Uluslararası Hukuk Hızla Çözülürken Avrupa Bir Şey Yapabilir mi?
ABD’nin Venezuela müdahalesiyle birlikte uluslararası hukukun ihlali istisna olmaktan çıkıp açık bir politika hâline gelirken, bu sürecin normalleşip normalleşmeyeceği büyük ölçüde Avrupa’nın vereceği tepkiye bağlı. Avrupa’nın bu duruma vereceği karşılık, Washington’u durdurabilme kapasitesinden ziyade, hukuku aşındıran bu eylemleri sessizlikle meşrulaştırıp meşrulaştırmayacağıyla ilgili.
ABD’nin Venezuela’ya müdahalesinin uzun vadeli etkileri Karakas’ta ya da Washington’da değil, başka yerlerde belirlenecek. Müdahalenin artık ABD açısından olağan bir politika aracı olarak çerçevelenmiş olması, uluslararası hukukun aşınmasının bölgesel ölçekte normalleşip normalleşmeyeceğini diğer devletlerin -Avrupa’dakiler dâhil- vereceği tepkilere bağlı hâle getiriyor.
Bugünkü tepkinin neden bu kadar belirleyici olduğunu anlamak için, önceki ABD müdahalelerinin nasıl ele alındığını hatırlamak gerekir. On yıllar boyunca bölgedeki müdahaleler istisnai olaylar olarak sunuldu; bu da daha geniş uluslararası hukuk düzeninin bu sarsıntıları sindirmesine imkân tanıdı.
Bu durum, Dominik Cumhuriyeti’nden Guatemala’ya, Panama’dan Haiti’ye uzanan uzun ABD müdahaleleri zincirinde açıkça görülebilir. Pek çok devlet bu müdahaleleri uluslararası hukukun ihlali olarak kınamış olsa da, bunlar münferit olaylar olarak değerlendirildi. Fırtına dindikten sonra ABD uluslararası hukuka bağlılığını yeniden teyit etti; dünya da sanki hiçbir şey olmamış gibi ABD’yi uluslararası hukuk düzeninin sadık bir direği olarak yeniden kabul etti.
Ancak müdahale bir istisna değil de açıkça ilan edilmiş bir politika hâline geldiğinde bu model geçerliliğini yitirir. Venezuela’ya yönelik müdahale, artık münferit bir vaka ya da istenmeyen bir rejime verilmiş tepkisel bir karşılık olarak görülemez. Aksine, yeni bir dış politikanın uygulanışıdır.
Önceden Öngörülen Bir Müdahalenin Kronolojisi
İstisnadan politikaya geçiş, ABD’nin Aralık 2025’te yayımladığı “Ulusal Güvenlik Stratejisi” metninde açıkça ortaya konuyor. Trump yönetimi bu belgede niyetleri konusunda hiçbir tereddüde yer bırakmıyor. ABD, Batı Yarımküre’deki hâkimiyetini yeniden tesis etmeyi; düşman yabancı (yani Rusya ve Çin) varlığını dışlamayı ve tedarik zincirleri ile kaynaklar (yani petrol) üzerinde Amerikan kontrolünü sağlamayı hedefliyor.
Bu politikanın önemini kavrayabilmek için tarihsel bağlam faydalıdır. 1823’te formüle edilen Monroe Doktrini esasen savunmacıydı ve geriye dönüp bakıldığında ahlaki olarak dahi meşru sayılabilir. Amacı, Avrupalı güçlerin Amerika kıtasında sömürgeci genişlemeye girişmesini engellemekti.
1904’te Başkan Franklin D. Roosevelt bu doktrini keskinleştirdi; Roosevelt Ek Yorumu (Roosevelt Corollary) olarak bilinen bu versiyonda ABD, Amerikan çıkarları söz konusu olduğunda Latin Amerika ülkelerine müdahale etme hakkını kendinde gördüğünü ilan etti. Böylece doktrin savunmadan müdahaleye evrildi. Bundan sonra Monroe Doktrini dış politikanın açık referans noktası olmaktan çıktı. ABD bölgeye defalarca müdahale etse de, sonraki Ulusal Güvenlik Stratejileri doktrine açık atıfta bulunmadı. Müdahaleler bir politika değil, olay olarak sunuldu. Kimi yorumculara göre doktrin, ABD’nin büyük stratejisinde artık önemsizdi.
Geriye dönüp bakıldığında, bu müdahaleleri oldukları gibi -farklı yönetimler boyunca tekrar eden açık bir örüntü olarak- görmemek safça olabilir. Ancak tam da açık bir politika formülasyonu bulunmadığı için, diğer devletler bu müdahaleleri münferit vakalar olarak ele alabiliyordu.
Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi bu durumu kökten değiştiriyor. Doktrin yeniden ABD dış politikasının merkezine yerleştiriliyor ve Roosevelt’in yorumu daha da sertleştiriliyor. “Trump Ek Yorumu”, ABD’nin hâkimiyetine, müdahaleye ve askerî araçların kullanılmasına açık ve koşulsuz bir bağlılık anlamına geliyor.
Uluslararası Hukuk Açısından Venezuela Müdahalesinin Sonuçları
Elbette Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin uluslararası hukuku açıkça yok sayacağını doğrudan ifade etmiyor. Ancak Venezuela’daki ilk uygulaması, Başkan Trump, Dışişleri Bakanı Rubio ve diğer yetkililerin açıklamalarıyla birlikte okunduğunda, ABD’nin uluslararası hukuka artık nasıl yaklaştığı konusunda son derece net bir mesaj veriyor. Bu mesaj üç başlıkta özetlenebilir.
Birincisi, ABD silahlı müdahaleyi başka ülkelerde “hukuk uygulaması” olarak çerçeveleme hakkını kendinde görüyor, sanki bu eylemler ABD sınırları içinde gerçekleşiyormuş gibi. Başka bir devlette, güç kullanılsın ya da kullanılmasın, hukuk uygulamak uluslararası hukukun açık ihlalidir. Buna rağmen ABD bu aracı normalleştiriyor ve politikasının bir parçası hâline getiriyor. Uluslararası hukukun daha önce de sınır ötesi “hukuk uygulaması” diliyle ihlal edildiği olmuştu; ancak ilk kez bu durum açık bir politika olarak ilan ediliyor.
İkincisi, strateji müdahaleyi meşru bir politika aracına dönüştürüyor. Uluslararası hukukta müdahalenin net bir tanımı vardır: Bir devletin, başka bir devletin iç işlerine, o devletin serbest iradesini etkilemek amacıyla hukuka aykırı biçimde zorlayıcı müdahalede bulunması. Başkan Trump’ın, Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’e taleplerine boyun eğmemesi hâlinde “Maduro’dan bile daha büyük bir bedel” ödeyeceğini söylemesi tam olarak budur. Müdahale artık istisnai değil, rutin bir dış politika aracı hâline getiriliyor.
Üçüncüsü ve en temelde, politika askerî güç kullanımını, sanki BM Şartı’nın 2(4) maddesi yokmuş gibi normalleştiriyor. Venezuela’daki eylemler, güç kullanma yasağının açık bir ihlalidir. Sonraki açıklamalar, ABD’nin gerekli gördüğünde (“sahaya asker indirme”) bu gücü yeniden kullanma hakkını saklı tuttuğunu ortaya koyuyor, üstelik hukuki bir gerekçe olmaksızın. Daha önce norm ihlali olarak sunulan ve yine de bir tür hukuki meşruiyet aranan eylemler (örneğin uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle gemilere yönelik ölümcül saldırılar) artık politikanın yol gösterici ilkesi hâline getiriliyor.
Kimi gözlemciler Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin hukuki değil, yalnızca retorik bir belge olduğunu ileri sürebilir. Ancak bu, belgenin önemini küçümsemek olur. Uluslararası hukukta retorik, tam da uygulamayı şekillendirdiği, niyeti ortaya koyduğu ve uyum beklentilerini dönüştürdüğü ölçüde belirleyicidir: opinio juris ve gerekçelendirme kalıpları, normların nasıl işlediğini ve ayakta kalıp kalmayacağını belirler.
Trump’ın Monroe Doktrini Yorumu ve ABD’nin Uluslararası Hukuka Yaklaşımı
Avrupa, vereceği tepkinin kapsamını ve içeriğini belirlerken, bu yeni stratejinin yalnızca Latin Amerika ile sınırlı olduğunu ve ABD’ye bu bölgede bir hareket alanı tanınması gerektiğini düşünebilir.
Bu elbette sorumsuzca olurdu; hem uluslararası hukuk açısından hem de Meksika, Kolombiya ve Küba -hatta Grönland- bağlamında.
Daha da önemlisi, Trump Ek Yorumu’nun (Trump Corollary) sonuçlarını ABD’nin uluslararası hukuka yönelik genel yaklaşımından kopuk değerlendirmek büyük bir hata olur. Bu yorumda somutlaşan hukuk tanımazlık, tekil bir vaka değildir. Venezuela müdahalesi; ABD’nin BM rejimi dışında derin deniz madenciliğine izin vermeyi planladığını açıklaması, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargıçları ve personeline yaptırım uygulaması, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) rejimini ihlal eden gümrük tarifeleri ve İran’a yönelik hukuka aykırı saldırıyla birlikte uzun bir eylemler zincirinin parçasıdır.
Bu eylemler bir arada okunduğunda, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin Batı Yarımküre başlığını aşan daha geniş bir alt metni olduğu görülür. Trump-Monroe doktrini, ABD’nin dış politika hedefleriyle çatıştığı her durumda, dünyanın neresinde olursa olsun, uluslararası hukuku göz ardı etme hakkını saklı tuttuğu bir politika çizgisiyle tamamlanmaktadır.
Diğer Bölgeler Açısından Sonuçlar: Etki Alanları
Trump Ek Yorumu teknik olarak bölgesel olsa da, büyük güç siyasetinin klasik bir teorisinin -etki alanları fikrinin- uygulanışı olarak kolaylıkla okunabilir.
Bu yaklaşım ile klasik etki alanı düşüncesi arasında önemli farklar vardır. Hans Joachim Morgenthau gibi klasik realistler etki alanlarını, büyük güçler arasında doğrudan çatışmayı önlemeye yönelik zorunlu bir güç sınırlaması olarak görürdü; bir politika hedefi değil, kaçınılmaz bir gerçeklikti. Trump Ek Yorumu ise etki alanlarını, açıkça Amerikan bölgesel hedeflerine hizmet eden, tek taraflı olarak dayatılabilir araçlar olarak kullanıyor.
İlk bakışta bu fark, diğer bölgeler açısından sonuçların sınırlı olduğu izlenimini verebilir. Trump Ek Yorumu, klasik realizmdeki gibi genel bir etki alanları teorisi ortaya koyuyor gibi görünmeyebilir. Ancak farklı bir okuma da mümkündür. Bu yorumun altında yatan ilke tanımlanabilirse, bunun neden yalnızca Amerika kıtasıyla sınırlı olması gerektiğini görmek zorlaşır. Bu yaklaşım, ABD’nin Rusya’nın Ukrayna’daki iddialarına yönelik pragmatik tutumunu da açıklayabilir. Nitekim etki alanları fikrinin, ancak tüm büyük güçlerce kabul edildiğinde bir denge stratejisi olarak işleyebileceği savunulabilir. Eğer bu kavram büyük güçler için genel bir hak olarak algılanıyorsa, sonuçları Batı Yarımküre’nin çok ötesine uzanacaktır.
Trump’ın ABD’nin Batı Yarımküre üzerindeki “hak iddiasını” bu şekilde çerçevelemesi ve Venezuela’da uygulaması, Rusya ve Çin’in kendi algıladıkları etki alanlarında benzer güç kullanımlarını meşrulaştırma riskini taşıyor. Moskova ve Pekin müdahaleyi resmen kınamış olsa da, bu yeni politika her iki güç için de stratejik fırsatlar -hatta hak iddiaları- yaratıyor: Rusya Ukrayna’daki taleplerini daha da zorlayabilir; Çin Güney Çin Denizi’nde ya da Tayvan’a karşı daha cesur davranabilir. Uluslararası hukuku açıkça kenara iten ve müdahaleyi pazarlık konusu bir güç aracı olarak sunan ABD, böylece diğer büyük güçlerin benzer eylemlerini eleştirme ya da sınırlama kapasitesini de zayıflatıyor.
Bir Dönüm Noktası Olarak Venezuela Saldırısı
Venezuela’daki eylemler ve ABD’nin daha geniş politika tercihleri elbette tekil değildir. Ukrayna’dan Gazze’ye, Kongo ve Ruanda’daki durumlara kadar uzanan, devletlerin barış içinde bir arada yaşamasını düzenleyen temel kurallara yönelik artan bir kayıtsızlığın parçasıdır.
Bu nedenle Avrupa’nın ve diğer devletlerin tepkisi kritik önemdedir.
Şimdiye dek birçok Avrupa hükûmeti uluslararası hukukun önemini genel ifadelerle yeniden teyit etmiş, ancak eylemin kendisini doğrudan eleştirmekten kaçınmıştır. İronik biçimde, en ilkesel kınama, Avrupa’nın uluslararası düzeni zayıflatmakla sıkça eleştirdiği Çin’den gelmiştir. Daha önce uluslararası hukukun münferit ihlalleri söz konusu olduğunda Avrupa gözünü başka yöne çevirebilir ya da kısa ve temkinli açıklamalarla yetinebilirdi; hukuki düzenin ertesi gün yeniden işleyeceği umulurdu. Ancak Washington’da hukuk ihlali artık politika hâline gelmişken, bu seçenek ortadan kalkmıştır.
Avrupa rahatsız edici bir tercihle karşı karşıyadır. ABD ile iyi ilişkileri sürdürme arzusu, Avrupa’yı etki alanları dünyasına razı olmaya; uluslararası hukukun daha az yol gösterici olduğu, ancak ABD’nin lütuflarına bel bağlanabileceği bir düzene yöneltebilir. Bu ise son derece riskli ve sorumsuz bir strateji olur. Büyük güçlerin uluslararası hukuku hiçe sayarak etki alanları sahiplendiği bir dünyada Avrupa böyle bir uyumu göze alamaz. Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin dikkatli bir okuması, Avrupa’nın Trump yönetiminin lütuflarına güvenemeyeceğini -en azından ağır bir bedel ödemeden- açıkça gösteriyor.
Bu aşamada Avrupa’nın ABD davranışını değiştirecek güce sahip olmadığı, dolayısıyla kınamanın yalnızca sembolik kalacağı ileri sürülebilir. Bu kısmen doğru olsa bile, asıl mesele bu değildir. Uluslararası hukukta devlet tepkileri, ihlalleri zorla engellediği için değil; bu ihlallerin sapma mı yoksa normalleşmiş uygulama mı sayılacağını belirlediği için önemlidir. Sınır ötesi hukuk uygulaması, müdahale ve güç kullanımının hukuki statüsü bu tepkilerle şekillenir. Uluslararası hukuka dair muğlak vurgular yeterli değildir; önemli olan eylemlerin hukuka aykırı olup olmadığına dair açık bir yargıdır.
BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin tutumları bu belirsizliği gözler önüne seriyor: birçok Latin Amerika ülkesi ve Çin eylemi kınarken; bazıları (örneğin Arjantin) destek sundu; Avrupa devletleri ise müdahalenin hukuku ihlal edip etmediğine dair net bir pozisyon almaksızın genel ilke vurgularıyla yetindi. Bu tür açıklamalar, söz konusu uygulamaların uluslararası hukuk üzerindeki aşındırıcı etkisini durdurmaya yetmez. Bu nedenlerle, Güney Amerika’nın, Avrupa’nın ve uluslararası hukuk düzeninin çıkarı açısından; Venezuela’ya yönelik müdahalenin hukuki niteliği konusunda açık ve ilkesel bir Avrupa tutumu -ve buna eşlik eden daha özerk bir güvenlik yaklaşımı- artık vazgeçilmezdir.
NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Europe Must Draw the Line” başlıklı makalenin tercümesidir. 6 Ocak 2025 tarihli orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır.