ABD’nin UCM’ye Karşı Kampanyası: Yeni Yaptırımlar Ne Anlama Geliyor?
ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi Başkanı Tomoko Akane ile Gazze ve Batı Şeria dosyalarında görev alan Abdoulaye Seye’ye yaptırım uygulaması, Washington ile Lahey arasındaki gerilimi yeni bir aşamaya taşıdı. Trump yönetimi mahkemeyi “etkisiz hâle getirmeyi” amaçladığını açıkça söylerken yaptırımlar, UCM’nin çalışanlarından finansal ve teknolojik altyapısına, hatta taraf devletlerin üyeliğine kadar uzanan bir baskı aracına dönüşüyor.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 18 Ağustos’ta Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başkanı Tomoko Akane ile Savcılık Ofisinde görevli kıdemli dava avukatı Abdoulaye Seye’nin yaptırım listesine alındığını açıkladı. Rubio, Lahey merkezli mahkemeyi “yetkisini kötüye kullanan, yozlaşmış ve tamamen siyasallaşmış uluslarüstü bir mahkeme” olarak nitelendirdi.
Washington’a göre Akane ve Seye, hükümetleri UCM’nin yargı yetkisini kabul etmemiş ülkelerin yetkililerini soruşturma, tutuklama veya yargılama çalışmalarına doğrudan katıldı. UCM ise yaptırımları tarafsız bir yargı kurumunun bağımsızlığına yönelik “açık bir saldırı” olarak tanımladı ve görevini bağımsızlıkla yerine getirmeyi sürdüreceğini açıkladı.
Yeni karar, ABD’nin UCM ile uzun süredir devam eden geriliminin yalnızca son halkası değil. Temmuz ayında mahkemeyi gerekirse “tuğla tuğla sökeceğini” söyleyen Rubio, yaptırımların ötesine geçen ve UCM’nin faaliyet kapasitesini sistematik biçimde zayıflatmayı amaçlayan bir kampanya yürütüyor.
UCM’nin Başkanı da Yaptırım Listesinde
ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC), Akane ve Seye’yi “Özel Olarak Belirlenmiş Kişiler” listesine ekledi. Böylece ikinci Trump döneminde ABD yaptırımlarına maruz kalan UCM çalışanlarının sayısı 13’e yükseldi. Bunların dokuzu, toplam 18 hâkimi bulunan mahkemenin yargıçları arasında yer alıyor.
Yaptırımlar, Akane ve Seye’nin ABD’de bulunan veya ABD vatandaşları ile şirketlerinin kontrolündeki mal varlıklarının dondurulmasını öngörüyor. ABD vatandaşları ve kuruluşları bu kişilerle para, mal veya hizmet alışverişinde bulunamıyor. Tedbirler ayrıca yaptırım uygulanan kişilerin ve yakın aile üyelerinin ABD’ye girişini de engelleyebiliyor.
Yaptırımların hukuki dayanağını, Donald Trump’ın 6 Şubat 2025’te imzaladığı 14203 sayılı başkanlık kararnamesi oluşturuyor. Kararname, yalnızca UCM çalışanlarını değil, ABD veya müttefik ülke vatandaşlarının soruşturulmasına maddi ya da teknik destek verdiği belirlenen kişi ve kuruluşları da hedef alabilecek genişlikte hazırlanmış durumda. Trump, söz konusu UCM faaliyetlerini ABD’nin ulusal güvenliği ve dış politikası açısından “olağan dışı ve olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlamıştı.
Bu kararname mahkemenin bankacılık, teknoloji ve saha faaliyetlerini sekteye uğratabilme riski taşıyordu. Aradan geçen yaklaşık bir buçuk yılda yaptırımların aşamalı biçimde genişletilmesi, o tarihte dile getirilen risklerin UCM çalışanlarının günlük yaşamında da somutlaşmasına neden oldu.
Örneğin yaptırım uygulanan Kanadalı UCM hâkimi Kimberly Prost kredi kartlarına erişimini kaybetti; Amazon hesabı kapatıldı ve Alexa cihazı çalışmayı bıraktı. Eski Başsavcı Karim Khan’ın banka hesapları kapatılırken resmî e-posta hesabına erişimi de kesildi. Prost, yaptırımların etkisini Associated Press’e “Bütün dünyanız kısıtlanıyor.” sözleriyle anlattı.
Gerilimin Merkezinde İsrail ve Gazze Dosyası Var
Trump yönetimi yaptırımları ABD egemenliğini koruma gerekçesiyle savunsa da mevcut gerilimin merkezinde UCM’nin İsrail hakkındaki soruşturması bulunuyor. Mahkeme, 21 Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de işlendiği öne sürülen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle tutuklama kararı çıkarmıştı.
ABD ve İsrail, Roma Statüsü’ne taraf olmadıkları gerekçesiyle UCM’nin kendi vatandaşları üzerinde yargı yetkisine sahip olmadığını savunuyor. UCM’nin yaklaşımı ise farklı bir hukuki temele dayanıyor: Mahkeme, suçun Roma Statüsü’ne taraf bir ülkenin topraklarında işlenmesi hâlinde failin vatandaşlığından bağımsız olarak yargı yetkisi kullanabiliyor.
Filistin, 2015’ten bu yana Roma Statüsü’ne taraf. UCM Ön Yargılama Dairesi de mahkemenin coğrafi yetkisinin Gazze ile Doğu Kudüs dâhil Batı Şeria’yı kapsadığına 2021 yılında karar verdi. Dolayısıyla İsrail’in mahkemeye taraf olmaması, UCM’ye göre bu bölgelerde işlendiği iddia edilen suçlar üzerindeki yargı yetkisini ortadan kaldırmıyor.
Seye’nin yaptırım listesine alınması da bu dosyayla bağlantılı görülüyor. İsrail medyasına dayandırılan haberlere göre Seye, Gazze soruşturmasının yanı sıra İsrail’in yasa dışı yerleşimlere sağladığı finansmanı ve Batı Şeria’daki yerleşimcilere silah dağıtılmasını da araştırıyor. İsrailli yetkililerin, Filistinlilere yönelik şiddet olaylarıyla bağlantılı bakanlar ve üst düzey askerler hakkında yeni tutuklama kararları çıkarılabileceğinden endişe ettiği aktarılıyor.
Washington’ın UCM Karşıtlığı Yeni Değil
ABD’nin uluslararası bir ceza mahkemesinin Amerikan vatandaşlarını yargılayabileceğine ilişkin itirazları UCM’nin kuruluşuna kadar uzanıyor. Washington, Roma Statüsü’nün 1998’de kabulü sırasında antlaşmaya karşı oy kullanan yedi ülkeden biriydi. Bill Clinton yönetimi statüyü 2000’de imzaladı ancak Senatonun onayına sunmadı. George W. Bush yönetimi ise 2002’de BM’ye bir mektup göndererek ABD’nin antlaşmaya taraf olma niyetinin bulunmadığını bildirdi.
Aynı yıl kabul edilen Amerikan Askerî Personelini Koruma Yasası, ABD makamlarının UCM ile iş birliği yapmasını büyük ölçüde sınırlandırdı. Yasa, ABD veya bazı müttefik ülkelerin personelinin UCM tarafından tutulması hâlinde başkana bu kişileri serbest bıraktırmak için “gerekli ve uygun bütün araçları” kullanma yetkisi verdiği için eleştirmenler tarafından “Lahey’i İşgal Yasası” olarak adlandırıldı.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde bu karşıtlık kişisel yaptırımlara dönüştü. ABD, UCM’nin Afganistan’da Amerikan askerleri ve CIA görevlileri tarafından işlendiği iddia edilen suçlara ilişkin soruşturması nedeniyle 2020’de dönemin Başsavcısı Fatou Bensouda ile Savcılık Ofisi çalışanı Phakiso Mochochoko’ya yaptırım uyguladı. Joe Biden yönetimi, Nisan 2021’de Trump’ın kararnamesini yürürlükten kaldırarak bu yaptırımları sona erdirdi.
ABD’nin tutumu, UCM’nin Rusya’nın Ukrayna’daki eylemlerini soruşturması sırasında ise değişti. Senato, Mart 2022’de mahkemeyi “hukukun üstünlüğünü korumaya çalışan uluslararası bir yargı organı” olarak tanımlayan ve Rusya’nın işlediği iddia edilen suçların soruşturulmasını destekleyen bir karar aldı. Bugün UCM’yi dağıtmayı amaçlayan kampanyanın başında bulunan Marco Rubio da bu karar tasarısının ortak imzacıları arasındaydı. Rubio’nun 2022’de desteklediği metin ile bugünkü tutumu arasındaki fark, Washington’ın UCM’ye yaklaşımının ilkesel bir kabul veya ret yerine soruşturmanın hedef aldığı aktörlere göre değiştiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
Bireysel Yaptırımdan Kurumsal Kuşatmaya
Rubio, 13 Temmuz’da Wall Street Journal için kaleme aldığı yazıda, ABD yönetiminin elindeki bütün araçları kullanarak UCM’yi “gerekirse tuğla tuğla” sökeceğini yazdı. Ardından açıklanan kampanya, vize kısıtlamaları ve yeni yaptırımların yanı sıra mahkemeyle çalışan kuruluşların hedef alınmasını ve UCM’ye taraf ülkelere baskı uygulanmasını da içeriyor.
Washington’ın amacı artık yalnızca belirli hâkimleri veya savcıları cezalandırmak değil; mahkemenin finansman, teknoloji, personel ve uluslararası iş birliği ağlarını daraltmak. ABD merkezli bankaların ve teknoloji şirketlerinin küresel ağırlığı, yaptırımların Amerika dışındaki kişi ve kuruluşlar üzerinde de etkili olmasını sağlıyor. “Aşırı uyum” olarak adlandırılan bu durumda şirketler, doğrudan yasak kapsamında bulunmasalar bile ABD’deki faaliyetlerini riske atmamak için UCM ile çalışmayı bırakabiliyor.
Kampanyanın diğer ayağını Roma Statüsü’ne taraf ülkelere yönelik çekilme çağrıları oluşturuyor. Venezuela 24 Temmuz’da, Çad ise 27 Temmuz’da UCM’den ayrılacağını açıkladı. Le Monde’un aktardığına göre Beyaz Saray’ın Afrika politikasından sorumlu yetkilisi Frank Garcia Jr., çekilme kararından dört gün önce Çad Adalet Bakanı ile görüştü. Garcia daha sonra Çad’ı “egemenliğini kusurlu bir kurumdan geri alan ülkeler arasına katıldığı” için kutladı.
Roma Statüsü’nden ayrılma, bildirimin BM Genel Sekreterine ulaşmasından bir yıl sonra yürürlüğe giriyor. Çekilme kararı, ülkenin üyelik döneminde doğmuş yükümlülüklerini veya daha önce başlatılan soruşturmaları geriye dönük olarak ortadan kaldırmıyor. UCM Taraf Devletler Asamblesi, Çad ve Venezuela’ya kararlarını yeniden değerlendirme çağrısında bulunurken ayrılmaların “adalet arayışına yönelik ortak çabaları zayıflatacağı” uyarısında bulundu.
AB Mahkemeyi Korumak İçin Ne Yapabilir?
ABD’nin son yaptırımları, Washington’ın geleneksel müttefikleri arasında da tepkiyle karşılandı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı António Costa, Akane ve UCM yetkililerinin “kararlılıkla yanında” olduklarını belirterek hâkim ve savcıların dış baskı olmadan çalışabilmesi gerektiğini vurguladı. Almanya, Hollanda ve İspanya da mahkemenin bağımsızlığına destek verdi.
BM Genel Sekreteri António Guterres ise yaptırımlardan “ciddi endişe” duyduğunu açıkladı. BM Sözcüsü Stéphane Dujarric, UCM ile BM’nin ayrı kurumlar olduğunu hatırlatmakla birlikte mahkemeyi “uluslararası ceza adaletinin temel direklerinden biri” olarak tanımladı. UCM’ye en fazla mali katkı sağlayan ve ABD’nin yakın müttefiklerinden biri olan Japonya da kendi vatandaşı olan Akane’ye yönelik kararı “son derece üzücü” bulduğunu duyurdu.
Ancak siyasi destek açıklamalarının yaptırımların fiilî etkilerini gidermeye yetip yetmeyeceği belirsiz. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonuna ABD’nin UCM yaptırımlarına karşı AB Blokaj Tüzüğü’nü “acilen” devreye sokma çağrısı yaptı. İspanya da mayıs ayında Komisyona resmî başvuruda bulunarak Avrupa’daki kişi ve şirketlerin ABD yaptırımlarına uymasını engelleyecek mekanizmanın etkinleştirilmesini talep etti.
Blokaj Tüzüğü, belirli üçüncü ülke yaptırımlarının AB sınırları içindeki etkisini sınırlayabiliyor. Fakat ABD’nin UCM’ye ilişkin kararnamesi henüz tüzüğün kapsamına alınmış değil. Üstelik İran yaptırımları sırasında görüldüğü üzere Avrupalı şirketler, hukuki korumaya rağmen ABD pazarına ve finans sistemine erişimlerini kaybetme korkusuyla Washington’ın kararlarına uyabiliyor.
ABD tek başına 125 taraf devletin kurduğu UCM’yi hukuken ortadan kaldıramaz. Buna karşılık mahkemenin çalışanlarını finansal sistemden dışlayabilir, teknoloji ve hizmet sağlayıcılarını caydırabilir ve taraf ülkelerin desteğini aşındırabilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde belirleyici olacak konu yalnızca UCM’nin yaptırımlara direnme kapasitesi değil, mahkemeye taraf ülkelerin siyasi desteklerini somut mali ve hukuki koruma mekanizmalarına dönüştürüp dönüştüremeyeceği olacak.