yapısal üstünlükle açıklıyor.

Medya düzeni ise bu kurumsal mimarinin ikinci temel unsuruydu. Kamu yayıncılığının ve geniş medya ağının neredeyse tamamen hükûmet söylemini taşıdığını, muhalefetin ise son derece sınırlı görünürlük bulabildiği bir ortamda, 2018’de çok sayıda Orbán yanlısı medya organı Orta Avrupa Basın ve Medya Vakfı (KESMA) adlı vakfın çatısı altında toplandığını ve bu yapı sayesinde göç, Avrupa Birliği ve Ukrayna gibi başlıklarda hükûmet anlatısının sürekli yeniden üretildiğini aktarıyor. Bu medya düzeni, Fidesz rejiminin temel sütunlarından birisini oluşturuyor.

Göç meselesi bu stratejinin en görünür sahasıydı. Orbán, 2015 yılındaki “sığınmacı krizi” sırasında sınır telleri ve sert söylemle Avrupa’daki göç tartışmasının yönünü değiştirdi. Göç ile terör arasında açık bağ kurdu ve “Avrupa Avrupalıların, Macaristan Macarlarındır” cümlesini sloganlaştırdı. Avrupa Birliğinin bu krize yanıt olarak uygulamak istediği, her üye devletin belli bir sayıda sığınmacı almasını zorunlu kılan “göç kotası” sistemine sert bir muhalefet göstererek göç meselesini aynı zamanda Brüksel’e karşı egemenlik mücadelesi olarak kurguladı.

Orbán’ın Macar Siyasetindeki Kazanma Formülü

Orbán’ın uzun iktidarını yalnızca ideolojiyle açıklamak yeterli değil. Bu düzeni ayakta tutan bir sadakat ekonomisi ve korku iklimi de bulunuyor. Devlet ihaleleri ve ekonomik fırsatlar, iktidara yakın çevrelerde yoğunlaşıyor. Çocukluk arkadaşı Lőrinc Mészáros bu ağın en bilinen örneklerinden biri. Yolsuzluğun rejimin “motoru”na dönüştüğüne dair analizler yapılsa da üst düzey vakaların neredeyse hiç hukuki sonuç doğurmadığı biliniyor.

Seçmen desteği ise sadece kültürel mobilizasyonla değil, maddi araçlarla da güçlendiriliyor. Scheppele, seçim öncelerinde emeklilere ek ödemeler, gençlere vergi muafiyetleri, fiyat kontrolleri ve kamu istihdamı programları gibi araçların Fidesz’e destek üretmekte önemli rol oynadığını tespit ediyor. Macar siyaseti uzmanları, 2022 seçimleri öncesinde de akaryakıt ve temel gıda fiyatlarının dondurulması gibi önlemlerin Orbán’ın yeniden seçilmesinde etkili olduğunu ifade ediliyor.

2002 yılındaki seçim yenilgisi, Orbán’ın siyaset tarzını kökten değiştirdi. Medya üzerindeki kontrolün, iş dünyasıyla bağların ve siyasi sadakat ağlarının önemini daha sert biçimde kavramasını sağladı. Orbán’ın 2002’den sonra basını denetlemeden seçim kazanmanın daha riskli olduğunu gördü ve bu yüzden 2010’dan sonra hükûmete yakın iş insanları medya ve ekonomi alanında sistemli biçimde güçlendirdi.

Son yıllarda ise bu yönetim modeline yeni araçlar eklendi. 2024’te yürürlüğe giren “Egemenliği Koruma Yasası” ve bu yasayla kurulan Egemenliği Koruma Ofisi, Orbán’ın muhalefeti bastırmak için geliştirdiği son araçlardan biri olarak görülüyor. Bu yeni kurumun yetkileri geniş ama sınırları muğlak; yargısal denetime tabi olmadan muhalefet partileri, üniversiteler, dinî kurumlar, bağımsız medya ve sivil toplum üzerinde baskı yaratma potansiyeline sahip. Buradaki ana odak, sadece siyasetteki rakipleri ve toplumsal muhafelefeti doğrudan cezalandırma değil; belirsizlik yoluyla muhalefeti daha baştan geri çekilmeye zorlamak.

Orbán’ın Avrupa Birliği ile ilişkisi de bu “içeride kazandıran” stratejinin bir parçası. Göç, hukukun üstünlüğü, LGBT kimlikli insanlara yönelik hakların genişletilmesi ve Ukrayna savaşı gibi başlıklarda yaşanan gerilimler, iç politikada mobilizasyon aracı olarak kullanılıyor. Böylece AB ile çatışma, dış politika meselesi olmanın ötesine geçerek iç siyasetin bir unsuru hâline geliyor.

AB İçinde “Bloke Edici Güç”: Orbán’ın Rusya ile Yakınlığı ve Ukrayna Politikası

Viktor Orbán’ın Avrupa Birliği içindeki konumu, özellikle Ukrayna savaşı bağlamında daha da belirginleşti. Macaristan, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgalinden bu yana Moskova ile temasını sürdüren ve enerji alanındaki bağımlılığını artıran AB ülkesi oldu. 1989’da Sovyet birliklerinin çekilmesini talep eden bir figür olarak siyaset sahnesine çıkan Orbán’ın bugün Rusya ile kurduğu bu yakın ilişki, dikkat çekici bir dönüşüm olarak değerlendiriliyor. Orbán, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarına sık sık mesafeli yaklaşırken, Ukrayna’ya askeri destek sağlanmasına da karşı çıktı. Bu tutum, Macaristan’ı Birlik içinde farklı bir pozisyona yerleştirirken, Budapeşte’nin dış politika tercihleri Avrupa düzeyinde tartışma konusu haline geldi.

Bu çizgi, AB karar alma süreçlerinde de somut etkiler yarattı. Oybirliği gerektiren alanlarda Macaristan, Ukrayna’ya yönelik mali ve askeri destek paketlerinin kabulünü geciktiren veya zorlaştıran aktörlerden biri olarak öne çıktı. Özellikle Kiev’e sağlanması planlanan büyük ölçekli finansman paketleri ve ortak dış politika kararları, Budapeşte’nin itirazları nedeniyle zaman zaman askıya alındı ya da yeniden müzakere edildi. Son dönemde Macaristan Dışişleri Bakanı Peter Szijjarto’ya dair Rusya ile yürütülen temaslara ilişkin sızdırılan görüşmeler üzerinden gündeme gelen “gizli bilgi paylaşımı” iddiaları da bu tartışmaları derinleştirdi. Bu gelişmeler, Macaristan’ın yalnızca politik düzeyde değil, diplomatik ve güvenlik boyutunda da Moskova ile yakın bir ilişki sürdürdüğüne dair eleştirileri artırdı.

Orbán hükümeti bu yaklaşımını, enerji güvenliği, ulusal egemenlik ve dış politikada denge arayışı gibi gerekçelerle temellendiriyor. Rusya ile sürdürülen ekonomik ilişkiler, özellikle doğalgaz tedariki ve nükleer enerji projeleri üzerinden devam ederken, Macaristan aynı zamanda AB ve NATO üyeliğini korumayı sürdürüyor. Bununla birlikte, Orbán’ın yönetim modeli ile Rusya’nın güçlü yürütme ve sınırlı kurumsal denetim yapısı arasında kurulan paralellikler de sıkça vurgulanıyor.

Eşitsiz Bir Seçim Zemini: Orbán’ın Partisine Sağladığı Sistematik Avantaj

Macaristan 12 Nisan’da genel seçimler için sandığa gidiyor. Seçimler formel olarak gerçek ve rekabetçi görünse de, ortaya çıkan yapı muhalefet açısından ciddi dezavantajlar barındırıyor. Seçim bölgelerinin iktidar lehine yeniden düzenlenmesi, medya alanının büyük ölçüde hükûmet kontrolüne girmesi ve seçmen davranışını etkileyen uygulamalar, uzmanlara göre yarışın eşit koşullarda gerçekleşmesini zorlaştırıyor. Yurt dışındaki etnik Macarlara tanınan oy hakkı ve “seçmen taşımacılığı” gibi yöntemler iktidarın elini güçlendirirken; yerel düzeyde oy satın alma iddiaları da seçim sürecinin adilliğine dair tartışmaları derinleştiriyor. Bu nedenle, kamuoyu yoklamalarında muhalefetin önde görünmesi, seçim sonuçlarının gerçekten değişeceği anlamına gelmeyebiliyor.

Seçim sürecinin son düzlüğünde ise bu yapısal eşitsizliklere yüksek düzeyli bir siyasi gerilim eşlik ediyor. İktidar ve muhalefet arasında oy satın alma, yasa dışı dinleme ve dış müdahale suçlamaları karşılıklı olarak gündeme getirilirken; özellikle Ukrayna ve Rusya eksenli tartışmalar kampanyanın merkezine yerleşmiş durumda. Orbán, muhalefeti güvenlik tehdidi ve savaş riski üzerinden hedef alırken; muhalefet ise hükûmeti devlet gücünü seçim sürecine müdahale etmekle suçluyor. Uluslararası gözlemciler de medya üzerindeki yoğun hükûmet etkisi ve seçim sürecine dair usulsüzlük iddiaları nedeniyle yarışın adilliğine dair ciddi endişeler dile getiriyor. Tüm bu tablo, seçimlerin yalnızca sonucunu değil, aynı zamanda meşruiyetini de tartışmalı hâle getiriyor.

Perspektif’le Avrupa gündemini günlük takip etmek ister misiniz? Perspektif bültenine kaydolun, Avrupa'daki gelişmeler e-posta kutunuza gelsin.

Ebubekir Tavacı

Lisans derecesini İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden 2016 yılında alan Tavacı, Fransa’da Université Panthéon Sorbonne’da Siyaset Bilimi yüksek lisans programından 2021 yılında mezun olmuş ve aynı üniversitede aynı alanda doktora araştırmasına devam etmektedir. Tavacı, Perspektif redaksiyon kurulu üyesidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler