Popülizm

Trump’ın Venezuela Hamlesi Avrupa’daki Aşırı Sağcı Müttefiklerini Sınadı

ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî müdahalesi, Trump’ı ideolojik bir müttefik olarak gören Avrupa’daki aşırı sağ partileri egemenlik, uluslararası hukuk ve güç siyaseti arasında zor bir tercihle karşı karşıya bıraktı. Operasyona gelen farklı ve bölünmüş tepkiler, Trump’la kurulan ideolojik yakınlığın dış politika söz konusu olduğunda her zaman sürdürülebilir olmadığını gösterdi.

Trump’ın Venezuela Hamlesi Avrupa’daki Aşırı Sağcı Müttefiklerini Sınadı
Fransız aşırı sağının lideri konumundaki Marine Le Pen (solda) ve ABD Başkanı Donald Trump. Görsel: vector_brothers - Shutterstock.

Avrupa aşırı sağı ile Amerika’da Donald Trump’la özdeşleşen sağ-popülist hareket arasındaki ideolojik yakınlık, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî operasyonuyla beklenmedik bir sınamaya tutuldu. Göç, kimlik ve kültür savaşları gibi başlıklarda Donald Trump’ı güçlü bir müttefik olarak gören Avrupa’daki popülist sağ partiler, bu kez Washington’un tek taraflı askerî müdahalesi karşısında egemenlikçi söylemleriyle çelişen bir tablo ortaya koydu. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun Amerikan ordusu tarafından yakalanarak ülke dışına çıkarılması, Trump’ın siyasi jargonundan uyarlanan “Make Europe Great Again” (MEGA) sloganı etrafında örülen transatlantik dayanışmanın, dış politika söz konusu olduğunda ne kadar kırılgan olduğunu görünür kıldı. Operasyona verilen temkinli, bölünmüş ve kimi zaman tutarsız tepkiler, Avrupa popülizminin uluslararası krizler karşısındaki gerçek sınırlarını açığa çıkardı.

MEGA Girişimi: Trumpçılığın Avrupa’daki Bağlantıları

Trump, ilk başkanlık döneminden (2017–2021) itibaren Avrupa’daki aşırı sağ hareketler için merkezi bir referans noktası hâline geldi. Göç karşıtı sert söylemi, uluslararası kurumlara yönelik şüpheci tutumu ve “güçlü lider” imajı, kıta genelindeki popülist sağ partiler tarafından dikkatle takip edildi. 2024’teki yeniden seçilişiyle birlikte bu ilgi daha da görünür hâle geldi. Trump’ın Washington’daki yemin törenine Avrupa’dan çok sayıda aşırı sağ figürü davet etmesi, bu ilişkinin yalnızca sembolik değil, stratejik bir nitelik taşıdığını da gösterdi.

Bu davetliler arasında Fransa’dan Éric Zemmour ve Sarah Knafo (Reconquête), Portekiz’den André Ventura (Chega), İspanya’dan Santiago Abascal (Vox), Birleşik Krallık’tan Nigel Farage (Reform UK), Belçika’dan Tom van Grieken (Vlaams Belang) ve Almanya’dan Alice Weidel ile Beatrix von Storch (AfD) yer aldı. Liste, Trumpçılığın Avrupa aşırı sağı için ortak bir siyasal çekim merkezi hâline geldiğini ortaya koyuyordu.

Bu dönemde ABD’de muhafazakâr siyasetin düşünsel omurgası hâline gelen Heritage Foundation, Trumpçılığın ideolojik çerçevesini Avrupa’ya taşımada kilit bir rol üstlendi. “Make America Great Again” sloganının Avrupalı uyarlaması olan MEGA, kısa sürede Avrupa sağının ortak söylemlerinden biri hâline geldi. Özellikle son bir yılda Heritage Foundation’ın Avrupalı aktörlerle temaslarını belirgin biçimde artırması, bu ideolojik transferin kurumsal bir nitelik kazandığını gösterdi.

Trumpçılık rüzgârı Fransa, Macaristan, Almanya ve Birleşik Krallık’ta güçlü karşılık buldu. Viktor Orban’ın Fidesz’i, Nigel Farage’ın Reform UK’si ve Marine Le Pen’in Ulusal Birlik’i, Trump’ın zaferlerini sıklıkla “Batı’nın yeniden güç kazanması” olarak tanımladı. Bu yakınlık, Brüksel merkezli elit siyasete karşı alternatif bir uluslararası dayanışma hattı olarak sunuldu. Ancak bu ideolojik bağ, büyük ölçüde iç politika başlıkları üzerinden kurulmuştu. Göç, sınır güvenliği ve kültürel kimlik gibi alanlarda kurulan bu ortaklık, Trump’ın Latin Amerika’da açık bir askerî müdahaleye girişmesiyle ilk ciddi dış politika sınavını vermek zorunda kaldı.

Avrupa Aşırı Sağının Ayrışan Tepkileri: Egemenlik ve Uluslararası Hukuk Rezervleri

ABD’nin 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği operasyon, Avrupa’da beklenmedik bir tartışma başlattı. Başkent Karakas’a düzenlenen hava saldırıları ve ardından Maduro’nun Amerikan ordusu tarafından yakalanarak ABD’ye götürülmesi, birçok Avrupa başkentinde eleştirilse de asıl dikkat çekici olan, bu eleştirilerin Trump’a ideolojik olarak en yakın aşırı sağ partilerden gelmesiydi. Merkez siyasetin liderleri çoğunlukla cılız, diplomatik açıklamalarla yetinirken; aşırı sağ aktörler kendi söylemleriyle daha doğrudan bir çelişkiyle karşı karşıya kaldı.

Avrupa aşırı sağı uzun süredir dış müdahale karşıtlığını ve ulusal egemenliği temel bir ilke olarak savunuyordu. Bu nedenle Washington kaynaklı tek taraflı bir askerî operasyon, bu siyasal geleneğin inandırıcılığını test etti. Örneğin Macaristan Başbakanı Viktor Orban, 5 Ocak’ta yöneltilen sorulara yalnızca “Macaristan için faydalı olup olmadığını inceliyoruz” demekle yetindi; operasyonun uluslararası hukuk boyutuna girmekten kaçındı. Almanya’da AfD yönetiminin saatler süren sessizliği ve ardından krizi yalnızca “küresel siyasetin yeniden düzenlenmesi” olarak tanımlaması da benzer bir kararsızlığa işaret ediyordu.

Farage’ın açıklamaları ise bu ikilemi daha açık biçimde ortaya koydu. Operasyonu “alışılmışın dışında ve uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendiren Farage, hemen ardından “Eğer bu hamle Rusya ve Çin’i iki kez düşünmeye sevk ediyorsa, belki de iyi bir şeydir.” diyerek pozisyonunu muğlaklaştırdı.

Net bir pozisyon almadaki bu tereddüt yalnızca ideolojik bir çelişkiye işaret etmiyor; aynı zamanda Avrupa aşırı sağının uzun süredir yüzleşmekten kaçındığı daha yapısal bir gerilimi açığa çıkarıyor. Ulusal egemenliği merkeze alan bu hareketler, Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri gibi küresel güçlerin belirlediği bir uluslararası hiyerarşi içinde, “küçük devlet” konumunun ne anlama geldiğine dair tutarlı bir strateji sunamıyor. Venezuela krizi, egemenlik söyleminin soyut bir ilke olarak güçlü; fakat somut güç ilişkileri karşısında kırılgan kaldığını gösterdi.

Le Pen Net Bir Şekilde Karşı Çıktı, Meloni İse Yuvarlak Bir Açıklamayla Destekledi

Fransa’da ise aşırı sağın lideri Marine Le Pen daha net bir tutum aldı: “Maduro rejimini kınamak için binlerce neden var. Ama devletlerin egemenliği asla pazarlık konusu yapılamaz.” Le Pen’in partisi Ulusal Birlik’in genel başkanlığını yapan ve olası halefi Jordan Bardella da aynı çizgide uluslararası hukukun duruma göre değişemeyeceğini vurguladı. Bu tutum, Trumpçılıkla kurulan ideolojik simetriye rağmen, dış müdahale söz konusu olduğunda Avrupa aşırı sağının kendi siyasal köklerine geri dönme eğilimini yansıtıyordu.

Buna karşılık İspanya’daki Vox partisinin ve İtalya’da Giorgia Meloni hükûmetinin Trump’tan yana daha destekleyici bir çizgide kalması, kıta genelinde homojen bir tepki olmadığını gösterdi. Vox, Maduro rejiminin düşüşünden memnuniyet duyduğunu açıkça ilan ederken; Meloni hükûmeti, bazı koşullarda askerî müdahaleyi meşru görebileceğini ima eden muğlak bir açıklama yaptı. Bu durum, kimi ülkelerde antikomünist refleksin egemenlikçi refleksin önüne geçebildiğini ortaya koydu.

Avrupa Aşırı Sağında Tutarlılık Arayışı: Trump ile İlişkilerin Sınırları

Venezuela krizi, Trumpçılığın Avrupa aşırı sağında yarattığı etki alanının sanıldığı kadar yekpare olmadığını ortaya koydu. Bu çok parçalı tablo, yalnızca Maduro operasyonuna verilen tepkilerle değil; Avrupa aşırı sağının uzun süredir taşıdığı egemenlikçi iddia ile küresel güç siyasetine duyduğu örtük hayranlık arasındaki yapısal gerilimle açıklanabilir.

Bu bağlamda Venezuela operasyonu, Trumpçılığın Avrupa’daki müttefikleri tarafından sıklıkla görmezden gelinen bir yönünü açığa çıkardı. İçe kapanmacı ve müdahale karşıtı bir söylemle sunulan Trumpçılık, pratikte yeni bir Amerikan emperyalizmi üretme kapasitesine sahip. Askerî güç kullanımı, enerji kaynakları ve jeopolitik caydırıcılık üzerinden kurulan bu yaklaşım, Avrupa aşırı sağının “egemenlikçi” iddialarıyla doğrudan çatışıyor.

Avrupa’daki popülist sağ partiler, kendilerini yıllardır “ulusal egemenliğin en tutarlı savunucuları” olarak konumlandırıyor. Bu söylem, Brüksel merkezli kurumlara, NATO’ya ve ABD öncülüğündeki uluslararası düzene yöneltilen eleştirilerle besleniyor. Ne var ki Trumpçılık, bu egemenlikçi çerçeveye dışarıdan eklemlenen bir güç siyaseti anlayışını da beraberinde getiriyor. Venezuela müdahalesi, bu iki hattın ilk kez bu denli açık biçimde çatışmasına neden oldu.

AfD’li Markus Frohnmaier’in önce müdahalesizlik ilkesine vurgu yapıp ardından “uluslararası hukukun ikincil önemde olduğunu” söylemesi; Nigel Farage’ın operasyonu hukuka aykırı bulmasına rağmen jeopolitik faydasını tartışmaya açması; Giorgia Meloni ve Matteo Salvini’nin aynı hükümet içinde birbirini nötralize eden açıklamalar yapması; Vox’un açık destek sunması, bu çelişkinin somut tezahürleri olarak okunmalı. Bu örnekler, Avrupa aşırı sağının Trump’la ilişkilerinin tek bir ideolojik bloktan ziyade, ülke bazlı çıkar hesapları ve seçmen dengeleriyle şekillenen esnek bir alan olduğunu gösteriyor.

Venezuela krizi aynı zamanda Avrupa aşırı sağının kronik bir zaafını da görünür kıldı: eleştirdikleri Avrupa Birliği düzeninin yerine ne koyacaklarına dair bir alternatif sunamamak. Brüksel merkezli siyaseti, NATO’yu ve uluslararası hukuku hedef alan bu hareketler, Washington kaynaklı tek taraflı bir askerî müdahale karşısında ortak ve tutarlı bir dış politika çerçevesi geliştiremedi. Egemenlik vurgusu güçlüydü; fakat bu egemenliğin hangi araçlarla ve hangi ittifaklarla korunacağı sorusu yanıtsız kaldı.

Ufuktaki Bir Diğer Sınav: Grönland Meselesi

Bu noktada belirleyici olan, Venezuela krizinin kendisinden ziyade, Trump’ın bu operasyonla temsil ettiği güç kullanma biçimi oldu. Avrupa aşırı sağı, Maduro rejiminin otoriter niteliğini büyük ölçüde reddetmiyor; ancak askerî müdahale yoluyla gerçekleştirilen bir rejim değişikliğini desteklemenin, kendi egemenlik söylemlerini içerden aşındıracağının da farkında. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, açık bir kopuştan çok, dikkatli bir mesafe alma hâliydi.

Trump çevresi ve Avrupa aşırı sağ arasındaki transatlantik ideolojik yakınlık, iç politika başlıklarında güçlü bir bağ üretse de, dış müdahale ve askerî güç kullanımı söz konusu olduğunda çözülme emareleri gösteriyor. Ancak sadece bir kesitini gördüğümüz bu çözülme, Avrupa aşırı sağının Trump’tan uzaklaşmasından ziyade, ulus-devlet merkezli iddiasını koruma refleksinin ağır bastığını gösteriyor.

Aynı ulusal egemenlik rezervinden kaynaklanan benzer bir ikilem, Trump’ın Danimarka’ya bağlı özerk bir Avrupa toprağı olan Grönland’a yönelik söylemleri karşısında da kendini göstermeye aday. Viktor Orban’ın bu konuda da net bir tutum almaktan kaçınması, Venezuela krizinin istisnai bir vaka değil; Avrupa aşırı sağının küresel güç siyaseti karşısındaki yapısal kararsızlığının bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler