Lemkin Enstitüsü: “Almanya’da Gazze Soykırımının İnkârı Kurumsallaştı”
Lemkin Soykırım Önleme Enstitüsü, Almanya’da bazı sivil toplum kuruluşları ve lobi ağlarının, Gazze’ye ilişkin soykırım suçlamalarını reddeden ve itibarsızlaştıran söylemleri siyasal karar alma süreçlerine taşıdığını; bunun da Almanya’nın soykırımı önleme yükümlülükleri açısından ciddi bir hukuki ve siyasal risk alanı oluşturduğunu belirtiyor.
Uluslararası alanda soykırımın önlenmesi ve erken uyarı mekanizmaları üzerine çalışan Lemkin Soykırım Önleme Enstitüsü, 13 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı basın açıklamasında, Almanya’da devlet kurumlarıyla yakın ilişki içindeki bazı sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları ve lobi ağlarının Gazze’de yaşananlara ilişkin soykırım inkârını kurumsal ve sistematik biçimde ürettiğini ileri sürdü. Açıklamada, bu yapıların İsrail’in eylemlerine yönelik soykırım suçlamalarını reddeden, itibarsızlaştıran ve uluslararası hukuk organlarını hedef alan söylemleri Alman siyasal karar alma süreçlerine taşıdığı vurgulandı.
Enstitü, söz konusu inkâr pratiklerinin yalnızca kamusal tartışmayı çarpıtmakla kalmadığını; Almanya’nın İsrail’e yönelik silah ihracatı, diplomatik koruma ve Birleşmiş Milletler mekanizmalarına karşı tutumu ile birleştiğinde, soykırımın önlenmesine yönelik uluslararası yükümlülüklerle ciddi bir gerilim yarattığını savunuyor. Almanya için hâlihazırda Nikaragua tarafından açılmış bir “soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal” dava süreci bulunuyor.
Soykırıma İnkârı Suçlamasının İçeriği ve Hukuki Çerçevesi
Lemkin Enstitüsü’nün değerlendirmesi, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne dayanıyor. Açıklamada, devletlerin yalnızca soykırımı doğrudan işlememekle değil; önleme yükümlülüğünü yerine getirmekle de sorumlu olduğu hatırlatılıyor. Enstitüye göre bu yükümlülük, askeri destek, diplomatik koruma ve söylemsel meşrulaştırma yoluyla ihlal edilebilir.
Metinde özellikle, İsrail’in Gazze’deki eylemlerine ilişkin BM organları, Uluslararası Adalet Divanı ve bağımsız soruşturma mekanizmaları tarafından yapılan tespitlerin, Almanya’daki bazı aktörlerce “dezenformasyon” ya da “siyasi motivasyonlu” olarak etiketlenmesi eleştiriliyor. Bu yaklaşımın, soykırım suçunun hukuki tanımını daraltarak yalnızca ani ve kitlesel öldürmelerle sınırlamaya çalıştığı; oysa Soykırım Sözleşmesi’nin II. maddesinin, bir grubun yaşam koşullarının kasıtlı biçimde yok edilmesini de soykırım fiilleri arasında saydığı vurgulanıyor.
Almanya’da “Staatsräson” İlkesinin Hukuku Askıya Alması
Basın açıklamasında Almanya’nın İsrail politikasında sıkça referans verilen “Staatsräson” (devlet aklı) kavramı özel bir eleştiri konusu yapılıyor. Lemkin Enstitüsü, eski Başbakan Angela Merkel tarafından 2007 yılında dile getirilen bu ilkenin, hukuken bağlayıcı bir norm olmamasına rağmen, fiilen uluslararası hukukun önüne geçirildiğini savunuyor.
Holokost sonrası tarihsel sorumluluğun, Filistinlilere yönelik ağır ihlaller karşısında eleştirel tutumu bastıran bir siyasal çerçeveye dönüştürüldüğü; bu durumun hem Alman kamuoyunda hem de parlamenter düzeyde soykırım inkârını normalleştirdiği ileri sürülüyor. Enstitüye göre bu yaklaşım, uluslararası hukukun evrenselliğiyle açık bir çelişki oluşturuyor.
İnkârı Kurumsallaştıran Kurumlar: ELNET, DIG ve NAFFO
Lemkin Soykırım Önleme Enstitüsü, Almanya’da Gazze’ye ilişkin soykırım inkârının münferit açıklamalarla sınırlı olmadığını; belirli kurumlar etrafında şekillenen ve birbirini besleyen kurumsal bir ağ üzerinden üretildiğini savunuyor. Enstitüye göre bu ağ, “uzmanlık”, “güvenlik analizi” ve “fact-check” başlıkları altında, İsrail’in eylemlerini uluslararası hukukla uyumlu gösteren bir anlatı inşa ederek Alman siyasal karar alma süreçlerine nüfuz ediyor.
Bu ağın merkezinde yer alan yapılardan biri European Leadership Network (ELNET). Lemkin Enstitüsü’ne göre ELNET, Berlin’de düzenlenen stratejik forumlar, güvenlik toplantıları ve parlamentere yönelik gezi organizasyonları aracılığıyla Alman siyasetçilerle doğrudan temas kuruyor. Açıklamada, bu etkinliklerde Gazze’deki yıkımı belgeleyen görsellerin ve tanıklıkların “duygusal manipülasyon” olarak nitelendirildiği; kamuoyundaki “bilgi alanının yeniden kontrol altına alınması” gerektiğinin savunulduğu aktarılıyor. Enstitü, bu yaklaşımı, soykırım iddialarına karşı söylemsel bir savunma hattı inşa etme çabası olarak değerlendiriyor.
Ağdaki bir diğer kilit aktör Deutsch-Israelische Gesellschaft (DIG). Almanya’daki en köklü İsrail yanlısı kuruluşlardan biri olan DIG’in, yalnızca 2024 mali yılında Federal Dışişleri Bakanlığı’ndan yaklaşık 550 bin avro kamu kaynağı aldığına dikkat çekiliyor. Lemkin Enstitüsü, DIG’in bu kaynakları, Gazze’ye ilişkin soykırım iddialarını “dezenformasyon” olarak çerçeveleyen söylemleri yaymak için kullandığını savunuyor. Kuruluşun, Kasım 2025’te Almanya’nın İsrail’e silah ihracatını yeniden başlatmasını olumlu karşılamasının hemen ardından UNRWA’ya verilen tüm mali desteğin kesilmesini talep etmesi de bu bağlamda özellikle vurgulanıyor.
Parlamenter düzeyde inkârın kurumsallaşmasına örnek olarak ise Middle East Peace Forum (NAFFO) ve Europe Israel Press Association (EIPA) tarafından Bundestag’da düzenlenen “Gazze: Soykırım İddiaları ve Yanlış Bilginin Gücü” başlıklı brifing gösteriliyor. Enstitüye göre bu toplantıda Birleşmiş Milletler raporları ve uluslararası yargı organlarının değerlendirmeleri “siyasi saiklerle üretilmiş yanlış bilgiler” olarak sunuldu; böylece soykırım inkârı, parlamenter alanda meşru bir “uzman görüşü” formatına büründürüldü.
Sivil toplum alanında öne çıkan bir diğer yapı ise Christians on the Side of Israel (CSI). Lemkin Enstitüsü, CSI tarafından yayımlanan ve “fact-check” olarak sunulan metinlerin, apartheid, açlık ve savaş suçları iddialarını kategorik biçimde reddettiğini; bu yayınların, soykırım inkârının ahlaki ve dinsel bir dil aracılığıyla meşrulaştırılmasına hizmet ettiğini belirtiyor.
Bu ağın akademik meşruiyet ayağında ise İsrail merkezli Begin-Sadat Center for Strategic Studies (BESA) öne çıkıyor. Enstitü, BESA bünyesinde hazırlanan ve İsrail’in Gazze’de soykırım işlemediğini iddia eden çalışmaların, uluslararası hukukun yerleşik standartlarını çarpıtarak Alman siyasetçilere “tarafsız uzmanlık” olarak sunulduğunu savunuyor. Bu yayınların, BM organlarının bulgularını sistematik biçimde itibarsızlaştırmayı amaçladığı ifade ediliyor.
Lemkin Enstitüsü’ne göre bu kurumlar, farklı alanlarda faaliyet gösterseler de ortak bir işlev görüyor: İsrail’in Gazze’deki eylemlerine yönelik soykırım suçlamalarını reddeden söylemleri üretmek, bunları siyasal ve kurumsal kanallar aracılığıyla dolaşıma sokmak ve böylece soykırım inkârını Almanya’da süreklilik kazanan bir yapı hâline getirmek. Enstitü, bu ekosistemin yalnızca kamusal tartışmayı değil, Almanya’nın uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini de doğrudan etkilediği görüşünde.
Adını Soykırım Suçunun Tanımlamasını Yapan Hukukçudan Alan Lemkin Enstitüsü
2018 yılında kurulan Lemkin Soykırımı Önleme Enstitüsü (Lemkin Institute for Genocide Prevention), merkezi ABD’de bulunan bağımsız bir araştırma ve savunuculuk kuruluşu olarak faaliyet gösteriyor. Enstitü, dünya genelinde soykırım risklerini izlemeyi, erken uyarı raporları yayımlamayarak soykırımın bir siyasi araç olarak kullanılmasını engellemeyi ve devletlerin uluslararası yükümlülüklerine dikkat çekmeyi amaçlıyor. Myanmar, Çin’in Sincan bölgesi, Sudan ve Ukrayna gibi çatışma alanlarında yayımladığı raporlarla uluslararası kamuoyunda bilinirlik kazanan kurum, Gazze konusunda da 2023’ten bu yana düzenli değerlendirmeler yayımlıyor.
Enstitü, adını Polonyalı Yahudi hukukçu Raphael Lemkin’den alıyor. Lemkin, Nazi Almanyası’nın Yahudilere ve diğer gruplara yönelik suçlarını tanımlamak için mevcut ceza hukuku kavramlarının yetersiz kaldığını savunarak, 1940’lı yıllarda “genocide” (soykırım) terimini literatüre kazandıran isim olarak biliniyor. Lemkin’e göre soykırım, yalnızca bir grubun üyelerinin fiziksel olarak topluca öldürülmesi anlamına gelmiyor. Soykırım; bir grubun ulusal, etnik, dinsel, kültürel, ekonomik ve sosyal varlığının, zamana yayılan ve çoğu zaman “normalleşmiş” politikalar aracılığıyla sistematik biçimde ortadan kaldırılmasını da kapsıyor. Bu yaklaşım, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin teorik ve normatif temelini oluşturuyor.
Lemkin özellikle, bir grubun yaşamını sürdürebilmesini mümkün kılan koşulların (barınma, beslenme, sağlık hizmetleri, altyapı ve toplumsal organizasyon) kasıtlı olarak ortadan kaldırılmasını, “süreç odaklı imha” olarak tanımlıyor. Bu tür uygulamaların, kitlesel infazlar kadar açık ve ani görünmemesine rağmen, sonuçları itibarıyla aynı yok edici etkiyi doğurduğunu vurguluyor.
Lemkin Enstitüsü, Gazze’de devam eden askerî operasyonları ve buna eşlik eden abluka, altyapı yıkımı, gıda ve sağlık hizmetlerine erişimin engellenmesi gibi uygulamaları, bu çerçevede değerlendiriyor. Enstitüye göre, İsrail’in sahadaki eylemleri kadar, bu eylemleri uluslararası hukuk açısından meşrulaştırmaya veya görünmez kılmaya yönelik söylem ve politikalar da Lemkin’in tanımladığı soykırım sürecinin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Bu nedenle Enstitü, soykırımı yalnızca sahada işlenen fiillerle sınırlı bir suç olarak değil; siyasi, hukuki ve söylemsel düzeylerde üretilen bir süreç olarak ele alıyor. Almanya’daki bazı devlet kurumları ve sivil toplum aktörlerinin, Gazze’de yaşananlara ilişkin soykırım iddialarını sistematik biçimde reddetmesini ve itibarsızlaştırmasını da bu sürecin parçası olarak tanımlıyor.
Almanya Hâlihazırda “Soykırımı Önleme Yükümlülüğü” Suçuyla UAD’de Yargılanıyor
Lemkin Enstitüsü, Gazze’deki soykırıma ilişkin uluslararası uzun yargı süreci devam ederken Almanya’nın İsrail’e yönelik askerî ve diplomatik desteğini sürdürmesini, yalnızca siyasi bir tercih değil, devam eden yargı süreçleri karşısında uluslararası hukuki sorumluluk doğurabilecek bir tutum olarak değerlendiriyor. Enstitüye göre Almanya’nın mevcut politikası, soykırımın önlenmesine yönelik yükümlülüklerle açık bir gerilim içinde bulunuyor.
Gazze’ye ilişkin UAD tarafından görülen iki dava bulunuyor. Bunlardan ilki, Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı ve Gazze’de işlenen fiillerin soykırım teşkil edip etmediğinin incelendiği dava. İkincisi ise, Nikaragua’nın doğrudan Alman devletine karşı açtığı ve Berlin’in soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal edip etmediğini konu alan dava.
Nikaragua’nın Mart 2024’te açtığı dava, Almanya’nın İsrail’e yönelik silah sevkiyatını sürdürerek (Ağustos-Kasım 2025 dönemindeki kısa süreli kısıtlamayla beraber) Gazze’de işlenen olası soykırıma dolaylı katkıda bulunduğu iddiasına dayanıyor. UAD, Nisan 2024’te geçici tedbir talebini reddetti ancak davayı tamamen kapatmayarak yazılı beyan sürecini başlattı. Nikaragua ana dilekçesini Temmuz 2025’te sunarken, Almanya Ekim 2025’te Divan’ın yetkisine ve davanın kabul edilebilirliğine yönelik ön itirazda bulundu.
Hukukçulara göre bu adım, UAD usulleri gereği esas incelemeyi geçici olarak durdurdu. Mahkeme, Nikaragua’ya Almanya’nın itirazlarına yanıt vermesi için 23 Şubat 2026’ya kadar süre tanıdı. Bu aşamadan sonra UAD’nin yalnızca yetki ve kabul edilebilirlik konularını ele alacağı; ön itirazlara ilişkin kararın 2027’de, davanın esasına girilmesinin ise 2029’dan önce gerçekleşmesinin zor olduğu belirtiliyor. Nihai kararın 2030’a sarkabileceği öngörülüyor. (P)