Devlet Aklı

Bir Ceza Gerekçesi Olarak Devlet Aklı ve Almanya’da “İsrail’in Var Olma Hakkı”

Almanya’nın Hessen eyaleti, İsrail’in var olma hakkını inkâr eden veya İsrail’in ortadan kaldırılması çağrısında bulunan kişileri 5 yıl hapisle cezalandırmak istiyor. Bu girişim hukuki açıdan sorunlu görülürken, siyasi görüşlerin kriminalize edilmesi riskini de taşıyor.

Bir Ceza Gerekçesi Olarak Devlet Aklı ve Almanya’da “İsrail’in Var Olma Hakkı”
Almanya'nın Hessen eyaletinde İsrail'in var olma hakkını inkar edenlerin 5 yıl hapisle cezalandırılması planlanıyor | Fotoğraf: Mo Photography Berlin / Shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

Alman Şansölyesi Friedrich Merz’in mesafeli açıklamalarından sonra “devlet aklı” (Staatsräson) kavramının Alman Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) nezdinde gözden düştüğünü zannedenler, Hessen eyalet hükümetinin 23 Nisan 2026 tarihli ve İsrail’i koruma amacıyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik (“Volksverhetzung”) suçunun kapsamını genişletmeyi öngören yasa tasarısıyla yanıldıklarını göreceklerdir. Bu girişim, Federal Anayasa Mahkemesi’nin Wunsiedel kararıyla tanınan istisnanın da ötesine geçerek, yeni bir “özel (düşünce) ceza hukuku” aracılığıyla ifade özgürlüğünü daha da sınırlandırmaktadır.

Bir Ceza Gerekçesi Olarak Devlet Aklı

Hessen eyalet hükümeti Alman Ceza Kanunu’nun (§ 130 StGB) şu şekilde yeni bir 4. fıkra ile tamamlanmasını istiyor:

“(4) Antisemitik şiddet veya keyfi uygulamalara yönelik eğilimi teşvik etmeye elverişli bir şekilde, kamuya açık olarak ya da bir toplantıda İsrail Devleti’nin var olma hakkını inkâr eden veya İsrail Devleti’nin ortadan kaldırılması çağrısında bulunan kişi, beş yıla kadar hapis veya para cezası ile cezalandırılır.”

Bu talep yeni değil. Daha önce Alman Federal Meclisi’nin 20. yasama döneminde CDU/CSU grubunun yasa teklifinde ve (inkâr boyutuyla ilgili olarak) CDU/CSU’nun 2025 seçim programında da benzer bir talep yer almıştı. O zaman da bugün de bu talep “devlet aklı” kavramına dayandırılıyor. CDU/CSU seçim programında (s. 44) bu durum şöyle ifade ediliyor:

“İsrail’in var olma hakkı Alman devlet aklının bir parçasıdır. Bu nedenle Ceza Kanunu’ndaki halkı kin ve düşmanlığa tahrik maddesini sıkılaştırarak (İsrail’in var olma) hakkının inkâr edilmesini gelecekte cezalandırılabilir hale getireceğiz.”

Hessen’deki yeni yasa tasarısı da, Eyalet Adalet Bakanı Heinz da bu “devlet aklı”na atıfta bulunuyor. Hatta bu kavrama “anayasal içerik” atfederek; İsrail devletinin varlığı ve korunması, Nasyonal Sosyalist şiddet ve keyfi yönetim rejimine bağlanıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin Wunsiedel Kararı

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 4 Kasım 2009 tarihli Wunsiedel kararında belirttiği üzere, Nazi rejimi Alman anayasal düzeni açısından “karşıt kimlik kurucu” bir öneme sahip. Hessen yasa tasarısına göre, bu nedenle Yahudiler için güvenli bir yurt olarak İsrail’in korunması da Alman hukuk düzeni açısından “kimlik kurucu” nitelikte olarak görülüyor. Bu noktaya birazdan geri döneceğiz.

Devlet aklına yapılan bu atıf kendi içinde tutarlı. Çünkü İsrail’in dünyadaki diğer tüm devletlere kıyasla ceza hukuku bakımından ayrıcalıklı bir şekilde korunması ancak Almanya-İsrail ilişkisinin diğer devletlerle olan ilişkilerden niteliksel olarak farklı ve eşsiz kabul edilmesiyle açıklanabilir. Bu ise ancak İsrail’in varlığının Alman devlet aklının dar anlamda bir parçası olarak görülmesiyle mümkündür. Yani İsrail’in güvence altındaki varlığının Almanya’nın varlığıyla aynı düzeye yerleştirilmesiyle.

Ancak başka bir yerde de ayrıntılı biçimde açıkladığım üzere, devlet aklının bu şekilde anlaşılması aşırı bir durum. Bu kavram belirsiz ve çelişkili; ayrıca anayasal ve uluslararası hukuk yükümlülüklerini de bertaraf etmiyor.

Ceza Politikası Açısından Gerçekten Gerekli mi?

Hessen’de önerilen değişikliğe gerçekten ceza politikası bakımından ihtiyaç olup olmadığı ise şüpheli. Çünkü antisemitik nefret söylemi, ülke içindeki kamu barışını bozacak nitelikte olduğunda zaten hâlihazırda Alman Ceza Kanunu’nun (§ 130) 1. fıkrası kapsamında cezalandırılabiliyor.

Hessen’deki yasa teklifi ise daha katı bir elverişlilik unsuru içeriyor; zira İsrail’in var olma hakkının inkârı ya da İsrail’in ortadan kaldırılması çağrısının, “antisemitik şiddet veya keyfî uygulamalara yönelik eğilimi teşvik etmeye” elverişli olması gerekiyor. Bu elverişlilik unsuru sayesinde yeni suç tipi, kamu barışının soyut biçimde korunmasının ötesine geçerek bireysel bir korunan hukuki menfaatle bağlantı kurulması amaçlıyor. Böylece, İsrail’in varlığı inkâr edilerek teşvik edildiği varsayılan “Yahudilere yönelik şiddetin” önüne geçilmek isteniyor.

Bu bağlantının, yani İsrail’e ilişkin inkâr söylemi ile Yahudilere yönelik şiddet arasında nedensel bir bağın var olup olmadığı ise oldukça tartışmalı. Bununla birlikte suçun bireysel hukuki menfaatle ilişkilendirilmesi, kusura dayalı ceza hukuku açısından olumlu görülebilir.

Ancak burada, nitelikli elverişlilik unsurunun, suç tipinde normalde aranan kamu barışını bozma elverişliliği şartıyla nasıl bir ilişki içinde olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır.

Örneğin Alman Ceza Kanunu’nun 130. maddesinin 1. fıkrası ile karşılaştırıldığında, önerilen 4. fıkra bu noktada daha ağır bir şart aramaktadır. Ancak 1. fıkrada suçun oluşabilmesi için nefrete kışkırtma ya da şiddet veya keyfî uygulamalara çağrı gibi daha ileri nitelikte bir fiil gerekmektedir; bu da önerilen 4. fıkranın ötesine geçen bir durumdur.

Bu nedenle ortaya oldukça zor bir sınırlandırma sorusu ortaya çıkmaktadır: Antisemitik nefret söylemi dışında, önerilen yeni düzenleme kapsamında olup da mevcut 130. maddenin 1. fıkrası kapsamında değerlendirilemeyecek herhangi bir ifade gerçekten var mıdır? Eğer böyle bir durum yoksa, bu değişiklik yalnızca sembolik bir yasa düzenlemesi anlamına gelir; yani Yahudilerin ceza hukuku yoluyla korunmasını fiilen güçlendirmez.

Bu bağlamda dikkat çekici olan, Hessen yasa tasarısının bireysel hukuki menfaatle bağlantı argümanını yalnızca “inkâr” varyantı açısından tartışmasıdır; zaten yasa gerekçesinin odağında da esas olarak bu kısım bulunmaktadır.

İsrail’in Tüm Yahudileri Temsil Ettiği Varsayımı

Kategori olarak bakıldığında, yani Alman Ceza Kanunu’nun 130. maddesinin koruma alanı açısından değerlendirildiğinde, bir devletin varlığına ya da var olma hakkına yönelik saldırılar zaten bu hükmün lafzı kapsamında yer almaz. Çünkü bu düzenleme açıkça yalnızca belirli gruplara yönelik saldırıları kapsar; örneğin Yahudiler, Müslümanlar ya da Hristiyanlar gibi.

Bu nedenle İsrail’e yönelik bir saldırının (örneğin İsrail’in var olma hakkının inkâr edilmesi ya da devletin ortadan kaldırılması çağrısı yapılması yoluyla) bu hüküm kapsamına alınabilmesi ancak bunun aynı zamanda dünya genelindeki Yahudilere yönelik bir saldırı olarak yorumlanmasıyla mümkün olabilir. Ancak bu yaklaşım, İsrail’in dünya üzerindeki tüm Yahudileri temsil ettiği varsayımını, yani Brian Klug’un ifadesiyle İsrail’in adeta “kolektif Yahudi” olarak görülmesini kabul eder.

Daha ikna edici olan yorum ise, bu genişletilmiş bireysel hukuki koruma anlayışını en fazla İsrail’de yaşayan Yahudilerle sınırlı tutmaktır. Çünkü bu kişilerin kendilerini İsrail devletiyle özdeşleştirmeleri ve onun tarafından temsil edildiklerini düşünmeleri daha muhtemeldir.

Bununla birlikte, Hessen’de önerilen düzenlemede yer alan nitelikli elverişlilik şartı bakımından asıl dikkate alınması gereken, mantıken Almanya’da yaşayan Yahudiler üzerindeki muhtemel etkiler olmalıdır.

İsrail’in “Var Olma” Meselesi

Almanya’da Holokost inkârı, yanlış bir olgusal iddia olduğu için genellikle ifade özgürlüğü koruması altında değildir. İsrail devletiyle ilgili ifadeler söz konusu olduğunda üçlü bir ayrım yapmak gerekir: İsrail devletinin fiilî (olgusal) varlığı, bu devletin var olma hakkı ve İsrail’in ortadan kaldırılması yönündeki çağrılar birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

İsrail devletinin varlığı bir olgudur; çünkü devlet fiilen mevcuttur ve faaliyet göstermektedir. Bu durum, gerek diğer devletlerle olan hukuki ilişkilerinde gerekse 11 Mayıs 1949’dan beri üyesi olduğu Birleşmiş Milletler ile diğer uluslararası kuruluşlar çerçevesindeki faaliyetlerinde açıkça görülmektedir.

“Bir devletin var olma hakkı” ise normatif bir sorudur. Bu soru, hukuki ve siyasi değerlendirme içerir. Başka bir yerde de ayrıntılı olarak açıkladığım üzere, İsrail devletinin kuruluşunun uluslararası hukuk bakımından hangi temele dayandığı konusunda güçlü hukuki gerekçelerle tartışma yürütmek mümkündür. Her ne kadar sonraki dönemde devletlerin İsrail’i tanıma yönündeki uygulamaları bu meseleyi fiilen İsrail’in kabulü yönünde sonuçlandırmış olsa da durum böyledir. Ancak burada önemli olan nokta şudur: İsrail’in “var olma hakkı” meselesi, devletin fiilen var olup olmadığı meselesinden farklı olarak, yalnızca olgusal bir mesele değildir.

Bu nedenle İsrail’in var olma hakkını reddetmek de sadece yanlış bir olgu iddiasında bulunmak anlamına gelmez. Bu tarz bir ret, aynı zamanda değer yargısı içeren normatif bir görüş beyanıdır. Dolayısıyla bu tür bir ifade, kural olarak ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Aynı şekilde, Alman Anayasası’nın 5. maddesinin 3. fıkrasında güvence altına alınan ve herhangi bir sınırlamaya tabi olmayan bilim özgürlüğü kapsamında da korunur. Kuzey Ren-Vestfalya Yüksek İdare Mahkemesi de bu görüşü paylaşmaktadır.

Ayrıca dikkate alınması gereken bir diğer husus, bu bağlamda dile getirilen ifadelerin çoğu zaman birden fazla anlama gelebilmesi ve ancak kendi bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiğidir.

Örneğin “İsrail diye bir devlet yoktur” şeklindeki ifade açıkça yanlıştır; bu nedenle yanlış bir olgusal iddia niteliğindedir ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmez. Buna karşılık, “İsrail diye bir devlet olmamalıdır” şeklindeki bir ifade (örneğin devletin kuruluşunun hukuken tartışmalı olduğu düşüncesine dayanıyorsa) bir olgu iddiası değil; normatif, yani değer yargısı içeren bir görüş niteliği taşır.

Eğer İsrail’in var olma hakkının, bugün İsrail hükümetinin fiilen egemenlik iddiasında bulunduğu tüm toprakları kapsamadığı söyleniyorsa, bu normatif boyut daha da derinleşir. Çünkü bu durumda mesele yalnızca İsrail’in var olma hakkı değil, aynı zamanda çok daha tartışmalı olan sınır meselesiyle de iç içe geçmektedir. Bu da şu ek soruyu doğurur: İsrail’in mevcut sınırlarının reddedilmesi de önerilen düzenleme kapsamında “inkâr” olarak mı değerlendirilecektir?

Wunsiedel Kararının Yeniden Yorumu

Bu nedenle, İsrail devletinin bugünkü yapısı ve sınırlarıyla tanınıp tanınmaması gerektiğine ilişkin açıklamalar, İsrail’in var olma hakkının ceza hukuku yoluyla korunmasını genel olarak savunan hukukçulara göre bile ifade özgürlüğü kapsamındadır. Çünkü “İsrail devleti mevcut haliyle tanınmalı mı?” sorusuna verilen cevap, doğruluğu kanıtlanabilecek nesnel bir olgu değil; lehte ya da aleyhte siyasi ve hukuki bir değerlendirmedir. Böyle bir değerlendirme ise ispatlanabilir bir gerçek değil, bir görüştür.

Bütün bunlardan sonra büyük ölçüde tartışmasız kabul edilen bir husus vardır ve bu durum Hessen Eyalet Hükûmeti’nin yasa tasarısında da kabul edilmektedir: Önerilen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” (Volksverhetzung) suçunun genişletilmesi, ifade özgürlüğü açısından anayasal denetime tabi olmak zorundadır.

Alman Anayasası’nın 5. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “genel yasa” şartına göre, yasal bir sınırlama belirli bir görüşü doğrudan hedef alamaz. Hessen yasa tasarısı, bu gerekliliği karşılamak için Wunsiedel kararına yapılan (oldukça iddialı) bir benzetmeye başvurmaktadır.

Alman Federal Anayasa Mahkemesi, Wunsiedel kararında, Nasyonal Sosyalist şiddet ve keyfî yönetimin onaylanmasını, yüceltilmesini veya haklı gösterilmesini cezalandıran düzenleme (§ 130 Abs. 4 StGB) bakımından bu “genel yasa” şartına istisna tanımıştır. Mahkeme, Nazi rejiminin anayasal düzen açısından “karşıt kimlik kurucu” (gegenbildlich identitätsprägend) bir anlam taşıdığını belirterek, bu istisnanın anayasal olarak “içkin” olduğunu kabul etmiş ve bu nedenle Anayasa’nın 5. maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir.

Hessen yasa tasarısı bu yaklaşımı şimdi önerilen yeni genişletmeye, özellikle “inkâr etme” boyutuna odaklanarak uygulamak istemektedir. Bunun için, Nazi rejimi, İsrail Devleti’nin kuruluşu ve İsrail’in var olma hakkının inkârı arasında “çözülemez tarihsel-siyasal bir bağlantı” bulunduğunu ileri sürmektedir.

Tasarıya göre, “İsrail Devleti’nin var olma hakkının inkârı ile Nasyonal Sosyalist dış politika arasında içeriksel bir süreklilik” vardır; çünkü Nazi politikası da bağımsız bir Yahudi devletine karşı çıkmıştır. Ayrıca, bu devletin kuruluşunun Holokost olmadan düşünülemeyeceği ifade edilmektedir.

Bu nedenle tasarıya göre, İsrail’in var olma hakkının inkârı aynı zamanda Holokost’un “görecelileştirilmesi” anlamına gelmekte ve “dolayısıyla, hukuksuz Nasyonal Sosyalist rejimine karşı bir alternatif olarak kurulan anayasal düzenden uzaklaşma” teşkil etmektedir.

“İsrail’in var olma hakkının inkâr edilmesi, Avrupa Yahudilerinin yok edilmesinin emsalsiz niteliğini sorgulamaya açmaktadır. Bu durum, uluslararası toplumun [sic!] ve Almanya Federal Cumhuriyeti’nin, Nasyonal Sosyalist soykırımın doğurduğu ve Yahudileri yeniden zulüm, hak mahrumiyeti ve insanlıktan çıkarılmaya karşı koruma yönündeki özel tarihsel sorumluluğunu inkâr etmektedir. …

İsrail’in var olma hakkına ilişkin inkâr tutumunun motivasyonu ve anlam içeriği, ilkesel olarak soykırımın emsalsiz niteliğinin relative edilmesinden ayrı düşünülemez.”

Bu değerlendirmeler oldukça yoğun ön kabuller içermektedir ve aslında ayrıntılı bir analiz ile yeniden yapılandırmayı hak etse de burada bu değerlendirmeyi burada yapmak mümkün değil.

Temel sorun şudur: Bu görüşler, Nasyonal Sosyalist dönemindeki Holokost ile suç konusu yapılan İsrail’in varlığının inkârı arasında doğrudan, mantıksal ve kaçınılmaz (“koparılamaz”) bir bağ kurmaktadır. Bunu yaparken de, bazı oldukça tartışmalı tarihsel ayrıntıları ve olumsallıkları ya göz ardı etmekte ya da tamamen es geçmektedir.

Örneğin, Holokost’un İsrail devletinin kuruluşundaki rolü tartışmaya açıktır. Aynı şekilde, İsrail’in dünya genelindeki tüm Yahudileri tek başına temsil ettiği iddiası da tartışmalıdır. Oysa İsrail’in inkârı ya da ortadan kaldırılmasının (anti-Siyonizm) Yahudi düşmanlığıyla (antisemitizm) eş tutulabilmesi için böyle bir varsayımın kabul edilmesi gerekir.

Wunsiedel kararının özü, geçmişteki Nasyonal Sosyalist şiddet ve keyfî yönetim rejimine odaklanıyordu. Ancak burada sunulan argümanla bu yaklaşım, günümüzdeki İsrail-Filistin çatışmasına taşınıyor ve aslında birbirinden farklı iki durum aynıymış gibi ele alınıyor: Bir tarafta Nazi rejimini onaylama, yüceltme ya da meşrulaştırma yoluyla Yahudi kurbanların onurunu zedeleyen fiiller (§ 130 Abs. 4 StGB), diğer tarafta ise İsrail’in var olma hakkını inkâr etmek veya onun ortadan kaldırılması çağrısında bulunmak (StGB’nin yeni düzenlemesi § 130 Abs. 4) var.

Bu mantığa göre, İsrail’in var olma hakkını inkâr eden ya da onun ortadan kaldırılmasını isteyen kişi, aynı zamanda Holokost’u da relative etmiş ve Alman anayasal kimliğine karşı çıkmış sayılıyor. Bu nedenle de, “özel yasa yasağı”na (Sonderrechtsverbot) getirilecek istisnanın sadece anayasal olarak mümkün değil, hatta gerekli olduğu savunuluyor.

Wunsiedel kararında Nazi rejimi ve Holokost temelinde tanımlanan anayasal kimlik, şimdi İsrail devletine aktarılıyor. Yani Klug’un ifadesiyle İsrail, “kolektif Yahudi” olarak konumlandırılıyor. Böylece önceki girişimlere kıyasla daha ayrıntılı bir gerekçelendirme sunulmuş olsa da, anayasal kimlik kavramının aşırı ölçüde genişletilmesinin önü açılıyor.

Caydırma ve Sindirme Etkileri

Almanya’da devlet aklının (Staatsräson) hukuki ve idari düzlemde somutlaştırılmasının, özellikle Filistin’le ilgili veya İsrail’i eleştiren faaliyetler açısından ifade ve toplanma özgürlüğünde ciddi kısıtlamalara yol açtığı zaten biliniyor.
Özellikle kültür, medya ve akademi alanlarında sıkça dile getirilen bu sindirme etkileri (chilling effects), Hessen’de önerilen cezalandırma düzenlemesiyle daha da güçlenecek.

Nitekim yasa tasarısını hazırlayanlar da bunu açıkça amaçlıyorlar. Tasarının önde gelen savunucularından Hessen Adalet Bakanı Heinz, bu düzenlemenin özellikle Alman sokaklarında görülen “dehşet verici görüntülere”, yani belirli gösteri ve yürüyüşlere karşı olduğunu açıkça ifade etti. Ayrıca bu düzenlemenin idari makamlara da toplantı ve gösterileri yasaklamak için ek bir araç sağlayacağını belirtti.

Bakanın yaklaşımına göre, antisemitik saldırıları tamamen önlemek mümkün olmasa da, bu tür cezai düzenlemeler sayesinde “bu gösterilerin engellenmesi” mümkün olacak. Bu temel hakları kısıtlayıcı eğilim, Hessen yasa tasarısında cezalandırılması hedeflenen ifade ve slogan örneklerinden de açıkça görülüyor. Üstelik bu ifadeler her zaman doğrudan İsrail’in varlığı ya da var olma hakkıyla ilişkili de değiller.

Özellikle “From the river to the sea” sloganı, ceza hukuku açısından son derece tartışmalı ve anlamı büyük ölçüde bağlama göre değişiyor. Bu sloganı kullanan herkes otomatik olarak İsrail’in var olma hakkını reddetmiş sayılmaz. Buna rağmen Adalet Bakanı Heinz, önerilen yasa genişletmesiyle soruşturma açmayı ve mahkûmiyet kararları vermeyi daha kolaylaştıracak bir hukuki eğilim oluşturmayı umut ediyor.

İsrail’i İnkâr Etmek ve Alman Anayasal Kimliğine Saldırı

Önerilen düzenleme, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun kapsamını İsrail’le ilgili iki yeni durumla genişletmek istiyor: İsrail’in var olma hakkını inkâr etmek ve İsrail’in ortadan kaldırılmasını savunmak. Bu yaklaşım, bu tür söylemleri Nazi rejiminin gerçekleştirdiği Holokost ile aynı düzlemde değerlendiriyor. Bu şekilde Alman Anayasası’nın ifade özgürlüğünü güvence altına alan 5. maddesi karşısında, “özel yasa yasağına” getirilen bu yeni istisnanın anayasal açıdan savunulabilir hale getirilmesi hedefleniyor.

Ancak bu tarz bir eşitlik kurmak, tarihsel olayların karmaşıklığını ve bunların ortaya çıktığı özgül koşulları yeterince dikkate almamak anlamına gelir. Anti-Siyonist İsrail karşıtlığı, Yahudilere yönelik antisemitik nefretle aynı şey değildir, her ne kadar bazı durumlarda anti-Siyonizm antisemitik saiklerle besleniyor olsa da…

Daha somut ifade etmek gerekirse: Bir kişi İsrail’in var olma hakkını reddediyor ya da İsrail’in ortadan kaldırılmasını savunuyor olabilir, yani radikal anti-Siyonist olabilir. Fakat bu durum, otomatik olarak Nazi rejimini veya Holokost’u küçümsediği anlamına gelmez. Dolayısıyla bu kişi kendiliğinden Alman anayasal kimliğine saldırmış sayılmaz.

Bu tezin en güçlü örneği, İsrail devletini reddeden radikal Yahudi anti-Siyonistlerdir. İnsanlar, Ortodoks-dinî gerekçelerle ya da seküler-liberal inançlarla İsrail devletine karşı çıkıyor olabilirler. Nitekim Hessen yasa tasarısı da bu grubu açıkça cezai sorumluluğun dışında tutmak istemektedir.

Radikal anti-Siyonistler aynı zamanda Nazi rejimini ya da Holokost’u küçümser, meşrulaştırır ya da yüceltirse, zaten Ceza Hukuku kapsamında cezalandırılabilirler. Ancak bu tür tekil örneklerden hareketle, ifade özgürlüğüne yönelik daha geniş ve özel hukuk temelli yeni kısıtlamalar getirmek meşru değildir. Çünkü bu tür düzenlemeler, İsrail karşıtı açıklamalar yaparken aslında Nazi rejimi ya da Holokost hakkında hiçbir mesaj vermek istemeyen birçok kişiyi de kapsayacaktır.

“İnkâr” ile “ortadan kaldırma çağrısı” arasında niteliksel bir fark bulunur. Hessen yasa tasarısının gerekçesinde ise bu ayrım yeterince açık şekilde ortaya konmamıştır. Oysa ilk bakışta, içeriği tam olarak tanımlanması gereken “(İsrail’i) ortadan kaldırma çağrısı”, yalnızca “İsrail’in varlığını inkâr” seçeneğine kıyasla cezalandırılmaya daha elverişli görünmektedir. Ancak bu fark bile, Alman Anayasası’nın 5. maddesinin 2. fıkrası bağlamında ortaya çıkan “özel yasa” sorununun kendisini ortadan kaldırmamaktadır.

NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “ Staatsräson als Strafgrund – Zur vorgeschlagenen Erweiterung der Volksverhetzung” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır. Buradaki metinde dipnotlarla yasa isimleri sadeleştirilerek link şeklinde entegre edilmiştir.

Prof. Dr. Kai Ambos

Prof. Dr. Kai Ambos, Göttingen Üniversitesinde ceza hukuku ve uluslararası hukuk profesörüdür ve Lahey’deki Kosova Özel Mahkemesinde hâkim olarak görev yapmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler