Savaş

Uluslararası Hukuku Zorbalığın “Kullanışlı Aptalına” İndirgeyen Meşruiyet Anlatısı

Uluslararası hukuku “haklı savaşların” önünde bir engel gibi gösteren söylem, onu dönüştürmeyi değil devre dışı bırakmayı amaçlıyor. ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısını meşrulaştırmak için kurulan anlatı, hukuki meşruiyetin nasıl bilinçli biçimde aşındırıldığını açıkça ortaya koyuyor.

Uluslararası Hukuku Zorbalığın “Kullanışlı Aptalına” İndirgeyen Meşruiyet Anlatısı
Görsel: DIA TV - Shutterstock.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısının ardından -ki bu saldırıda İran’ın dinî lideri Ali Hamaney öldürülmüş ve üç ülke arasında açık bir savaşın başlangıcı ilan edilmişti- bu saldırının hukuki niteliğine dair yoğun bir tartışma ortaya çıktı. ABD ve İsrail, saldırıyı devam eden bir çatışmanın parçası, “yakın bir tehdide” karşı meşru müdafaa, İran’ın nükleer ve/veya füze programlarına karşı bir önlem ya da insani bir müdahale olarak sunmaya çalışsa da, uluslararası hukukçuların büyük çoğunluğu saldırıyı “açıkça hukuka aykırı” olarak nitelendirdi. Özellikle ortada somut bir “yakın tehdit” kanıtının bulunmaması ciddi biçimde eleştirildi.

Bu eleştirilere karşılık siyasetçiler ve yorumcular, saldırının hukuka aykırılığının “gerçeklik ilkesiyle tartılması gerektiğini”, “İran rejiminin öldürücü doğası” dikkate alındığında bunun mazur görülebileceğini savundu. Bu tepkiler, kamuoyunda giderek yaygınlaşan bir anlatıyı yansıtıyor: Uluslararası hukuku zorbalığın “kullanışlı aptalı” olarak gören anlatı. İlk bakışta bu yaklaşım, uluslararası hukukun değiştirilmesi çağrısı gibi görülebilir. Ancak gerçekte bu, hukuku siyasi eylemleri meşrulaştırma pratiği olarak terk etmeyi haklılaştıran bir söylemdir. Bu durum ise hukukun hesap verebilirlik sağlama ve siyasi karar alma süreçlerinde dengeleyici rol oynama kapasitesini zayıflatır. Bu nedenle söz konusu anlatıya direnmek gerekir.

Biçimsel Hukukçuluk ile “Haklı Savaş” Arasında Kurulan Karşıtlık

Uluslararası hukukun zorbalığın “kullanışlı aptalı” olduğu anlatısı genellikle şu iddiaya dayanır: Uluslararası hukuk, diktatörler, despotlar ve “teröristler” için bir kalkan işlevi görürken, demokrasilerin “dünya üzerindeki haydutlara” karşı verdikleri “haklı mücadelelerini” engeller.

Bu anlatının özünde şu iddia yer alır: Güç kullanımına ilişkin uluslararası hukuk kuralları aşırı katıdır ve “yakın olmayan ama varoluşsal tehditler” ya da insani müdahale durumlarında askerî gücün kullanım gerekliliğini yeterince yansıtmaz. Bu nedenle mevcut uluslararası hukuk, ilerlemenin aracı değil, önünde bir engel olarak resmedilir.

Bu anlatının merkezinde, “hukuka uygun ama kabul edilemez” ile “hukuka aykırı ama gerekli” arasında kurulan bir ikilem bulunur. İran örneğinde bu söylem, İran’ın muhalifleri öldürmesine ve nükleer programını sürdürmesine seyirci kalmanın artık siyasi olarak kabul edilemez olduğu iddiasına dayanır. Dolayısıyla “harekete geçmenin” -yani askerî müdahalenin- kaçınılmaz olduğu ileri sürülür.

Bu yaklaşımın somut bir örneği, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Mike Waltz‘un 28 Şubat 2026 tarihli Güvenlik Konseyi toplantısındaki sözlerinde görüldü. Waltz, saldırının hukuka aykırılığına yönelik eleştirilere karşı, İran’da insanların “zorbanın ölümünü kutlamak için sokağa çıktığını” öne sürdü. Benzer şekilde, ancak daha az insani bir çerçevede, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz de hukuki kaygılara rağmen bazen “çok geç olmadan harekete geçmenin” daha önemli olduğunu dile getirdi. Bu anlatı, askerî gücün kullanımını ahlaki bir zorunluluk olarak sunan ve şiddeti siyasetin meşru bir aracı hâline getiren klasik bir “haklı savaş” söylemini takip eder.

Yanlış İkilemler ve Yapay Aciliyet: “Başka Seçenek Yoktu”

Bu anlatının neden cazip olduğu anlaşılabilir. Uzun ve karmaşık bir çatışmayı, iyi ile kötü arasında net bir karşıtlığa indirger ve güçlü bir ahlaki yön duygusu sunar.Retorik gücü dört unsura dayanır:

  • Keskin bir dost-düşman ayrımı kurar.
  • Kısa vadeli sonuçlara odaklanır (örneğin Hamaney’in öldürülmesi).
  • Tek bir politika seçeneği kaldığını iddia eder.
  • Aciliyet duygusu yaratır: “Artık harekete geçme zamanı.”

Ancak bu unsurların her biri ciddi sorunlar barındırır. Dost-düşman ayrımı, bu kategorilere uymayan her şeyi (örneğin İran halkını) görünmez kılar. Kısa vadeli sonuçlara odaklanmak, sivil kayıplar, küresel ekonomik etkiler ve savaşın belirsiz sonuçları gibi dolaylı etkileri göz ardı eder. “Başka seçenek yoktu” iddiası ve aciliyet hissi ise geriye dönük olarak inşa edilir. Saldırıdan önce durum, o anda İran’a saldırmayı zorunlu kılacak şekilde görünmüyordu. Ancak saldırı gerçekleştikten sonra “sahadaki gerçeklik” algıyı değiştirir ve diğer tüm seçeneklerin meşruiyetini zayıflatır. Böylece şu duygu üretilir: “Nihayet biri bu teröristlere karşı bir şey yaptı!”

Gerçek Bir Reform Çağrısı mı, Yoksa Uluslararası Hukuku Devre Dışı Bırakma Girişimi mi?

Bu anlatının uluslararası hukuk açısından son derece zararlı olduğu açıktır. Hukukun siyaseti etkileyebilme gücü, adalet idealiyle kurduğu bağa dayanır. Eğer hukukun uygulanması “açıkça adaletsiz” sonuçlar doğuruyormuş gibi görünürse, hukukun siyasetteki rolü zayıflar.
Bu durumda şu soru ortaya çıkar: Eğer hukukun ihlali “istenen” bir siyasi sonuç doğuruyorsa -örneğin “tarihin en kötü insanlarından birinin” öldürülmesi- neden uluslararası hukuka uyulması gerektiği savunulsun?

Bu anlatı, bu yönüyle, uluslararası hukukun diktatörlüklere karşı “özür dileyici” bir tutum sergilediği iddiasına dayanan bir eleştiri olarak da yorumlanabilir. Buna göre hukuk, “pratik adalet” anlayışına daha uygun hâle getirilmelidir. Bu çerçevede, bazıları Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkının daha geniş yorumlanmasını veya “kendini koruma hakkı” adı altında önleyici müdahaleleri savunabilir.

Bu tür argümanlar tamamen temelsiz değildir. Uluslararası hukuk zaten egemenlik, meşru müdafaa ve insan hakları arasındaki gerilimleri sürekli yeniden yorumlayan bir alandır. Nitekim “uluslararası hukuk, özünde tartışmaya dayalı bir pratiktir” ve yapısal olarak belirli ölçüde belirsizlik içerir.

Ancak bu durum, her hukuki argümanın eşit derecede geçerli olduğu anlamına gelmez. Uluslararası hukuk, devlet uygulamaları, mahkeme kararları ve hukukçuların yorumlarıyla şekillenen bir yapıya sahiptir. Bu da bazı argümanların kabul edilmesini zorlaştıran “yapısal eğilimler” oluşturur.
Bu eğilimleri aşmak ciddi ve tutarlı bir hukuki gerekçelendirme gerektirir. Örneğin İran’a yönelik savaş bağlamında, insani müdahaleye yönelik klasik itirazların ve “yakın tehdit” kriterinin aşındırılmasının doğuracağı risklerin cevaplanması gerekir. Ayrıca askerî şiddetin meşrulaştırılmasında neden yüksek eşiklerin düşürülmesi gerektiği açıklanmalıdır. Bunun yanında somut olgusal kanıtların da ortaya konması gerekir.

Ancak ABD ve İsrail bu yolu tercih etmedi. Tablo, Tom Dannenbaum ve Rebecca Hamilton’ın da belirttiği gibidir: “Ne ABD ne de İsrail, hukuku ihlal etmeyi meşrulaştıracak tutarlı bir doktrin ortaya koydu.” Sunulan gerekçeler çoğunlukla yüzeysel ve temelsiz meşru müdafaa söylemlerinden ibaretti.

Hukuki Gerekçelendirmenin Önemi: “Nazik Medenileştirici” Olarak Hukuk

Bu nedenle söz konusu anlatı, siyasi pratikte uluslararası hukuku geliştirmek için değil, nihayetinde onu terk etmek için kullanılmaktadır. Uluslararası hukukun katılığını abartarak ve sonuçlarını temelden adaletsizmiş gibi göstererek, bu söylem ABD ve İsrail’i en başta hukuki bir gerekçe sunma yükümlülüğünden kurtarmayı amaçlamaktadır.

Siyasi eylemleri meşrulaştırma (ya da gayrimeşrulaştırma) pratiği olarak hukuki gerekçelendirmeden vazgeçilmesinin, uluslararası hukuku ciddi biçimde zayıflattığı açıktır. Uluslararası hukukun terk edilmemesi gerektiği de açıktır. Ancak hukukun somut sonuçları kimi zaman “katlanılması zor” göründüğünde onu savunmak, temel bir soruyu gündeme getirir: Eylemlerin siyasi ya da ahlaki değil de hukuki referanslarla meşrulaştırılması neden önemlidir?

Bu sorunun cevabı, (uluslararası) hukukun siyasi karar alma süreçlerini şekillendirme kapasitesinde yatar. Hukuk, hesap verebilirliği mümkün kılar; aksi hâlde marjinalize edilecek seslere bir zemin sunar; ve siyasetin kendi iç rasyonalitelerine karşı bir denge unsuru oluşturarak daha temkinli ve gerekçelendirilmiş politika tercihlerini teşvik eder.

Bu yaklaşım, bir kararın sonradan gerekçelendirilmesi zorunluluğunun, karar alma sürecinin kendisini de etkilediği fikrine dayanır. Eğer bir karar için hiçbir gerekçe sunma zorunluluğu yoksa, bu karar yalnızca (çoğu zaman dürtüsel) çıkarlara dayanabilir. Ancak bir kararın gerekçelendirilmesi gerekiyorsa, tercih edilen seçeneğin yeterince savunulabilir olup olmadığı değerlendirilmek zorundadır. Bu durumda ya daha kolay gerekçelendirilebilen bir alternatif tercih edilir ya da zayıf bir gerekçenin doğuracağı ekonomik, hukuki ve siyasi maliyetler hesaba katılır. Dolayısıyla gerekçelerimizi hangi normatif çerçeve içinde kurduğumuz, karar alma süreçlerini doğrudan etkiler.

Bu bağlamda hukuk, diğer sistemlerin sağlayamadığı bir şekilde hesap verebilirlik üretir; çünkü hukukun (algılanan) nesnelliği vardır. Yani hukuk, öznel ahlaki ya da siyasi görüşlerden bağımsız, belirli standartlar sunduğu varsayımına dayanır. Bu temel kabul, hukuka belirli bir davranışın kabul edilebilir olup olmadığına dair uyuşmazlıkları otoritatif biçimde çözme imkânı tanır ve böylece hesap verebilirlik için “nesnel” bir referans çerçevesi oluşturur. Buna karşılık siyasi standartlar, öznel inançlara dayandığı için “kendi kendini yargılayan” niteliktedir. Elbette bunlar eleştirilebilir ve uzlaşma gibi siyasi sonuçlara ulaşılabilir; ancak hukukta olduğu gibi aynı ölçüde “nesnel” bir çözüm üretmek mümkün değildir.

Ayrıca uluslararası hukuk, bir “özgürleştirici vaat” de taşır. Stratejik çıkarlar ve siyasi faydalar ekseninde şekillenen karar alma süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilen topluluklara ve çıkarlara bir ifade alanı açar (her ne kadar uluslararası hukukun kimi koruduğu sorusu başlı başına bir mücadele alanı olsa da). Silahlı çatışmalar hukuku bağlamında bunun en açık örneği, sivil kayıpları sınırlamayı amaçlayan uluslararası insancıl hukuktur. Bunun yanında, savaşın çevre açısından sonuçlarına dikkat çeken son dönem girişimler de bu çerçevede değerlendirilebilir.

Son olarak, hukuki gerekçelendirme yükümlülüğü daha dikkatli politika kararlarının alınmasına katkı sağlar. En sağlam hukuki argümanlar çoğu zaman titiz bir değerlendirme ve hukukta yer alan çatışan çıkarların dengelenmesi sonucunda ortaya çıkar. Bu nedenle hukuk ciddiye alındığında, karar alma süreçlerinde siyasetin içsel rasyonalitelerine karşı bir tür denge (bir “yansıma döngüsü”) oluşturma potansiyeline sahiptir; aceleci ya da yeterince düşünülmemiş tercihlerin yeniden gözden geçirilmesini sağlar. Başka bir deyişle uluslararası hukuk, Trump’ın “hızlı hareket et, boz ve geç” yönetim anlayışının panzehiridir.

Ancak hukukun bu daha “yumuşak” niteliklerini -hesap verebilirlik üretme kapasitesini, özgürleştirici vaadini ve karar alma süreçlerinde denge kurma potansiyelini- takdir edebilmek için, savaşın ahlaki doğruluğuna dair bu tür büyük anlatılara karşı eleştirel mesafeyi korumak gerekir.

Bu Savaşa Hiç Var Olmayan Bir İnsani Amaç Atfetmenin Aptallığı

Uluslararası toplumun, kendi halkına şiddet uygulayan diktatörlüklere nasıl karşılık vermesi gerektiği hâlâ çözülmemiş bir sorudur. Ancak bu mesele hukuk ile siyaset arasındaki bir çatışmadan ziyade, öncelikle siyasetin kendisine ait bir sorundur.

“İnsani müdahale” adı altında yürütülen emperyalizm ile pasif kayıtsızlık arasında geniş bir politika alanı bulunmaktadır. Askerî müdahale, bu seçeneklerden yalnızca biridir ve çoğu zaman en iyi seçenek değildir. İran halkı baskıcı bir rejimden kurtulmayı hak ettiği kadar, ABD-İsrail güvenlik politikalarının jeopolitik bir piyonu hâline getirilmemeyi de hak eder. Bu nedenle asıl “kullanışlı aptallar”, bu savaşa aslında hiç var olmayan bir insani amacı sehven atfedenlerdir.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı Verfassungsblog tarafından yayımlanan yayımlanmıştır. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercümesi yayımlanmaktadır.

Christopher Janz

Christopher Janz, LL.M. (Cambridge), Hamburg Üniversitesinde doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Uluslararası hukuk alanında çalışmalar yapmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler