Dosya: "Bağımlılık"

Sümeyye Ceylan: “Bağımlılıkla Mücadelede En Kritik Hat, Önleme Cephesi”

Yeşilay Genel Başkan Yardımcısı Sümeyye Ceylan, aynı zamanda Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitim Programı’nın yeniden tasarımı ve üretilmesinde aktif olarak çalıştı. Ceylan ile bağımlılıkla mücadelede ülkelere göre değişen politik tutumları konuştuk.

Sümeyye Ceylan: “Bağımlılıkla Mücadelede En Kritik Hat, Önleme Cephesi”
Fotoğraf: Sümeyye Ceylan | Değişiklikler: Perspektif

Genel bir soruyla başlayalım: Bağımlılık nedir?

Tıbbi olarak bağımlılık, kişinin kendisine zarar verdiğini bilmesine rağmen bir maddeyi ya da davranışı sürdürmesi ve bu süreçte irade kontrolünü kısmen veya tamamen kaybetmesiyle ortaya çıkan bir hastalık. Bu anlamda yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda beynin işleyişini de etkileyen fizyolojik bir durum. Bağımlılık, bir anda ortaya çıkmaz; gelişmesi gibi tedavisi de zaman alır ve zorlu bir süreçtir. Kişi, söz konusu madde ya da davranıştan uzak durmakta zorlanır ve sürekli bir kullanım isteği hisseder.

Öte yandan, günlük dilde her yoğun kullanım yahut davranış “bağımlılık” olarak adlandırılabiliyor. Örneğin bir çocuğun sık oyun oynaması, eğer günlük sorumluluklarını aksatmıyorsa, fiziksel ve ruhi gelişimini bozmuyorsa tıbbi anlamda bağımlılık olarak değerlendirilmez. Bağımlılıktan söz edebilmek için bu davranışın kişinin yaşamını ciddi biçimde aksatacak düzeye ulaşması gerekir.

Bu süreç genellikle üç aşamada ele alınır: Kullanım, kötüye kullanım ve bağımlılık. Kişi bir maddeyi bir kez kullandığında bağımlı sayılmaz; ancak her bağımlılığın bir başlangıcı vardır. Bu nedenle önleyici yaklaşım büyük önem taşır. Bağımlılıkla mücadelede dünyada iki temel yaklaşım var. “Zarar azaltma” yaklaşımı, bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmak yerine etkilerini sınırlamayı hedefler. Diğeri ise sıfır tolerans yaklaşımı. Türkiye’de Yeşilay bir bağımlılık türü hariç tüm bağımlılıklara sıfır tolerans ilkesiyle yaklaşıyor. Yalnızca teknoloji söz konusu olduğunda tamamen yasaklamak yerine “sorumlu ve dengeli kullanımı” savunuyoruz. Buna karşın tütün, alkol, kumar ve uyuşturucu maddelere bağımlılık konusunda “sıfır tolerans” ilkesini benimsiyoruz. Çünkü bu maddelerin güvenli bir kullanım sınırı yok.

Bir insanı bağımlılığa iten ya da koruyan faktörler neler?

Bağımlılık çoğu zaman bir boşluktan hayatımıza girer. Bu boşluk duygusal, sosyal ya da zamansal olabilir. Kişi, hayatındaki eksik alanları sağlıklı yollarla dolduramadığında, bu boşluk bağımlılık yapıcı maddeler ya da davranışlar için bir zemin oluşturur.

Özellikle duygusal ve sosyal bağların zayıf olması önemli bir risk faktörü. Ailesiyle güçlü bir ilişki kuramamış, arkadaş çevresinde sağlıklı bağlar geliştirememiş bireyler bağımlılıklara karşı daha kırılgan hâle geliyorlar. Buna karşılık, güçlü aile ilişkileri, güvene dayalı dostluklar ve sağlıklı bir sosyal çevre bireyi koruyor.

Fiziksel sağlık da bu süreçte belirleyici. Düzenli hareket, spor ve bedensel iyi oluş hâli, bağımlılığa karşı koruyucu bir kalkan oluşturuyor. Bu nedenle bağımlılıkla mücadelede spor ve sanat faaliyetlerini özellikle teşvik ediyoruz. Örneğin Yeşilay Danışmanlık Merkezleri (YEDAM), bağımlılıkla mücadele eden bireylere yalnızca psikolojik destek sunmakla kalmıyor; aynı zamanda sanat ve spor yoluyla kişinin hayatındaki kopmuş bağları yeniden kurmasına yardımcı oluyor.

Bir diğer önemli boyut ise zamanın nasıl değerlendirildiği. Özellikle davranışsal bağımlılıklar, çoğu zaman doldurulamayan zamanın sonucu olarak da ortaya çıkar. Hayatında anlamlı uğraşları, hedefleri ve ilişkileri olan bireylerin bağımlılıklara yönelme ihtimali daha düşük. Buna karşılık, boşluk hissi yaşayan bireyler en kolay ve erişilebilir olana yöneliyor. Günümüzde bu çoğu zaman dijital dünya. Sürekli ve kontrolsüz şekilde sosyal medya kullanımı gibi alışkanlıklar, zamanla zihinsel işleyişi olumsuz etkiliyor ve kişiyi fark etmeden bağımlılığa sürükleyebiliyor.

Son olarak, savunuculuk da çoğu zaman göz ardı edilen ama önemli bir koruyucu faktör. Kişinin yalnızca kendini koruması değil, sağlıklı yaşamı başkalarına da anlatması ve teşvik etmesi, kendi iradesini de güçlendiriyor.

“Bağımlılığı Ahlaki Bir Zayıflık Olarak Değil, Bir Halk Sağlığı Sorunu Olarak Ele Almalıyız”

Bağımlılıkla mücadele eden insanlara yönelik stigma üretmeyen bir yaklaşım nasıl olmalı sizce?

Bağımlılıktan söz edebilmek için, kişinin kullanım üzerinde kontrolünü kaybetmesi, bırakma girişimlerinin başarısız olması ve bu döngünün tekrarlanması gerekir. Yani bağımlılık, süreklilik ve kontrol kaybıyla karakterize bir süreç.

Ancak burada en az tanım kadar önemli olan bir diğer mesele de kullandığımız dil. Söylediğiniz gibi, “bağımlı” ifadesi zaman zaman damgalayıcı olabiliyor. Buna rağmen, bağımlılığın bir hastalık olduğu gerçeğini görünür kılmak da önemli. Nasıl ki “şeker hastalığı” olan bir kişi bu şekilde tanımlanıyorsa, bağımlılık da tıbbi bir durum. Sorun, kavramın kendisinden ziyade, ona yüklenen anlam ve önyargılar.

Toplumda yaygın olan yanlış algılardan biri, bağımlılığın tamamen bireyin iradesizliği ya da yanlış tercihleri sonucu ortaya çıktığı düşüncesi. Oysa bağımlılık, herkesin başına gelebilecek bir hastalık. Farklı yaşam koşulları, psikolojik yükler ve çevresel etkenler, bireylerin bu süreçte farklı düzeylerde kırılganlık yaşamasına neden olur. Bu nedenle bağımlılığı ahlaki bir zayıflık olarak değil, çok boyutlu bir halk sağlığı sorunu olarak ele almak gerekir.

Bağımlılık bireyin çevresini de etkiler. Yapılan araştırmalar, bir bağımlılığın doğrudan ya da dolaylı olarak en az 17 insanın hayatını derinden etkilediğini gösteriyor. Üstelik bağımlılık yalnızca insan sağlığıyla sınırlı da değil. Kimyasal maddelerden kumar ve dijital platformlara kadar bağımlılık üreten ve besleyen endüstrilerin hangi birisinin bu gezegene faydalı olduğunu söyleyebiliriz? Bağımlılık sektörü insanlığın iyiliği için çalışmıyor. Biz kendi paramız ve sağlığımızla, gezegenin sağlığı pahasına bu endüstrileri desteklemiş oluyoruz bağımlılıklara saptığımızda. Bu nedenle bağımlılıklarla çok geniş kapsamlı bir mücadele gerçekleştirmek durumundayız.

Aileler nasıl davranış stratejileri geliştirebilirler?

Çoğu zaman aile üyeleri ne yapacaklarını bilemiyor. Bir yanda “Ne olursa olsun o benim evladım/eşim” diyerek koşulsuz sahip çıkma isteği, diğer yanda ise kendilerini korumak adına mesafe koyma eğilimi arasında kalıyorlar. Bu iki uç yaklaşım, yani aşırı sahiplenme ya da tamamen dışlama genellikle sorunu çözmek yerine daha da karmaşık hâle getiriyor.

Bağımlılık tek tip bir durum değil. Bağımlılığın türü ve ilerleme düzeyi hem tedavi sürecini hem de kurulacak iletişimi doğrudan etkiliyor. Henüz erken aşamada olan bir bireyle, ağır psikolojik ve fizyolojik hasar yaşamış bir bireye yaklaşım aynı olamaz. Bu nedenle ailelerin “tek doğru yöntem” arayışından ziyade, duruma özgü ve uzman destekli bir yol izlemesi gerek.

Uzman desteği burada kritik öneme sahip. Çoğu zaman bağımlı kişinin tedaviye başlamasını beklemeden, aile bireyleri de sürece dahil olabilir. Çoğu bağımlı birey başlangıçta sorunu kabul etmez ve tedaviye direnç gösterir. Böyle durumlarda ailelerin doğru iletişim stratejilerini öğrenmesi, sürecin seyrini doğrudan etkileyebilir.

Nitekim bazı örneklerde, yalnızca ebeveynlerin düzenli danışmanlık almasıyla bile olumlu sonuçlar elde edilebildiğini görüyoruz. Aile üyeleri, uzmanlar eşliğinde hem kendi tutumlarını gözden geçiriyor hem de bağımlı bireyle nasıl iletişim kurmaları gerektiğini öğreniyorlar. Bu süreç, sabır ve süreklilik gerektiriyor.

Bağımlılık bir günde oluşmadığı gibi, bir anda da ortadan kalkmaz. Tedavi sürecinde iniş çıkışlar olması da doğal. Kişi tedaviyi bırakabilir, yeniden başlayabilir; bu döngü sürecin bir parçası. Önemli olan, umudu kaybetmemek ve destek aramaya devam etmek. Düzenli ve kesintisiz şekilde sürdürülen bir destek sürecinin, özellikle ilk altı ay içinde belirgin iyileşmeler sağladığını biliyoruz. Aileler yalnız değiller ve doğru yönlendirmeyle bu sürecin olumlu sonuçlanması mümkün.

“Bağımlılığa Karşı Yerelden Başlayıp Güçlü Bir Sosyal Bağışıklık Oluşturmak Gerek”

Bağımlılıkla mücadelede dünyada hangi politik yaklaşımlar öne çıkıyor?

Avrupa’nın büyük çoğunluğu “zarar azaltma” politikasını benimsiyor. Bu yaklaşım, bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmak yerine etkilerini yönetmeyi hedefliyor. Ancak pratikte bu, birçok maddenin ve davranışın giderek serbestleşmesi demek.

Bugün Avrupa’nın pek çok ülkesinde tütün, elektronik sigara ve özellikle kenevir kullanımı serbest. Üstelik bu ürünler birer tüketim kültürüne dönüşerek piyasaya sunuluyor. Şekerlemelerden içeceklere kadar farklı formlarda, gündelik hayatın içine entegre ediliyor.

Burada kritik nokta şu: Devlet bir alanı açtığı anda, bağımlılık endüstrisi bu boşluğu sonuna kadar kullanır. Ne kadar regülasyon getirilirse getirilsin, o sınırların üstünden ve altından zıplayarak en geniş kitlelere ulaşmanın yolları aranır.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye, mevcut politikalar bakımından daha sınırlayıcı bir çerçeveye sahip. Elektronik sigaranın yasak olması, uyuşturucu maddelerin ve keyif verici kullanımın hukuken engellenmesi, önleyici yaklaşım açısından önemli bir fark oluşturuyor. Elbette Türkiye’de de bağımlılık önemli bir sorun ancak “önleme” alanı da hâlâ çok güçlü.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ise farklı bir tablo var. Birçok maddenin fiilen serbest olduğu bir ortamda, yaklaşım daha çok “Bağımlı insanlar nasıl ölmezler?” sorusu etrafında şekilleniyor. Orada önlemeden ziyade tedaviye odaklı bir sistem söz konusu. Bu bakış açısını bütçe dağılımı da açıkça gösteriyor. Bağımlılık tedavisine milyarlarca dolar ayrılırken, önleme için çok daha sınırlı kaynak ayrılıyor. Bugün ABD’de yüz binlerce insanın yalnızca aşırı doz (overdose) nedeniyle hayatını kaybettiği ifade ediliyor. Bu, artık bir halk sağlığı krizinin ötesinde, toplumsal bir çöküş sinyali.

Bağımlılıkla mücadelede dikkat çeken yaklaşımlardan biri de “topluluk temelli önleme” modeli. Burada toplumun içindeki “kilit taşı” bireyler güçlendiriliyor. Nasıl ki doğal ekosistemlerde bazı türler sistemin ayakta kalmasını sağlıyorsa, sosyal hayatta da benzer şekilde kritik roller üstlenen insanlar var.

Mahalle düzeyinde idari yöneticiler, eczacılar, aile hekimleri ve din görevlileri gibi aktörler, toplumun en yakın temas noktalarını oluşturuyor. Bu kişilerin bilgi, farkındalık ve yönlendirme kapasitesi arttıkça, toplumun bağımlılığa karşı genel direnci de yükseliyor. Bu nedenle yerelden başlayarak güçlü bir sosyal bağışıklık oluşturmak çok önemli ve bu mücadelede en kritik hat hâlâ önleme cephesi.

Özellikle Avrupa, Amerika, Kanada gibi ülkelerde çok canlı bir Müslüman cemaat var. İmamlar ve cami yönetimleri bağımlılıkla mücadelede nasıl bir rol üstlenebilir sizce?

Örgütlü Müslüman cemaatlerin bağımlılıkla mücadelede potansiyeli yüksek. Ancak bu potansiyelin etkili bir şekilde kullanılabilmesi için sürecin doğru kurgulanması gerek.

İlk adım, içinde bulunulan topluluğun iyi tanınması. Örneğin Köln özelinde düşünürsek, Müslüman toplumun bir “sosyal haritası” çıkarılmalı. Bu harita, o topluluğun sosyal ekosistemini anlamayı sağlar. Kimler etkili? Hangi kurumlar belirleyici? Hangi gruplar “kilit taşı” rolü oynuyor? En kritik noktalardan biri, doğru soruna odaklanmak. Her topluluğun risk profili farklı. Bir yerde en büyük sorun kumar olabilirken, başka bir yerde alkol ya da uyuşturucu öne çıkabilir. Eğer en acil sorun doğru tespit edilmezse, harcanan enerji ve kaynak beklenen etkiyi oluşturmaz.

Bu nedenle toplulukların kendi “risk haritalarını” çıkarması şart. En yaygın bağımlılık türleri hangileri? Hangi yaş grupları daha risk altında? Hangi alanlarda boşluklar var? Bu sorulara verilen yanıtlar, stratejinin temelini oluşturabilir. Ayrıca ölçek meselesi de önemli. Büyük şehirler yerine daha küçük, yönetilebilir alanlarda başlamak daha etkili sonuçlar doğurur. Mahalle ya da semt düzeyinde kurulacak bir “bağımlılıkla mücadele koordinasyon ekibi”, sahaya daha doğrudan nüfuz edebilir.

Bu süreci destekleyecek bilgi ve materyal açısından ise ciddi bir kaynak birikimi mevcut. Örneğin Yeşilay, bağımlılıkla mücadele konusunda geniş bir bilgi, eğitim ve materyal altyapısını kamuya açık şekilde sunuyor. Bu kaynaklardan yararlanarak yerel projeler geliştirilebilir, eğitimler alınabilir ve topluluklar kendi önleme kapasitelerini inşa edebilir.

Elif Zehra Kandemir

Lisans eğitimini Münster Üniversitesinde Sosyoloji ve Siyaset Bilimi bölümlerinde çift anadal olarak tamamlayan Kandemir, Duisburg-Essen Üniversitesinde sosyoloji yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Ağırlıklı çalışma alanları göç sosyolojisi ve ırkçılık araştırmaları olan Kandemir Perspektif dergisi editörüdür.
Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler