Bavuldaki Seccadeden Camilere: Misafir İşçilerin Ramazan Ayı Yolculuğu
1960’lı yıllarda Avrupa’ya giden misafir işçiler, ramazan ayını fabrika yurtlarında, barakalarda ve kiralık salonlarda, çoğu zaman sınırlı imkânlarla idrak etti. Bavuldaki seccadeyle başlayan bu serüven, bodrum mescitlerinden kurumsal camilere ve toplu iftarlara uzanan kalıcı bir dinî ve kültürel varlığa dönüştü. Gurbetin belirsizliği içinde şekillenen ilk tecrübeler, bugün Avrupa şehirlerinde görünür ve kurumsallaşmış bir Ramazan hafızasına dönüştü.
1960’lı yıllarda önce Batı Almanya, daha sonra Avusturya, Hollanda, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerine göç eden misafir işçiler, dinî ihtiyaçlarını büyük ölçüde bavullarında getirdikleri seccadeler ve sahip oldukları kısıtlı imkanlar ölçüsünde karşılayabiliyordu. Dinî ihtiyaçların en belirgin olduğu dönem ise şüphesiz ramazan ayıydı. İlk nesil işçiler açısından çalışma saatlerinden oruç, iftar ve sahur düzenine, helal gıdaya erişimden teravih ve bayram namazları için uygun mekân bulmaya kadar pek çok konuda belirsizlik söz konusuydu.
Berlin’de çalışan Türk işçiler, 1968 yılının ramazan ayı başlamadan hemen önce Rize Müftülüğüne bir dilekçe yazarak başvuruda bulunmuştu. Dilekçenin özeti şöyleydi:
“Biz ihtiyaç olarak Avrupa memleketine gelmiş bulunuyoruz. Evvel Allah dinimizi unutmuş değiliz. Yalnız fabrikada mesai saatimizde iki veya üç vakit namazı kılamıyoruz. Yatak odamıza döndüğümüzde öğle, ikindi veya akşam kaza namazlarını yatsıyla kılıyoruz. Acaba noksanımız ve suç yaptığımız tarafların hangisi olduğunun sizden öğrenilmesini rica ediyoruz. 10 kişiyiz.”
İsveç Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan “Stockholm Treni” kitabında ise işçilerimizin ilk ramazan ayında yaşadıkları şöyle aktarılıyor:
“İsveç’e gittikten bir ay sonra ramazan ayı başladı. Zaten kendimize göre bir şey bulamıyorduk, yarı aç geziyorduk, orucumuzu bari tutalım dedik. O zaman tabi ne takvim var ne Diyanet var, hiçbir şey yok. Türkiye’ye telefon açtık ertesi gün anca bağladılar. Memlekette iftar ve sahur saat kaçta oluyorsa biz de ona göre orucumuzu tutmaya başladık. Ramazanın son günleriydi, Türkiye’de hocalık yapmış bir arkadaşımız işçi olarak bizim oraya geldi. Selam sabah derken ‘Hocam iftar yaklaşıyor buyur yemeğe gidelim’ dedik. O da ‘Yahu siz ne ettiniz, hiç orayla burası bir olur mu?’ dedi. Hesabını kitabını bir yaptı ki günlük 5-6 saat borçlu çıktık.”
Avrupa’ya İlk Adım: Bavulda Olmayanlar
Türk misafir işçi göçünün tarihi, bu örneklerde olduğu gibi, iş gücü anlaşmalarıyla yurt dışına giden insanların en temel konularda bile yalnız başına kaldığını gösteren çarpıcı kesitlerle doludur. Kuzey Avrupa’da yaz aylarında oruç sürelerinin 17-18 saate kadar uzaması, Türkiye’den giden misafir işçiler için oldukça yeni bir durumdu. O yıllarda İsveç’te astronomik hesaplara dayalı imsakiye temin etmek pek mümkün değildi. Türkiye saatiyle oruç tutmak, coğrafi farklılık nedeniyle ciddi hatalara yol açabiliyordu. Özellikle “Gece olmayan bölgelerde oruç vakti nasıl belirlenir?” sorusu, göçle birlikte bu ülkelerin gündeminde daha fazla yer buldu. Telefon bağlantılarının saatler sürdüğü, Türkçe radyo yayınının olmadığı, mektupların gidip gelmesinin birkaç ay sürdüğü bir dönemde, işçiler dini vakitlerin tayininde zorluklar yaşıyordu.
Başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya giden ilk nesil işçiler, bant ve akort düzeni gibi, yabancısı oldukları endüstriyel bir sisteme alışmaya çalışırken, bir yandan din, dil, kültür ve değerlerini yaşatmaya çalışıyordu. Namaz, iftar ve sahur saatleri gibi dinî bilgileri danışıp öğrenebilecekleri yerlerden yoksundular. 1960’ların Almanya’sında “Gastarbeiter” kavramı geçiciliği ima ediyordu. Bu nedenle ne Alman ne de Türk makamları kalıcı bir dinî ve kültürel altyapı öngörmüştü.
Fabrika Yurtlarından Tren Vagonuna Mescitler
İlk ihtiyaç, namaz mekânlarıyla ilgiliydi. 1960’lı yılların başında Avrupa’ya gelen ilk nesil işçilerin barınma koşulları çoğunlukla fabrika yurtları, şantiye barakaları veya paylaşımlı odalardı. Bu mekânlar, toplu ibadet ve bayramlaşma için elverişli değildi. Bu yıllarda çoğunlukla yurt ve fabrika idarecilerinin tahsis ettiği küçük odalar mescit olarak kullanılıyordu. Bu tür mekânların olmadığı yerlerde ise soyunma odasında veya temiz bir köşede işçiler vakit namazlarını kılıyordu. Farklı uygulamalar da vardı; Münih’te Alman Demiryolları’nda çalışan Türk misafir işçilerin ibadetlerini yerine getirebilmeleri için bir tren vagonu, mescit olarak tahsis edilmişti. Ancak vagonun raylarda sürekli yer değiştirmesi nedeniyle kıble yönü sürekli değişiyor, işçiler vagondaki bir pusula yardımıyla yönlerini kıbleye doğru ayarlayabiliyordu.
Yemekhanelerde çıkan işçi yemeklerinin helal olup olmadığı konusu da ilk yıllardaki bir diğer temel sorundu. İşçilerin bir kısmı yurt mutfaklarında kendi yaptıkları yemekleri sefer taslarıyla fabrikalara taşıyor, bir kısmı ise iş yerinde çıkan yemeklerden, patates ve yumurta gibi en tanıdık ve risksiz olanları tercih ediyordu. Fabrika yönetimlerinin bu durumu fark ederek çözüm bulduğu iş yerlerinde ya aşçılıktan anlayan işçiler mutfağa transfer oluyor ya da yemeklerle ilgili daha titiz seçimler yapılıyordu.

Türk misafir işçilerin mescit olarak kullandığı tren vagonu. | Fotoğraflar: Gökhan Duman – DiasporaTürk. Kolaj: Perspektif.
Avrupalı İşverenler İçin Yeni Bir Dönem: Ramazan Ayı
Asıl büyük sınav ise ramazan ayında yaşanıyordu. O yıllarda Alman işveren kesimi “oruç” kavramına oldukça yabancıydı. Yerel gazetelerde, Ruhr havzasındaki madenlerde çalışan Türk işçilerin oruç tutmalarının üretim ve iş güvenliğine etkileri tartışılıyordu. İşverenlerin resmî bir yasak getirmediği, ancak iş güvenliği gerekçesiyle “tavsiye” niteliğinde uyarılar yaptıkları biliniyordu. Oruç tutmanın Müslümanlar için dinî bir ibadet olduğu anlaşılmışsa da çalışma hayatına nasıl entegre edileceği meçhuldü. Ağır sanayide çalışan Türk işçilerin aç ve susuz kalması, başlangıçta bir “verimlilik ve sağlık sorunu” olarak görüldü. Özellikle madenlerde ve yüksek sıcaklıklara maruz kalınan dökümhanelerde çalışan işçilerin oruç tutması işverenleri ve ustabaşıları endişelendiriyordu. Bazı iş yerleri denge kurmaya çalışırken bazıları anlayışsız davranıyordu.
Toplu yemek hizmeti veren fabrika yemekhanelerinde ramazan ayına özgü bir düzenleme, iftar ve sahur saati ayarlaması gibi kurumsal uygulamalar da neredeyse yoktu. İşçiler, biraz da çalışma düzenini veya bant sistemini aksatma korkusuyla ustabaşılarından habersiz oruç tutuyor, mesaileri iftar ve sahur saatine denk gelmişse kendi aralarında anlaşarak nöbetleşe oruçlarını açıyor ya da sahur yapıyorlardı. Köln’deki Ford fabrikası gibi büyük fabrikalar ise birkaç yıl içinde binlerce Müslüman misafir işçiye ev sahipliği yapmaya başlayınca mutfakta pratik çözümler geliştirmiş, Türk aşçılarını istihdam ederek işçilerin hem öğünlerini eksiksiz almalarına imkân tanınmış hem de yedikleri yemeğin helal olup olmadığı sorusuna kökten çözüm bulmuşlardı. Küçük fabrika ve atölyelerde çalışanlar ise o kadar şanslı değildi. Bazı iş yerlerinde yaşanan ayrımcılık olayları pek çok şeye olduğu gibi ramazan ayına da gölge düşürüyordu.
Yurt ve pansiyonlarda ise görece daha rahat koşullar söz konusuydu. İşçiler, ortak mutfaklarda bir araya geliyor, buzdolabında ne varsa birlikte yemeklerini hazırlıyor, aynı masanın etrafında toplanıyorlardı. “Heim” denilen yurtlarda İtalyan, Yunan, İspanyol ve Portekizli işçiler de barındığı için özellikle sahurlar çoğu zaman sessizce, diğer işçileri rahatsız etmeden küçük hazırlıklarla gerçekleştiriliyordu.
Teravih namazı ise görece daha geniş alana sahip işçi yurtlarının ortak alanlarında kılınıyordu. Bayram sabahları belki de gurbetin en fazla hissedildiği anlardı. Memleketten ve aileden uzak olmanın tek tesellisi diğer Türk işçilerle bayramlaşmak ve bir arada olmaktı. Gurbette bayram, hüzünlü bir neşe demekti. Bayram namazı için büyük salonlar kiralanıyor ya da belediyeden mekân talep ediliyordu. Bayram sabahı, grand tuvalet giyinip, güzel kokular sürünüp, tıraşlı, şık ve temiz bir halde bayram namazına gidilirdi. Bayramdan haftalar önce memlekete gönderilen renkli bayram kartları ve mektuplar önemli bir kültürel gelenekti. Zarfların içerisine konulan “janti” fotoğraflar ile bayram harçlıkları olmazsa olmazlardandı. Bayram sabahı, postanelerin önündeki ankesörlü telefonlarda saatlerce süren kuyruklar oluşurdu. Memleketi arayıp ana baba sesi duymak, eşle, çocuklarla konuşmak o dönem için iletişimin zirvesi sayılabilirdi. İşçiler, birbirlerine Türkiye’den getirdikleri lokumları ikram eder, Alman arkadaşlarına da bayramın ne olduğunu anlatmaya çalışarak onları da bu ikram gününe dahil ederlerdi.
1965 yılında Köln’deki Türk işçilerin girişimiyle Kölner Dom’da 800 kişiyle kılınan bayram namazı, hem misafir işçi tarihinin en önemli anlarından biri hem de mekân arayışının ulaştığı en sıra dışı sonuçlardandı.
Dinî Mekânların İnşası
Takvimler 27 Kasım 1969’u gösterdiğinde Münih Tren Garı’nda Güney Avrupa ülkelerinden gelen 1 milyonuncu işçi olan Konyalı İsmail Bahadır törenle karşılanıyordu. Çok kısa zamanda Almanya’nın hemen her şehrinde misafir işçi sayısı giderek artmış ve Türk işçiler sayıca en fazla olan topluluk olmuştu. Bu aynı zamanda mekânın ve kültürün inşasına da olanak sağladı. Türk işçilerin Köln Katedrali’nde (Kölner Dom) bayram namazı kılması, o yıllarda Avrupa’daki Müslüman varlığının kamusal alandaki ilk görünürlük örneklerinden biri olarak kayda geçti. Kölner Dom’da gerçekleşen büyük organizasyondan sonra Türk işçiler cami olarak kullanabilecekleri yapıları kiralama yoluna gitti.
Aynı yıl Köln’de eski bir binanın alt katının kiralanarak “Barbarossa Camii” olarak faaliyete geçirilmesi bu çabanın ilk sonuçlarındandı. İşçiler kendi aralarında para toplayarak tüm masrafları ortak daireden karşılıyordu. 80’li yıllara kadar çoğunlukla “Hinterhofmoschee” (arka avlu camisi) denilen bodrum katları ya da eski depo veya atıl salonlar camiye dönüştürülerek bu amaçla kullanıldı. Bu dönüşüm, sadece ibadet mekânı değil; kültürel merkez, Kur’an kursu, kadınlara yönelik programlar ve gençlik faaliyetleri gibi çok işlevli bir sosyal ağ anlamına geliyordu.
Bazı dönemlerde atıl durumdaki kiliseler de işçiler tarafından satın alınarak dönüştürüldü. Dortmund’da Merkez Camii adını alan Evangelische Johannes Kilisesi ve Amsterdam’da yeni ismi Fatih Camii olan St. Ignatius Kilisesi bunun en bilinen örneklerinden. Avrupa şehir dokusunda İslam kültürünün daha görünür olması, Almanya’nın misafir işçi programının tahmin edilemeyen sonuçlarından biriydi.

Solda: 1965 yılında Köln Katedrali’nde kılınan bayram namazı. Sağda: 1971 yılında Jacobskerk Kilise’sinde bayram namazı kılan Türk işçiler. | Fotoğraflar: Gökhan Duman – DiasporaTürk.
Ailelerin Gelişi ve Kültürel Aktarım
70’li yılların ikinci yarısından itibaren artan aile birleşimleriyle, işçiler yurtlardan ve pansiyonlardan çıkarak mahalle ve konutlarda daha görünür oldu. Berlin’in Kreuzberg’i, Köln’ün Weidengasse’i, Hamburg’un Altona’sı, Brüksel’in Schaerbeek’i, Kopenhag’ın Vognmandsmarken’i ve Rotterdam’ın Afrikaanderwijk’i göçmenlerin yeni mahalleleri ve gettoları olarak anıldı. Göçün bu evresinde ibadethanelerin sayısı artmış, dernekleşmeyle birlikte dinî ihtiyaçların büyük kısmı karşılanabilir hale gelmişti. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) ve İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) gibi çatı kuruluşların tüm Avrupa genelinde kurumsal yapılanmayı tesis edeceği 90’lı yıllara kadar büyük çoğunlukla işçi toplulukları, dernekler ve cemaatler bu alandaki boşluğu doldurdu. Dini mekânların sayısındaki artışın öngörülemeyen sonuçlarından biri ise gelecekte cami ve mescitlerin İslam karşıtlığının açık hedefleri hâline gelmesiydi.
60’lı yıllarda oruç tutmayla ilgili iş yerlerinde ortaya çıkan soru işaretleri, işçi çocuklarının Alman okullarındaki sayısının artmasının ardından eğitim kurumlarında da gündeme gelmeye başladı. İlk başlarda öğretmenlerin müdahale edebileceği bir alan gibi görülse de sonradan ortaokul ya da lise öğrencilerinin iradesine bağlı olduğu çoğunlukla idrak edildi, ancak tartışmalar uzun yıllar sürdü. Öyle ki daha birkaç yıl önce Hessen Eyaleti Adalet Bakanı Eva Kühne-Hörmann, Bild gazetesine verdiği demeçte, okul çağındaki çocukları korumak için yasalarda değişiklik yapmayı, hatta çocuklarını oruç tutmaya zorlayan ebeveynlere üç yıla kadar hapis cezası verilmesini istediğini söyledi.
Çalışma hayatı açısından, ilerleyen yıllarda artık pek çok işletme namaz molası, helal yemek, bayram izni, iftar ve sahur ayarlaması gibi düzenlemeleri işçilerin lehine olacak şekilde uygulamaya başlamıştı. Fabrikalardaki ev sahibi işçilerin büyük çoğunluğu Türk işçilerin inanç, kültür ve geleneklerini zamanla öğrendi. Bu durum, işyerlerindeki kültürel etkileşimi artırdı. İmkanlar ölçüsünde pek çok düzenleme hayata geçirildi. Örneğin, Allendorf şehrinde işçi yurtlarının yanına demirden portatif bir minare inşa edilmiş ve barakalardan biri de cami olarak tahsis edilmişti. Böylelikle hem vakit hem de cuma namazları için işçilerin mekân arayışı sorunu çözülmüştü. İşverenlerin tavrı veya diğer işçilerin itirazları nedeniyle sorun çıkan yerlerde ise sendikalar, iş yeri temsilciliği ve işçi dernekleri sayesinde bir ara yol bulunabiliyordu.
Helal gıda hassasiyeti, Avrupa’da Türk ve Müslüman esnafın doğuşunu da hızlandırdı. Kasaplar, bakkallar ve Türk ürünleri satan dükkânlar yalnızca ekonomik değil, kültürel bir ihtiyaca da cevap verdi. Böylece mahalle ölçeğinde yeni bir sosyal ağ oluştu. Oluşan yeni sosyal ağlarla birlikte işçi ailelerinin sayısının giderek artması, mekânın ve kültürün inşasını hızlandırdı. Bu dönüşüm, dini ritüellerin daha görünür olmasına ve vecibelerin uygun şekilde yapılmasına olanak sağladı.
Avrupa’da Oturmuş Bir Düzene Doğru: “Hayırlı Ramazanlar”
Yıllar içinde camilerin cemaatleri, derneklerin ise üyeleri için düzenlediği toplu iftar davetleri zamanla geleneksel hâle geldi. Avrupalı komşular, iş arkadaşları ve yabancı tanıdıklar da bu organizasyonlara iştirak etmeye başladı. Benzer şekilde evlerde de iftar ve sahur davetleri yapılıyor, ramazan ayının ruhu idrak edilirken yeni kuşaklar için bir kültürel aktarım imkânı oluyor. Camilerin ve mescitlerin sayısı arttığından teravih ve bayram namazları için mekân sorunu çoğunlukla çözüldü. Ramazan ayına özgü kültürel atmosferin canlılığı, toplu iftar ve sahurlar, bayram namazından sonra yapılan kahvaltılar, bayramlaşma ziyaretleri, sokaklarda şeker toplayan çocukların varlığı, yardımlaşma, hediyeleşme, ikramlar, yerel gazetelere verilen ilanlar, memlekete gönderilen bayram hediyeleri; ramazan ayının diasporada ulaştığı dini, kültürel ve sosyal zenginliğini yansıtıyor.
Avrupa’daki iş yerlerinin ramazan ayında oruç tutanlara gösterdiği esneklik, belediyelerin bazı şehir meydanlarını İslami simgelerle donatması, politikacıların ve yöneticilerin toplu iftarlara katılması, bayramın ilk gününde verilen izinler, bayram tebrikleri gibi kurumsal uygulamalar, ramazan ayı algısının Avrupa toplumunda geçirdiği evrimi gösteren örneklerden. Bazı okullar ramazan ayı için öğrencilerin işlerini kolaylaştıracak düzenlemeler getiriyor. Örneğin Berlin’deki BIS Kant Okulu, ramazan ayıyla ilgili diğer öğrencilere bilgilendirici bir metin dağıtıyor, oruç tutan öğrencilerin öğle aralarında istirahat edebilmesi için özel bir salon tahsis ediyor. Elbette tüm Avrupa genelinde ramazan ayının standart bir “Hoş geldin” (Wilkommenskultur) kültürüyle karşılandığı söylenemez, ancak geçmişe kıyasla iyi niyetli bir çaba olduğu aşikâr. Öte yandan Edeka, Lidl, Aldi, Carrefour gibi büyük süpermarket zincirlerinin ramazan için özel kataloglar yayımlaması, “Ramadan Mubarak” yazılı reyonlar kurması, ramazan ayının, Avrupa pazarı için büyük bir ekonomik değer haline geldiğini gösteriyor.
Avrupa’daki misafir işçilerin ramazan tecrübesi, geçici ve görünmez bir pratikten kurumsal ve kamusal varoluşa doğru evrilen bir yolculuk geçirdi. Bugün Avrupa şehir siluetinin bir parçası hâline gelen cami komplekslerinin, kurumsallaşmış derneklerin ve düzenli dinî hizmetlerin, ilk neslin emekleri üzerine inşa edildiği aşikârdır. Rize Müftülüğüne yazılan o mütevazı dilekçe, yalnızca bir fetva talebi değil; Avrupa’daki misafir işçilerin başlattığı kültürel inşanın başlangıç metinlerinden biridir. Misafir işçilerin hikâyesi, emeğin olduğu kadar azmin, inancın ve çalışkanlığın da tarihidir.