Savaş

Avrupa’nın İran İkilemi: Müttefiklerle Uyumun Gölgesinde Yeni Bir İlkesel Tutarlılık Sınavı

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları AB ülkelerinin büyük bölümü tarafından açıkça kınanmazken, İran’ın misillemeleri sert ifadelerle eleştirildi. Bazı analistler bu tutumu Washington ve Tel Aviv’e “açık çek” olarak nitelendirirken, AB’nin uluslararası hukuk ve egemenlik vurgusunu kriz anlarında aynı açıklıkla savunmadığı yönündeki eleştiriler de yeniden gündeme taşındı.

Avrupa’nın İran İkilemi: Müttefiklerle Uyumun Gölgesinde Yeni Bir İlkesel Tutarlılık Sınavı
18 Ağustos 2025'te Beyaz Saray'ı ziyaret eden Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen. Fotoğraf: Kaua209 - Shutterstock.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırıları ve İran’ın misillemeleri, yalnızca Orta Doğu’daki güç dengesini değil, Avrupa’nın “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemini de yeniden tartışmaya açtı. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin büyük çoğunluğu saldırıları doğrudan kınamaktan kaçınırken, İran’ın karşı saldırılarını sert ifadelerle mahkûm etti; kimi açıklamalarda ise “İran’da geçiş”, “yeni bir dönem” ve “farklı bir İran” gibi rejim değişimine açık kapı bırakan mesajlar öne çıktı. Bu tablo, son aylarda Venezuela ve Grönland başlıklarında verilen tepkilerle birlikte okunduğunda, Avrupa’nın jeopolitik refleksleri ile hukuk vurgusu arasındaki gerilimi daha görünür kılıyor.

BM: “Tırmanış Uluslararası Barışı ve Güvenliği Zedeliyor”

Avrupa’nın büyük ölçüde temkinli kaldığı ilk saatlerde, Birleşmiş Milletler cephesinden daha net bir çerçeve geldi. BM Genel Sekreteri António Guterres, İsrail-ABD saldırıları ile İran’ın misillemelerinin “uluslararası barış ve güvenliği zayıflattığını” belirterek, tüm üye devletlerin “BM Şartı dahil uluslararası hukuk yükümlülüklerine saygı göstermesi” gerektiğini hatırlattı. Guterres, özellikle herhangi bir devletin “toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidi ya da güç kullanma” yasağına işaret ederek acil çatışmasızlık ve gerilimin düşürülmesi çağrısı yaptı; aksi halde siviller ve bölgesel istikrar açısından ağır sonuçları olabilecek daha geniş bir çatışma riskine dikkat çekti.

BM sistemi içinden gelen mesajlar da benzer bir hat izledi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, bombaların ve füzelerin “farklılıkları çözme yolu olmadığını”, bunun yalnızca “ölüm, yıkım ve insani ıstırap” ürettiğini vurguladı; sivillerin “en ağır bedeli ödediğini” söyledi. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus ise liderleri “yıkımın anlamsız yolu yerine diyalogun zor ama gerekli yolunu seçmeye” çağırdı. Öte yandan metne göre, saldırılarla ilgili bir BM Güvenlik Konseyi toplantısı çağrısı, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından yapıldı.

Bu çerçeve, Avrupa başkentlerindeki “şiddetin azaltılması” (de-escalation) vurgusuna yakın görünse de, kritik bir farkı barındırıyor: BM dili, saldırı ile misillemeyi birlikte ele alırken açık biçimde BM Şartı’ndaki güç kullanma yasağına referans veriyor.

AB Başkentlerinde ABD-İsrail’e Karşıt Temkinli Dil, İran’a Yönelik Seçici Sert Ton

AB üyesi ülkelerin önemli bir kısmı ABD-İsrail saldırılarına doğrudan destek açıklaması yapmadı; fakat İran’ın Körfez ülkelerine ve İsrail’e yönelik misillemelerini açık biçimde kınadı. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, “ABD ve İsrail’in tek taraflı askeri eylemini reddettiklerini” söyleyerek saldırıyı açıkça eleştiren tek AB lideri oldu. Sánchez, aynı zamanda İran’ın karşı saldırılarını da kınayarak “Orta Doğu’da uzun ve yıkıcı bir savaş” riskine işaret etti.

Buna karşılık Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, uluslararası hukuk değerlendirmelerinin “siyasi değişim açısından sınırlı etkisi” olacağını belirtirken, “müttefiklere ders verme zamanı olmadığını” söyledi. Merz’in yaklaşımı, Almanya’nın Ukrayna’daki savaş bağlamında Washington’la yakın koordinasyona verdiği öncelik üzerinden de okunuyor. Merz’in Haziran 2025’te İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına dair “İsrail hepimiz adına pis bir iş yapıyor” sözleri de, Berlin’in güvenlik perspektifinde İsrail’in askerî hamlelerine verilen siyasi krediyi gösteren bir referans olarak yeniden gündeme geldi.

Almanya’daki Müslümanlardan Çatışmaların Durması İçin Çağrı

Almanya iç kamuoyunda sivil toplumdan da farklı tonlar yükseliyor. Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi (KRM), yayımladığı açıklamada son askerî tırmanıştan “büyük endişe” duyduklarını belirtti. KRM Sözcüsü Ali Mete, askerî müdahalelerin çoğu zaman “istikrar ve güvenlik vaadiyle gerekçelendirildiğini, ancak geride yıkım ve travma bıraktığını” söyledi. Açıklamada “sürdürülebilir barışın askeri güçle değil, diyalog, müzakere ve uluslararası hukuka bağlılıkla sağlanabileceği” vurgulandı; sivillerin, sağlık ve insani yardım personelinin korunması gerektiği hatırlatıldı ve tüm aktörlere derhal gerilimi düşürme çağrısı yapıldı.

AB İran’daki Rejim Değişikliği İhtimaline Vurgu Yaptı

AB kurumlarının dili de benzer bir ikilik taşıdı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “İran’da güvenilir bir geçişin acilen gerekli olduğunu” söyledi ve “kalıcı çözümün diplomasi” olduğunu vurguladı. AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ise “farklı bir İran için açık bir yol” bulunduğunu belirtti; aynı zamanda İran’ın misillemelerini “mazur görülemez” bularak bölge ülkeleriyle diplomatik hatlar kurulacağını duyurdu. Bu ifadeler, Avrupa’nın bir yandan “diplomatik çözüm” derken, diğer yandan İran’daki iktidar mimarisine dair normatif bir beklentiyi öne çıkardığını gösteriyor.

AB’yi eleştirenlere göre, Avrupa hükûmetleri İran örneğinde olası bir uluslararası hukuk ihlalini açık ve net biçimde dile getirmezse, Ukrayna gibi krizlerde savundukları “uluslararası hukuk” ve “egemenlik” vurgusu inandırıcılığını yitirebilir. Bu durum, Avrupa’nın benzer olaylarda farklı tutumlar aldığı yönünde “çifte standart” eleştirilerini güçlendirebilir ve ilkesel pozisyonunun meşruiyetini zayıflatabilir.

Trump’ın Avrupa’daki Müttefikleri Ne Dedi?

EUOBSERVER’da yayımlanan Andrew Rettman imzalı değerlendirmeye göre, Trump’a yakınlığıyla bilinen isimler dahil AB’de “hiç kimse” saldırıyı hemen sahiplenmedi. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve Slovakya Başbakanı Robert Fico gibi liderler de ilk aşamada açık bir destek cümlesi kurmadı; Orbán daha çok enerji arzı ve Ukrayna dosyasına bağlanan argümanlar üzerinden konuştu, Fico ise misillemenin “beklenir” olduğunu söyledi. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ise saldırıdan önceden haberdar edildiğini öne çıkararak, Washington’la yakın ilişkisini öne çıkardı.

Buna karşın aynı metinlerde, Finlandiya gibi ülkelerden hukuk vurgusu daha görünür geldi: Finlandiya Başbakanı Petri Orpo, bu tür saldırılar için genellikle BM zemini veya müttefiklerle istişare arandığını hatırlattı. AB üyesi olmayan fakat NATO üyesi Norveç’in Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide ise “önleyici saldırıların” ancak “yakın ve kaçınılmaz bir tehdit” varsa uluslararası hukukla bağdaşabileceğini söyledi.

Bu ayrışma akademik düzlemde de var. Cambridge Üniversitesinden uluslararası hukuk uzmanı Prof. Marc Weller, saldırı için “mevcut uluslararası hukuk çerçevesinde bir gerekçe olmadığını” savunurken; Reading Üniversitesinden Prof. Rosa Freedman ise İran’ın uzun süreli tehdit kapasitesi ve nükleer boyutunun BM’nin amaçları bağlamında değerlendirildiğinde saldırının “hukuka uygun” sayılabileceğini ileri sürüyor.

Fiilî Angajman: Üsler, Tahliyeler, Deniz Misyonu

Resmî söylemde “savaşa katılmama” vurgusu yapılırken, sahadaki gelişmeler Avrupa’nın dolaylı biçimde savaş ilanı olmadan başlayan hava saldırılarının parçası hâline geldiğini gösteriyor. Associated Press’in haberine göre Birleşik Krallık ABD güçlerinin askerî üslerini İran’ın füze ve fırlatma kapasitesine karşı kullanmasına izin vereceğini söyledi. Fransa, AB’nin Kızıldeniz’deki Aspides deniz misyonunu güçlendirmek üzere iki savaş gemisi daha göndermeyi gündemine aldı.

Öte yandan Avrupa ülkeleri, Orta Doğu’da mahsur kalan vatandaşlarını tahliye etmeye çalışıyor. Almanya on binlerce vatandaşının bölgede seyahat bağlantıları kesildiği için geri dönemediğini bildirdi; Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler özel uçuşlar ve kara koridorları üzerinden tahliye hazırlıkları yaptı. Avrupa içinde havaalanları ve büyük ulaşım merkezlerinde güvenlik önlemlerinin artırılması da aynı bağlama oturuyor: Avrupa doğrudan savaşın tarafı olduğunu söylemese bile, güvenlik ve lojistik riskler “eve” taşınmış durumda.

Bu noktada NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin yaklaşımı dikkat çekiyor: Rutte, saldırıları Avrupa güvenliğiyle ilişkilendirerek, NATO’nun doğrudan savaşa girmeyeceğini; ancak lojistik ve erişim üzerinden destek yollarının mümkün olabileceğini ifade etti. Bu dil, Avrupa’nın pratikte “müttefik uyumu”na yaslandığını, ilkesel tartışmanın ise çoğu başkentte ikincil kaldığını düşündüren bir başka unsur.

Venezuela ve Grönland’dan Hareketle Bitmeyen “Çifte Standart” Tartışması

Avrupa’nın İran dosyasındaki temkinli tutumu, bazı analistler tarafından son aylardaki diğer krizlerle birlikte değerlendiriliyor. Bu değerlendirmelere göre, Venezuela’da ABD’nin müdahalesi karşısında AB’nin daha çok “itidal” ve “diyalog” vurgusu yapması; Grönland tartışmasında ise egemenlik ilkesini daha açık biçimde savunması, İran krizindeki seçici tonla birlikte okunduğunda tutarsızlık tartışmalarını beraberinde getiriyor.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin son açıklaması da bu tartışmaya kurumsal bir çerçeve kazandırıyor. Söz konusu metinde, Ukrayna, Gazze, Venezuela ve Grönland örnekleri anılarak Orta Doğu’daki tırmanışın “uluslararası hukuk düzeninde çözülme” riskini artırdığı ifade ediliyor. Açıklamada, Avrupa’nın ortak ve bağlayıcı bir hukukî mekanizma geliştirememesi hâlinde krizlere “başkalarının belirlediği gündem üzerinden” tepki vermekle sınırlı kalacağı uyarısı yapılıyor.

“ABD-İsrail’e Açık Çek Veren Avrupa Uluslararası Hukuku Savunmaktan Artık Vazgeçti”

Latvialı diplomat Eldar Mamedov’un analizi, özellikle Fransa-Almanya-Birleşik Krallık’tan oluşan E3 formatının tutumunu hedef alıyor: Mamedov, saldırının kınanmamasını ve krizin İran’ın “uzlaşmama” çizgisine bağlanmasını, ABD ve İsrail’e “blank check” (açık çek) vermek olarak nitelendiriyor. Mamedov, bu son tepkisizlikle birlikte Avrupa’nın uluslararası hukuk dilini pratikte askıya aldığını ifade ediyor.

Buna karşılık Euroactiv editörü Matthew Karnitschnig gibi isimler, İran rejiminin zayıfladığı ve Avrupa’nın “olayları sadece izlemek yerine şekillendirmesi” ve İran’da rejim değişikliği adına daha aktif rol alması gerektiği görüşünde. Eski BM diplomatı Ilana Bet-El ise tartışmaya jeostratejik etki açısından yaklaşıyor: Saldırının uluslararası hukukla uyumlu olup olmadığı sorusunun önemli olduğunu kabul etmekle birlikte, Avrupa’nın yalnızca “ahlaki poz vermek”le yetinmesinin jeopolitik etkisizliğe yol açabileceğini savunuyor. Bet-El’e göre Avrupa, hukuku savunma iddiasını sürdürmek istiyorsa bunu sahadaki güç dengeleri ve bölgesel güvenlik gerçekleriyle birlikte ele almak zorunda; aksi hâlde normatif söylem ile stratejik kapasite arasındaki makas daha da açılabilir. Bu durumun, Avrupa’yı hem Orta Doğu’da hem de kendi yakın çevresindeki krizlerde etkisiz bir gözlemci konumuna itebileceği uyarısında bulunuyor. (P)

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler