Lukas Müller: “Bağımlılık İnkârı Bittiğinde Dışlanma Başlıyor”
Müslüman topluluklarda bağımlılık olgusu nasıl ortaya çıkıyor, hangi özgül dinamiklerle şekilleniyor ve mevcut destek mekanizmaları bu alanda ne kadar kapsayıcı? Almanya’da uzun yıllar sosyal pedagog olarak çalışan ve Müslümanlara yönelik bağımlılık danışmanlığı sunan Al Mudmin derneğinin kurucusu Lukas Müller ile, bağımlılığın bireysel, toplumsal ve dinî boyutlarını konuştuk.
Sizi Al Mudmin derneğini kurmaya ve özellikle Müslümanlara yönelik kültürel hassasiyeti olan bağımlılık danışmanlığına yönelmeye ne motive etti?
Biz aslında uzun zamandır bu alanda faaliyet gösteriyoruz. Uzun yıllardır gençlere yönelik sosyal hizmet çalışmalarının içerisinde yer aldık. Gençlerle birebir temas kurduğumuz bu çalışmalarda bağımlılık sorununun oldukça yaygın olduğunu gördük. Ancak söz konusu gençlerin Müslüman bir arka plana sahip olması durumunda, her şey çok daha zor hâle geliyordu.
Bağımlılıkla mücadele, kişinin kökeni ya da ailevi durumu ne olursa olsun zaten zor bir süreç. Fakat kültürel bir arka plan devreye girdiğinde şunu çok net gözlemledik: Bu gençler tamamen izole oluyor, âdeta kopuyor ve hiçbir yere ait hissedemiyorlar. Bu da onlarla çalışmayı ve güven ilişkisi kurmayı son derece güçleştiriyor. Damgalanma korkusu ve derin bir utanç o kadar baskın ki, çoğu zaman bu insanlara ulaşmak neredeyse imkânsız hâle geliyor.
Bu durum bizi çok etkiledi. Aynı zamanda kendimizi çaresiz hissettik, çünkü bu gençleri sadece kenardan izlemek zorunda kalıyorduk. Bunun üzerine bağımlılık terapisti Abduwadeer Butt ile bir araya geldik ve elhamdülillah 2021 yılında al Mudmin’i kurduk.
O dönem bu alanda çalışan başka kimse olmaması bizi şaşırttı. Elbette bağımlılık konusunda çalışan pek çok kişi vardı; ancak onlar meseleyi farklı kavramlarla ifade ediyordu. Örneğin “Müslümanlar” yerine “göçmenler” diyorlardı ya da “kültürlerarası çalışma” gibi daha genel ifadeler kullanıyorlardı. Biz ise özellikle Müslümanlara bağımlılık danışmanlığı vermeye başladık.
Hem saha tecrübemizden hem de akademik araştırmalardan biliyoruz ki, bağımlılıkla birlikte gelen damgalanma korkusu ve utanç duygusu, özellikle kişinin kendi topluluğu içinde çok daha güçlü yaşanıyor. Bu da yardım arama eşiğini son derece yükseltiyor. Aynı zamanda insanların güvenli bir ilişkiye, aidiyet hissine ve yön bulmaya duyduğu ihtiyaç da çok büyük.
Bu yüzden stratejik olarak bu çalışmayı açıkça “Müslümanlara yönelik” olarak çerçevelersek, normalde klasik bağımlılık danışmanlığına başvurmayacak olan bir hedef kitleye ulaşma ihtimalimizin çok daha yüksek olduğunu düşündük.
“Bağımlılığı Kimseyle Konuşamamak Yıkıcı Bir Etki Yaratıyor”
Derneğin ismi olan Al Mudmin ne anlama geliyor?
“Al-Mudmin” Arapça bir kelime ve “bağımlı” anlamına geliyor. Kur’an’da da geçen bir ifade. Bu isim üzerine epey tartıştık. Özellikle Arapça konuşan bazı kişiler için çok olumlu çağrışımların olmadığı yönünde eleştiriler de aldık. Bu açıdan isim biraz ikircikli algılanabiliyor.
Açıkçası bu ismi bilinçli bir şekilde seçtik. Çünkü aynı zamanda bir öz-yardım (Selbsthilfe) yaklaşımına da işaret etmek istiyoruz. Benim de, ekipteki diğer arkadaşların da bu konuyla ilgili kişisel hikâyelerimiz var. Kimi bağımlılıktan doğrudan etkilenmiş, kimi aile üyeleri ya da yakın çevresindeki insanlar üzerinden bu deneyimi yaşamış. Biz bağımlılığa dair damgalama ve tabulaştırmalarla yüzleşmek gerektiğini düşünüyoruz.
Bize en sık geri dönüşlerden biri şu: “Ben bunu 20 yıl boyunca tek başıma yaşamak zorunda kaldım. Kimseyle konuşamadım. Ne ailemle, ne camide, ne de başka bir yerde…” Bazıları bağımlılık danışmanlığı merkezlerine gitmiş ama ya kendilerini ciddiye alınmamış hissetmişler ya da ayrımcılığa uğradıklarını düşünmüşler. Bu yüzden bir daha gitmek istememişler. Ayrıca birçok kişi, “Aile içindeki sorunlarımızı zaten dışarıya anlatmak istemem” diyerek tamamen içine kapanıyor.
Sonuç olarak, insanlar bu sorunlarla baş başa kalıyor. En tehlikelisi de bu. Çünkü bir şeyi kimseyle konuşamamak gerçekten yıkıcı bir etki yaratıyor. Sorun zamanla kronikleşiyor ve çok daha büyük bir hâl alıyor.
Bu yüzden biz, kolay olmayan ama son derece gerekli olan bu konuların konuşulabildiği bir alan açmak istiyoruz. Kimse bu meseleleri konuşurken kendini rahat hissetmeyecek, bu açık. Ama özellikle gençler arasında bu kadar yaygın ve ciddi bir mesele karşısında sessiz kalmak da artık mümkün değil.
Peki sizin yaklaşımınız, klasik danışmanlık hizmetlerinden nasıl ayrılıyor? Örneğin biri size ulaştığında süreç nasıl ilerliyor?
Aslında sürecin işleyişi klasik danışmanlık süreçlerine benziyor. İnsanlar bizimle iletişime geçiyor ve biz de mevcut imkânlarımız ölçüsünde mümkün olan en hızlı şekilde ilk teması kurmaya çalışıyoruz. Bu ilk temas genellikle telefon üzerinden oluyor. Anonim kalmak isteyenler sadece e-posta ya da WhatsApp gibi yazılı kanalları tercih ediyor. Hatta bu amaçla özel e-posta adresleri açıp takma isimlerle bize yazanlar oluyor ki bu bizim için tamamen kabul edilebilir bir durum. Sürecin belli bir şekilde işlemesi gerektiğini dayatmıyoruz. Kişi isterse tamamen anonim kalabilir. Bazen de, aynı şehirdeysek ya da fiziksel olarak mümkünse, yüz yüze görüşmeler yapıyoruz. Açıkçası bunlar çok daha etkili oluyor.
Bizi klasik bağımlılık danışmanlığından asıl ayıran şey ise yaklaşımımızın temeli, yani insan anlayışımız. Batı’daki klasik tıp, psikoloji ve pedagojiden farklı olarak biz insanı sadece biyolojik ya da psikolojik bir varlık olarak görmüyoruz. Manevi boyutun da insanın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz. Bu bağlamda kalp, nefs ve ruh gibi kavramları da dikkate alıyoruz. Ve hastalıkların sadece fiziksel ya da psikolojik değil, aynı zamanda ruhsal ve manevi düzlemlerde de ortaya çıkabileceğini kabul ediyoruz.
Bununla birlikte kişinin göç geçmişine, maruz kaldığı ayrımcılık ve ırkçılık deneyimlerine, geldiği toplumsal yapılara da bakıyoruz. Kuşaklar arası etkileri hesaba katıyoruz, örneğin travmaların nesiller boyunca aktarılabildiğini ve bunun epigenetik düzeyde bile etkilerinin olduğunu biliyoruz.
Suçluluk ve utanç duyguları bu süreçte çok merkezi bir rol oynuyor. Özellikle Allah’a karşı hissedilen suçluluk, “Bu yaptığım haram mı, helal mi?” gibi sorular, ibadetlerle ilgili yaşanan zorluklar… Örneğin kişi “Namazımı düzenli kılamıyorum” ya da “Bağımlılığım yüzünden Ramazan’da oruç tutamıyorum, ben kötü bir insan mıyım?” gibi sorularla geliyor. Bizim yaklaşımımızda bu tür konular da açıkça konuşulabiliyor.
Mesele daha derin teolojik boyuta ulaşıyorsa ve bizim sınırlarımızı aşıyorsa, o zaman bu alanda uzmanlarla istişare ediyoruz. Hem ekip içinde hem de dış ağlarımızda güçlü bağlantılarımız var ve bu sayede güvenilir cevaplar sunabiliyoruz.
Teorik olarak kısaca bizim yaklaşımımız şu şekilde: Bir insan hayatında, hatta bazen doğmadan önce ya da ebeveynlerinin deneyimleri üzerinden, bir ya da birden fazla travma yaşar. Bu travmalar bir “kopuşa” yol açar. Kişi kendi özünden bir anlamda uzaklaşır. Bu kopuş bir acı üretir, fakat çoğu zaman kişi bunun farkında bile değildir.
İşte bağımlılık tam bu noktada devreye girer ve bu acıyı hafifleten bir araç hâline gelir. Yani bir tür “kendini tedavi etme” mekanizması olarak çalışır. Kişi, baş etmekte zorlandığı yoğun duygusal durumları bu yolla düzenlemeye çalışır. Bu bir madde olabilir ama sadece maddeyle sınırlı değildir. İşkoliklik, spor bağımlılığı, yeme davranışları ya da ilişkiler üzerinden de bu “regülasyon” sağlanabilir. Ancak bu sağlıklı bir regülasyon biçimi değildir. Kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede kişiye zarar verir ve iyilik hâlini zedeler.
Bizim hedefimiz ise, kişinin kendi özüyle/ruhuyla yeniden temas edebilmesini desteklemek. Böylece kişi dışsal bir araca ihtiyaç duymadan kendi iç dengesini kurabilir hâle gelir. Bizim İslam geleneğimizde de bu bağı yeniden kurmayı destekleyen çok sayıda kaynak ve yöntem mevcut.
Dolayısıyla bizim yaklaşımımız, klasik tıbbın sunduğu çerçeveden oldukça farklı. Orada genellikle bu tür manevi boyutlar yer almaz; daha farklı öncüller üzerinden ilerlenir. Biz ise mümkün olduğunca bütüncül bir perspektif geliştirmeye ve teorik olarak da sağlam bir zeminde geniş bir yaklaşım sunmaya çalışıyoruz.
“Bağımlılıktan Kurtulan Kişi Yeni Bir Çevre ve Yaşam Düzeni Oluşturmalı”
Az önce çok farklı bağımlılık türlerinden bahsettiniz. Bu kadar geniş bir yelpazede ortaya çıkan bağımlılıklarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
İlk ve en önemli adım tanılama, yani farkındalık. Kişinin önce şunu görebilmesi gerekiyor: “Benim bu davranışım aslında zararlı.” Çünkü en büyük sorunlardan biri, bunun fark edilmesinin her zaman kolay olmaması.
Bazı durumlarda zarar çok açık. Ama bazı bağımlılık türleri çok daha sinsi ve örtük şekilde gelişir. Hatta bazıları toplum tarafından kabul edilir, hatta teşvik bile edilebilir. Aşırı çalışma ya da “sağlıklı yaşam” adı altında aşırı spor gibi… Bu durumda kişinin kendi kendine “Ben aslında sağlıksız bir döngünün içindeyim” diyebilmesi çok daha zorlaşır.
Burada kritik soru şu: Bu davranışın işlevi nedir? Ben bunu gerçekten bana iyi geldiği için mi yapıyorum, yoksa bir şeyi telafi etmek, bir boşluğu doldurmak için mi? İlk adım bu farkındalığı geliştirmek ve davranışı doğru şekilde konumlandırabilmek.
Bundan sonra ise süreç tamamen bireyselleşir. Yani kişinin hangi tür bağımlılıkla karşı karşıya olduğu, hangi maddeden ya da davranıştan söz ettiğimiz çok önemlidir. Ama bunun yanında kişinin genel yaşam koşulları da belirleyicidir: Yalnız mı yaşıyor? Toksik bir ilişki içinde mi? Geçmişte travma ya da istismar yaşamış mı? Hayatı genel olarak stabil mi, yoksa çoklu krizler mi var? Maddi sorunlar yaşıyor mu?
Tüm bu faktörlere bakarak kişinin genel durumunu anlamaya çalışıyoruz. Buradaki temel hedef ise “fonksiyonel eşdeğerler” oluşturmak. Yani problemli davranışın yerine, aynı ihtiyacı karşılayan ama sağlıklı olan yeni davranışlar geliştirmek. Kişi, “Bu yeni davranış bana aynı şeyi, hatta daha iyisini veriyor” diyebildiğinde dönüşüm de başlıyor. Mesela kişi daha önce öfkelendiğinde bir baş etme yöntemi olarak sigaraya sarılıyorsa zamanla başka bir yöntem öğrenebilir. Öfkelendiğinde sigara içmek yerine abdest alıp namaz kılmayı deneyebilir. Sonuçta yine sakinleşir, yine duygularını düzenler. Ama bunu sağlıklı ve anlamlı bir yolla yapmış olur.
Amaç, eski ve zararlı davranışa ihtiyaç duymayacak noktaya gelmektir. Bunun için de kişinin bu yeni davranışları sürdürebileceği bir çevre ve yaşam düzeni oluşturması gerekir. Bağımlılıkla mücadelede mesele sadece “bırakmak” değil; onun yerine ne konulduğudur. Ve bu “yerine koyma” süreci ne kadar sağlıklı ve sürdürülebilir olursa, iyileşme de o kadar kalıcı olur.
Özellikle hangi bağımlılık türleri ile karşılaşıyorsunuz? Müslümanlar ile diğer gruplarla kıyaslandığında farklar var mı?
En sık karşılaştığımız bağımlılık türlerinden biri kesinlikle cannabis (esrar) kullanımı. Bunun dışında özellikle genç erkekler arasında pornografi bağımlılığı oldukça yaygın ve ne yazık ki bu konu çok hafife alınıyor. Alkol de elbette önemli bir mesele. Ancak burada durum biraz farklı. Müslümanlar arasında güçlü bir alkol yasağı söz konusu olduğu için insanlar bunu genellikle saklı sürdürüyor.
Şu an bizim en çok karşılaştığımız alan ise dijital bağımlılıklar. Erkeklerde daha çok oyun (gaming), kadınlar ve kızlarda ise daha çok sosyal medya ve ekranla ilgili bağımlılıklar öne çıkıyor. Bunun temel sebeplerinden biri, bu alanların aşırı yaygın olması ve ciddi bir sosyal baskı (peer pressure) içermesi.
Bağımlılığın özellikle Müslüman topluluklarda güçlü bir tabu olduğunu konuştuk. Peki utanç, toplumsal baskı ve dinî kabuller, insanların yardım arama süreçlerini nasıl etkiliyor?
Buradaki en temel sorunlardan biri şu anlayış: “Bu zaten haram, dolayısıyla bizde böyle bir şey olmaz.” Özellikle aile içinde bu mesele tamamen yok sayılıyor. “Bizim ailemizde böyle şeyler olmaz” denildiği için, doğal olarak bunun üzerine konuşmak da mümkün olmuyor.
Ama bir noktada bağımlılık artık gizlenemez hâle gelirse, o kişi genellikle “kara koyun” ilan ediliyor ve dışlanıyor. Yani sorun inkâr edilemediği anda, kişi çoğu zaman topluluk dışına itiliyor.
Utanç duygusunun çok derin bir işlevi var: En temel korku, ait olunan gruptan, “kabileden” dışlanmak. Bu insan için en ilkel düzeyde “hayatta kalamamak” anlamına geliyor. Bu yüzden utanç, son derece yoğun ve felç edici bir duygu. Dolayısıyla utanç, bizim çalıştığımız en merkezî duygulardan biri. Özellikle aile içinde şu tür kabuller çok yaygın: “Biz iyi bir aileyiz, temiziz, toplumda saygın bir yerimiz var.” Bu tür kimlik inşaları çok güçlü olduğu için, ailedeki bir birey zorlandığında, bu durum çoğu zaman sağlıksız bir şekilde yönetiliyor.
Aile içindeki bağımlılık sistemi genelde yıllarca sürdürülüyor. Özellikle kadınlar, yani anneler ve eşler çoğu zaman bu yapının taşıyıcı kolonu oluyor. Kişiyi sürekli sorunlardan kurtarıyorlar, durumu idare ediyorlar. Bu da aslında değişimin önüne geçiyor. Bazen şöyle hikâyeler duyuyoruz: “Bu durum 20 yıldır sürüyor ama ben bunu hiç kimseyle konuşmadım.” Bu gerçekten çok ağır bir durum. Böyle bir döngüye girildiğinde, oradan çıkmak da zorlaşıyor. Bu yüzden biz sürekli şunu vurguluyoruz: “Gelin, bunu konuşun. Danışmanlığa başvurun.” Çünkü bu sorunlar kendiliğinden ortadan kalkmaz.
Bağımlılıkla mücadele eden kişi, çoğu zaman kendi gerçek benliğini bastırmak zorunda kalıyor. İçinde yardım isteyen, çaresiz bir taraf var ama bunu ifade edemiyor. Çünkü bunu dile getirdiğinde, sahip olduğu ilişkileri kaybetme riski var. Oysa o ilişkilere muhtaç. İşte burada büyük bir ikilem oluşuyor: Kendini ifade ederse bağlarını kaybetme riski var; etmezse kendi içinde sıkışıp kalıyor. Sonuç olarak, kişinin aslında çok ihtiyaç duyduğu şeyleri dile getirememesi, bu ihtiyaçları gizli yaşaması, “gizli bağımlılıkların” gelişmesi için zemin hazırlıyor.
Biz danışmanlıkta insanlara şunu söylüyoruz: “Bu durumun bir sebebi var. Bu, senin ‘kötü’ olmandan kaynaklanmıyor.” Kişinin kendi hikâyesine ve taşıdığı acıya bakmasını sağlıyoruz. Bu noktada Gabor Maté’nin şu sözü çok anlamlı: “Soru ‘neden bağımlılık?’ değil, ‘Neden bu acı?’ olmalı.” Yani biz bağımlılığın kendisine değil, arkasındaki acıya odaklanıyoruz. Çünkü asıl anlam orada yatıyor.
Dinî ve ahlaki değerler, aile değerleri; bunların hepsi bizim için de kıymetli. Biz de zararlı maddelerin yasaklanmasının bir anlamı olduğunu düşünüyoruz. Ama bu değerleri korurken, aynı zamanda bağımlılıkla mücadele eden insanları da desteklemek zorundayız. Bu ikisini birlikte düşünmek mümkün.
“Ailede Bir Bağımlılık Olması Durumunda En Çok Kadınlar Yıpranıyor”
Özellikle bağımlı bireylerin aile üyelerine nasıl bir destek sunuyorsunuz?
Temelde bize başvuran aile bireylerine profesyonel bir çerçeve sunuyoruz. Durumu anlamlandırmalarına yardımcı oluyor, yönlendirme ve danışmanlık yapıyoruz. Şu anki imkânlarımızla yapabildiğimiz en temel şey bu. Elbette çok daha fazlasını yapmak isterdik ama gerçekçi olmak gerekirse kapasitemiz bu kadar.
İlginç olan şu ki, bize başvuranların büyük çoğunluğu aslında doğrudan bağımlı kişiler değil, onların yakınları. Özellikle ailedeki kadınlar, eşler, anneler bize daha çok ulaşıyor. Doğrudan bağımlı olan kişiler de var ama sayıları daha az.
Az önce ailede özellikle kadınların, bağımlı kişiyi “taşıyan” bir rol üstlendiğini söylediniz. Bu tam olarak ne demek?
Bu, literatürde “eş-bağımlılık” (co-dependency) olarak bilinen bir durum. Diyelim ki ben bağımlıyım. Eşim ve çocuklarım bunu biliyor. Diyelim ki işimi kaybettim, faturalarımı ödeyemiyorum, çünkü tekrar tekrar bağımlılığa düşüyorum. Bu durumda genellikle eşim devreye giriyor. Benim sorunlarımı çözmeye çalışıyor, borçları idare ediyor, resmî işlemleri hallediyor, çocuklara bakıyor ve aynı zamanda bana da destek olmaya çalışıyor.
Bu aslında çok insani bir durum. Çünkü seviyor, benim iyi olmadığımı görüyor ve yardım etmek istiyor. Niyeti tamamen iyi. Ama sonuçta ortaya çıkan tablo çok problemli: Çünkü ben davranışlarımı değiştirmek zorunda kalmıyorum. Sistem bir şekilde işlemeye devam ediyor. Bağımlılık sürdürülebilir hâle geliyor.
Bu süreç çoğu zaman bilinçli değil. Aile içindeki yapı buna göre şekillenmiş oluyor. Ve ne yazık ki, özellikle kadınlar bu süreçte kendilerini âdeta feda ediyorlar. Yıllarca, hatta on yıllarca süren bir “kendini yok sayma” hâli var. Sonunda kendileri de ciddi şekilde zarar görüyor, hatta hastalanıyorlar.
Bu durum aynı zamanda kişinin yetişme tarzıyla, öğrendiği değerlerle de bağlantılı. Annesinden, anneannesinden gördüğü kalıpları sürdürüyor. Bu da kuşaklar arası aktarılan çok tehlikeli bir döngü oluşturuyor. Çoğu kişi bunun farkında bile olmuyor.
Çocuklar bu süreçten nasıl etkileniyor?
Çocuklar çok kırılgan ve korunmaya muhtaçlar. Özellikle küçük yaşta, duygularını kendi başlarına düzenleyemezler. Bir çocuğun sağlıklı gelişebilmesi için, onu anlayan, duygusal olarak erişilebilir ve destekleyici yetişkinlere ihtiyacı vardır. Üç yaşındaki bir çocuk büyük bir öfke ya da hayal kırıklığı yaşadığında, bunu tek başına yönetemez. Onu sakinleştirecek, tutacak, regüle edecek bir yetişkine ihtiyaç duyar.
Ama eğer ebeveynlerden biri bağımlılık içindeyse ve diğeri de bu durumun yükü altında eziliyorsa, çoğu zaman çocuk için gerekli duygusal alan oluşmaz. Günümüzde bu boşluk çoğu zaman ekranlarla dolduruluyor: Çocuğun eline telefon veriliyor, “Bir şey izle ve sessiz ol” deniyor.
Bu kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede ciddi riskler taşıyor. Çünkü çocuk şu mesajı öğreniyor: “Zorlandığımda dışarıdan hızlı bir çözümle kendimi rahatlatmalıyım.” Yani aslında bağımlılık mekanizmasının temeli daha çocuklukta oluşuyor.
Bu şekilde aynı kalıplar bir sonraki nesle aktarılıyor. Bu yüzden özellikle bağımlılığın olduğu ailelerde büyüyen çocukların ileride travma, bağımlılık ya da başka psikolojik sorunlar geliştirme riski çok daha yüksek.
Kumar bağımlılığı hakkında gözlemleriniz nasıl?
Kumar bağımlılığı, davranışsal bağımlılıklar arasında çok tehlikeli bir alan. Çünkü burada bir madde tüketilmiyor, ama etkisi en az madde bağımlılığı kadar güçlü. Özellikle slot makineleri ya da online kumar sistemleri, insanları bağımlı yapmak üzere tasarlanmış durumda. Bugün bu risk daha da büyüdü çünkü artık her şey telefonda. Kültürel olarak da bazı ortamlarda bu durum daha tolere ediliyor. Örneğin erkeklerin kafede oturup oyun oynaması normal bir davranış gibi görülebiliyor.
Bu yüzden hem yaygın hem de tedavisi oldukça zor bir bağımlılık türü. Ve bu noktada İslam’da kumarın yasaklanmasının arkasındaki hikmeti daha iyi anlıyoruz. Çünkü burada kontrol kaybı çok hızlı gelişiyor.
Son olarak, siyasetten, toplumdan ve Müslüman toplumlardan bağımlılıklarla mücadele konusunda beklentileriniz neler?
Öncelikle içinde bulunduğumuz durumu doğru anlamamız şart. Küresel ölçekte çok ciddi bir değişimle karşı karşıyayız. Sentetik uyuşturucular hızla yayılıyor ve bu maddeler, bilinen maddelere göre katbekat daha güçlü. Buna rağmen bağımlılıkla mücadele alanında devlet kaynakları azaltılıyor. Danışmanlık merkezleri ayakta kalmakta zorlanıyor. Bu çok tehlikeli bir gidişat ve uzun vadede toplumsal maliyeti çok yüksek olacak. Bu süreçten en çok etkilenecek olanlar ise çocuklar ve gençler.
Müslüman topluma gelince: Daha fazla farkındalık, daha fazla sorumluluk ve daha fazla kaynak gerekiyor. Çünkü bu mesele bizim çocuklarımızla ilgili. Büyük projelere kaynak ayırırken yanı başımızdaki sorunları görmezden gelemeyiz. “Bu benim başıma gelmez” demek çok büyük bir yanılgı. Belki de en büyük tehlike, bu düşüncenin ta kendisi.