Habermas’ın Ardından: Bir Düşünür Aslında Ne Zaman Ölür?
Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Jürgen Habermas, kamusal alan ve iletişimsel akıl kavramları üzerine kurduğu düşünceyle modern siyaset teorisini derinden etkiledi. Ancak 2023’te Gazze’ye ilişkin aldığı pozisyon, kendi geliştirdiği etik ve politik ölçütlerle kurduğu ilişkiyi tartışmalı hâle getirerek mirasını daha hayattayken sorgulamaya açmıştı.
Jürgen Habermas, 14 Mart 2026’da 96 yaşında hayatını kaybetti. Ama bazı düşünürlerin ölümü yalnızca biyografik değildir; iki kez ölürler: biri bedenleriyle, diğeri kendi fikirleriyle uyuşmayan siyasi pozisyon aldıklarında.
Ölüm haberini okuyunca aklıma ilk gelen şey, 2004 yılındaki röportajında Giovanna Borradori‘ye söylediği bir cümle oldu: “11 Eylül’den bu yana, böylesine şiddet içeren olaylar karşısında, İletişimsel Eylem Kuramı’ndan beri geliştirdiğim uzlaşmaya yönelmiş eylem anlayışımın tümüyle gülünç duruma düşüp düşmediğini sormaktan kendimi alamıyorum.”
Kamusal Alanı Teorize Eden Kamusal Bir Entelektüel: Jürgen Habermas Kimdir?
Uzun bir hayat süren Habermas’ı anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. 1953 yılında Martin Heidegger’in 1935 tarihli, yeniden yayımlanan konferanslarına yönelik eleştirel bir inceleme yayımlayarak Alman kamuoyunun dikkatini çekti. Heidegger bu konferanslarda Nasyonal Sosyalist hareketin “içsel gerçeği ve büyüklüğünden” bahsediyordu. Dönemin en tanınmış Alman filozofu Heidegger’e yönelik bu eleştirel reddiyle Habermas, Almanları Nazi geçmişine dair tarihsel sorumluluklarıyla yüzleşmeye çağırdı. O günden sonra kamusal entelektüel rolünü yalnızca üstlenmedi; onu ısrarla sahiplendi.
Jürgen Habermas, yakın dönemin en önemli düşünürleriyle sürekli bir entelektüel diyalog içindeydi. 1980’lerin sonunda Michel Foucault ve Jacques Derrida gibi isimlerle postyapısalcılık ve postmodernizm üzerine tartışmalara katılmış; 1990’larda ise hukuk, siyaset, egemenlik, vatandaşlık, insan hakları ve bir iletişim alanı olarak incelediği “kamusal alan” odaklı eserinin İngilizceye çevrilmesiyle yeni tartışmalar başlatmıştır. Habermas aynı zamanda Avrupa siyasetinin güncel meselelerine aktif biçimde müdahil olmuştur. Almanya’nın yeniden birleşmesi, Avrupa Birliği’nin ortaya çıkışı ve son yıllardaki krizler üzerine düzenli olarak görüş bildirmiş; kamusal tartışmalarda sürekli yer almıştır.
Kavramsallaştırmaları ve Entelektüel Eylemleriyle Habermas’ın Avrupa Siyasi Fikriyatına Katkıları
Aldığı bu görünür entelektüel pozisyon, Habermas’ın teorik yönelimini de belirledi. Frankfurt’ta Theodor Adorno’nun asistanı olarak başladığı akademik yolculuk, onu “Frankfurt Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi” yaptı. Horkheimer ve Adorno’nun kuşağı Aydınlanma’ya derinden şüpheyle bakıyordu. Akıl, onlara göre hem özgürleştirici hem de yıkıcı olabilirdi. Habermas bu mirası devraldı ama farklı bir yere taşıdı. Modernite terk edilecek değil, tamamlanacak bir projeydi ona göre. Aydınlanma’yı “tamamlanmamış bir proje” olarak gördü ve bunu savunmak için ömrünü harcadı.
Düşüncesinin kalbinde birkaç kavram var. Birincisi “iletişimsel eylem”: insanların birbirini araç olarak görmediği, anlama ve anlaşılma amacıyla konuştukları diyalog biçimi. Bunun karşısında ise stratejik eylem vardır: amaç anlamak ya da anlaşılmak değil, yönlendirmektir. İkincisi “kamusal alan”: Devletle özel yaşam arasında, kahvehanelerden gazetelere uzanan o tartışma ortamı. Habermas’a göre kamusal alan ayaktaysa demokrasi ayaktadır. Ona göre demokrasi, ancak kamusal söylem dürüstlüğünü, aklı ve eleştiriye açıklığı koruyabildiği sürece ayakta kalabilir. Üçüncüsü ise “söylem etiği”: bir kuralın meşru sayılabilmesi için etkilenen herkesin rasyonel bir tartışmada onaylayabilmesi gerekir, kimse dışarıda bırakılamaz.
Bu kavramlar aslında soyut fikirler gibi görünebilir. Ama Habermas bu soyutluğu somut siyasi müdahalelerle hep birleştirdi. 1986’daki “Tarihçiler Tartışması” olarak anılan entelektüeller münazaralarında (Historikerstreit) Nazi geçmişini “normalleştirmeye” çalışan muhafazakâr tarihçilere karşı çıktı; Holokost’un tarihteki biricik konuma sahip olduğunu ve Almanya’nın bununla yüzleşme sorumluluğunu savundu. 2003’te Jacques Derrida ile birlikte ABD’nin Irak’ı işgal etmesine karşı Avrupa entelektüellerini ortak bir bildiri etrafında topladı.
Habermas’ın Alman siyasi kültürüne bıraktığı miras düşüncelerinden ayrılamaz. Savaş sonrası Almanya’da iki şey gerekiyordu: Nazi geçmişiyle yüzleşmek ve yeni bir siyasi kimlik inşa etmek. Habermas her ikisini de bir arada düşündü ve bunu “anayasal yurtseverlik” kavramıyla formüle etti. Etnik ya da kültürel kimliğe değil, demokratik anayasal değerlere dayalı bir siyasi bağlılık. Almanya özelinde bu kavram son derece anlamlıydı: etnik milliyetçilik yıkıma yol açmıştı, o halde ortak kimlik evrensel demokratik ilkelerde aranmalıydı. Bugün Almanya’da hem siyasetçilerin hem akademisyenlerin dilinde dolaşan “Verfassungspatriotismus” kavramı Habermas’ın bıraktığı izlerden biri oldu.
Avrupa ülkerini birbirlerine entegre etme projesine katkısı da az değildi. Habermas, AB’yi yalnızca ekonomik bir birlik olarak değil, ulus-devlet sonrası demokrasinin nüvesi olarak gördü. Ona göre, küreselleşen dünyada tek tek devletler demokratik kontrolü yitiriyor; bu boşluk ancak Avrupa ölçeğinde ortak bir kamusal alan ve siyasi irade oluşturularak doldurulabilirdi. 2003’te yazdığı ve Derrida’nın da ortak imzacı olduğu metinde bu fikri en somut biçimiyle dile getirdiler: 15 Şubat 2003’te Londra’dan Madrid’e, Berlin’den Paris’e eş zamanlı gerçekleşen Irak Savaşı karşıtı gösteriler, Habermas’a göre Avrupa’nın bu anlamda ortak sesinin ilk işaretiydi. Birlikte savaşa hayır diyebiliyorlarsa, birlikte bir şey kurabilirlerdi.
Habermas hukuk teorisinde de derin izler bıraktı. Hukukun meşruiyeti nereden gelir? Ne tek başına pozitif otoriteden ne de doğal hukuktan; “demokratik müzakere sürecinden, etkilenenlerin rızasından” diyordu. Bu çerçeve, AB’nin meşruiyet tartışmalarından Alman Anayasa Mahkemesi kararlarına kadar hukuki-siyasi düşüncede kayda değer bir etki bıraktı.
Tabii Habermas’a yöneltilen birçok eleştiri de oldu. Feminist teorisyenler, kamusal alan kavramının iktidar ilişkilerini gizlediğini savundu. Postkolonyal düşünürler Avrupa ve Batı merkezli perspektifine dikkat çekti. Sol ve Marksist çizgideki eleştirmenleri kapitalizme karşı net bir duruş almadığını söyledi. Bu eleştirilerin çoğu hafife alınacak türden değil. Ama Habermas’ın kendi entelektüel dürüstlüğü de inkâr edilemez: Tartışmaktan kaçmadı, itirazlarla yüzleşmeyi reddeden biri olmadı. Örneğin, 1968’de öğrenci hareketine yönelik kullandığı “sol faşizm” nitelendirmesini yıllar sonra fazla sert olduğunu söyleyerek geri çekti. Bu tür itiraf niteliğindeki kabuller, büyük isimlerden nadiren duyulur. Tam da buradaki entelektüel açık sözlülüğü, Habermas’ın 2023’te aldığı pozisyonu daha da tartışmalı kılıyor.
Bir Kırılma Anı: Habermas’ın 7 Ekim 2023 Bildirisi
Kasım 2023’te, (BM verilerine göre en az 11 bin Filistinli İsrail saldırılarında öldürülmüşken) Jürgen Habermas, Nicole Deitelhoff, Rainer Forst ve Klaus Günther ile birlikte bir bildiri yayımladı. 7 Ekim Hamas saldırısı “Yahudi yaşamını genel olarak yok etme niyetiyle” gerçekleştirilmiş bir “katliam”dı. Bu nedenle İsrail’in karşılığı “prensipte meşru”ydu. Filistinlilere gelince, metin onlara yalnızca şu cümleyi ayırıyordu: Filistin halkının kaderine “duyulan kaygıya rağmen” soykırım iddiası “ölçütlerin tamamen kayması”dır. Tarihsel bağlam yoktu, Nakba’dan, onlarca yıllık işgalden, Gazze’de neredeyse yirmi yıldır süren ablukadan hiç bahsedilmemişti.
Bu noktada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor: Soykırım suçlamasıyla yargılanan İsrail’in Gazze’deki eylemleri konusunda aldığı bu pozisyon, Habermas’ın kendi düşünsel çerçevesiyle ne kadar bağdaşıyor?
Habermas’ın kendi ölçütleriyle bakıldığında bile bu bildiri metni oldukça tek taraflıydı. Etkilenen tüm tarafların dahil olması gereken bir söylemde, Filistinliler özne değil bir yan cümlenin nesnesi olarak kalmıştı. Eşit katılımlı kamusal tartışmanın yerini ise Almanya’da farklı bir atmosfer almıştı: Ateşkese çağırdığı için işini kaybedenler, ödülü iptal edilenler, “Filistin” kelimesini telaffuz etmenin bile riskli göründüğü bir ortam. Altında Habermas’ın imzası olan bildiride bunlardan hiç bahsedilmiyordu.
Bildirinin ardından Frankfurt Okulu geleneğinin içinden ve dışından yüzü aşkın akademisyen ortak bir mektup imzaladı. Adam Tooze, Samuel Moyn, Nancy Fraser aralarındaydı. “Bildirinin insan onuruna duyduğu kaygı, ölüm ve yıkımla yüz yüze gelen Gazze’deki Filistinli sivillere yeterince uzanmıyor” diyorlardı. Kurucu figürlerinden biri olduğu geleneğin yüzü aşkın temsilcisi, o geleneğin kavramlarını ona karşı kullanıyordu.
Habermas’ın Filistin Suskunluğu: Bir Düşünür Aslında Ne Zaman Ölür?
Habermas’ın aldığı pozisyona dair bir başka açık mektup, sosyolog Asef Bayat tarafından yazıldı. Bayat, onun kavramlarının içinden konuşarak eleştiriyordu. Bir zamanlar Kahire’de Habermas’ı dinleyen ve onun kamusal alan fikrini “taze bir nefes” olarak hatırlayan Bayat, bugün aynı düşüncenin Gazze karşısında neden suskunlaştığını soruyordu. Ona göre sorun, İsrail’in var olma hakkının tanınması değil; Filistinlilerin yaşamının ve haklarının aynı etik düzlemde görünür kılınmamasıydı. Eleştirinin antisemitizmle özdeşleştirildiği bir ortamda, kamusal alanın fiilen daraldığını ve rasyonel tartışmanın yerini sessizliğin aldığını belirterek “İnsanlar özgürce konuşmalarına izin verilmezse, doğru ile yanlış hakkında nasıl müzakere edecekler?” diye soruyordu.
Benzer bir sorgulama Irfan Ahmad’ın 2025’te yayınladığı akademik makalesinde daha sert bir biçim alıyor. Ahmad’a göre mesele bir çelişkiden ibaret değildi; Habermas’ın eleştiri anlayışı zaten başından beri “herkesten” değil “herkese” yönelen, yani tek yönlü bir normatif çerçeveye dayanmaktaydı. Bu nedenle buradaki evrensellik iddiası, belirli tarihsel ve politik bağlamlarda kolaylıkla askıya alınabiliyordu. İsrail söz konusu olduğunda eleştirinin geri çekilmesi, bu bakışa göre bir sapma değil, yapısal bir sınırdı. Ona göre, Habermas’ın düşüncesi, en güçlü olduğu iddia edilen yerde, evrensel eleştiri iddiasında kendi sınırına dayanıyordu. Tam da bu nedenle Habermas’ı bir “etnik düşünür” olarak adlandırıyordu.
Habermas’ın mirası değerli. İletişimsel eylem, müzakereci demokrasi, kamusal alan… Bu kavramlar onlarca yıllık titiz entelektüel çalışmanın ürünü ve artık düşünce tarihinin ortak mülkü. Ama bir düşünürün mirası en zor sınandığı yerden okunur.
Kendi iletişimsel aklının en çok ihtiyaç duyulduğu anda, o aklı askıya alarak devletin sesini (Alm. Staatsräson) yeniden üretti. Sosyolog Prof. Mücahit Bilici‘nin Habermas icin kullandığı sert ama akılda kalıcı formül belki tam da burada anlam kazanıyor: “İyi Avrupalı, kötü insan.”
Şunu özellikle söylemek gerekiyor: 2004’te “Teorim gülünç bir hâl mi alıyor?” sorusunu kendine yönelten bir düşünür, aynı soruyu 2023’te sormadı. Belki de bunun cevabı aslında çoktan verilmişti. Çünkü bir düşünürün iki ölümü vardır. Habermas’ınkinin ikincisi, birincisinden iki yıl önce geldi.