Gazze Sonrası Batı’da İsrail’e Destek Çözülüyor mu?
Batı dünyasında İsrail’e destek uzun yıllar boyunca sorgulanamaz bir siyasi refleks olarak görülüyordu. Gazze’deki soykırımın ardından bu dengeler sarsılmış durumda. Batı’daki bu dönüşüm, geçici bir diplomatik gerilim mi, yoksa uluslararası siyasette yeni bir dönemin habercisi mi?
Uzun yıllar boyunca İsrail, Batı dünyasının tartışmasız diplomatik desteğine sahip ülkelerden biriydi. Özellikle ABD ve Avrupa ülkeleri, İsrail’i yalnızca stratejik bir müttefik olarak değil, aynı zamanda “Batı değerlerinin Ortadoğu’daki temsilcisi” olarak konumlandırdı. Bu yaklaşım; askerî yardımlardan diplomatik korumaya, ekonomik iş birliklerinden Birleşmiş Milletlerdeki siyasi desteğe kadar geniş bir alanı kapsıyordu.
Ancak son yıllarda bu tablo giderek değişmeye başladı. Gazze Savaşı, İran ile tırmanan bölgesel gerilimler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde gündeme gelen savaş suçu tartışmaları ve Batı kamuoyundaki dönüşüm, İsrail’in onlarca yıldır dayandığı uluslararası destek ağında ciddi kırılmalar oluşturdu. Bugün artık Batı’da İsrail’e destek konusunda soru, bu desteğin azalıp azalmadığı değil; bu değişimin ne kadar derinleşeceği.
2011 UNESCO Oylaması: Batı Blokunun İsrail Etrafında Kenetlenmesi
2011 yılında Birleşmiş Milletler’e bağlı UNESCO’da gerçekleşen Filistin oylaması, dönemin uluslararası siyasi atmosferini açık şekilde ortaya koyuyordu. Filistin yönetimi UNESCO üyeliği talebinde bulunmuş, İsrail ise bu girişime sert şekilde karşı çıkmıştı. Çünkü Filistin’in herhangi bir uluslararası kuruma devlet statüsüyle kabul edilmesi, İsrail tarafından Filistin devletinin meşrulaştırılması olarak görülüyordu.
Oylama sonucunda ABD, Kanada, Almanya ve birçok Batı ülkesi İsrail’in yanında yer aldı. Çekimser kalan ülkeler de fiilen aynı çizgide değerlendirilmişti. Haritaya bakıldığında ortaya çıkan tablo oldukça netti: İsrail’in yanında duran blok büyük ölçüde Batı dünyası ve onun etki alanındaki devletlerden oluşuyordu.
Üstelik bu destek yalnızca sembolik bir destek de değildi. Aynı ülkeler, yıllar boyunca İsrail’e silah sağlayan, diplomatik koruma sunan ve uluslararası baskıları engelleyen temel aktörler olmaya devam etti.
Gazze Savaşı ve Değişen Diplomatik Atmosfer
2024 sonrasında ise aynı ülkelerin bir kısmı farklı pozisyonlar almaya başladı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin’in devlet olarak tanınmasına ilişkin yapılan sembolik oylamada, geçmişte İsrail’le aynı çizgide duran bazı devletler yön değiştirdi. Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin yanı sıra Avrupa’dan Danimarka, Polonya, Portekiz ve Estonya gibi devletlerin tavrı farklılaştı.
Gazze’deki yıkımın görüntüleri, sivil kayıplar ve uluslararası hukuk tartışmaları özellikle Batı kamuoyunda ciddi tepki oluşturdu. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde savaş suçlarına ilişkin tartışmaların başlaması ve Birleşmiş Milletler raportörlerinin açıklamaları, İsrail’e yönelik eleştirilerin yalnızca aktivist çevrelerle sınırlı kalmamasına yol açtı. Bu süreçte bazı Avrupa ülkeleri ilk kez İsrail’e karşı yaptırım dilini kullanmaya başladı.
İsrail’e Yönelik Artan Mesafe
Özellikle Avrupa’daki değişim dikkat çekici hâle geldi. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni hükümeti, İsrail ile savunma iş birliği anlaşmasının otomatik olarak yenilenmesini askıya aldı. Belçika’da hükümet üyeleri açık şekilde ekonomik yaptırımları tartışmaya başladı.
İspanya, İrlanda ve Slovenya ise Avrupa Birliği düzeyinde İsrail’e karşı yaptırım çağrıları yaptı. En dikkat çekici gelişmelerden biri Fransa’dan geldi. Fransa’nın İsrail’e silah taşıyan uçuşlara hava sahasını kapatması sembolik görünse de diplomatik açıdan güçlü bir mesaj olarak yorumlandı. İsrail’in buna karşılık Fransa’dan silah alımını durdurması ise ilişkilerdeki gerilimin boyutunu ortaya koydu.
Bu gelişmeler önem taşıyor çünkü Avrupa Birliği, İsrail’in en büyük ticaret ortaklarından biri olmayı sürdürüyor. Aynı zamanda Avrupa ülkeleri, ABD’den sonra İsrail’in en önemli silah tedarikçileri arasında yer alıyor. Dolayısıyla Avrupa’daki küçük kırılmalar bile Tel Aviv açısından stratejik önem taşıyor.
İsrail açısından asıl kritik mesele ise ABD’de yaşanan dönüşüm. On yıllar boyunca Washington’da İsrail’e verilen destek neredeyse tartışılmaz bir siyasi konsensüs olarak görülüyordu. Ancak son yıllarda özellikle Demokrat Parti tabanında ciddi bir değişim yaşanıyor. Senatör Bernie Sanders tarafından sunulan ve İsrail’e silah satışlarının durdurulmasını hedefleyen tasarı her ne kadar reddedilmiş (40:59) olsa da bu tasarıya 40 senatörün destek vermesi birkaç yıl öncesine kadar ABD bağlamında düşünülemeyecek bir gelişmeydi. Sanders, benzer şekilde Ocak 2026’da da bir silah satışını engellemeye çalışmış ancak bu girişim de Senato’da reddedilmişti.
ABD’de yapılan kamuoyu araştırmaları da özellikle genç seçmenler arasında İsrail’e yönelik olumsuz bakışın hızla arttığını gösteriyor. Genç kuşaklar Filistin meselesine artık insan hakları, işgal ve uluslararası hukuk perspektifinden yaklaşıyor. Bu değişim yalnızca sosyal medya düzeyinde kalmıyor; zamanla siyasi karar alma mekanizmalarını da etkilemeye başlıyor.
İsrail’in “Yeni Müttefikler” Stratejisi
İsrail yönetimi ise Batı’daki bu dönüşümü uzun süredir yakından takip ediyor. Son yıllarda Tel Aviv yönetimi, ABD ve Avrupa’ya bağımlılığı azaltmak amacıyla yeni stratejiler geliştirdi. Yerli savunma sanayisinin güçlendirilmesi, Arap ülkeleriyle normalleşme süreçleri ve alternatif diplomatik ortaklıklar bu stratejinin parçaları arasında yer aldı. Özellikle Hindistan, Brezilya ve Macaristan gibi sağ-popülist yönetimlerle yakın ilişkiler kurulması dikkat çekti. İsrailli bazı analistler bu yaklaşımı “başka dostlar politikası” olarak tanımlıyordu.
Bu ülkelerdeki yönetimler, İsrail’i yalnızca stratejik ortak olarak değil; güçlü güvenlik politikaları, sert milliyetçilik ve militarizm açısından da örnek model olarak görüyordu. Ancak bu alternatif eksen de kırılgan çıktı. Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun seçimi kaybetmesi, Macaristan’daki siyasi değişim ve Avrupa’daki sağ-popülist hareketlerin zayıflaması, İsrail’in bu yeni diplomatik hattını istikrarsız hale getirdi.
Batı dünyasında İsrail’e verilen desteğin temelinde uzun yıllar boyunca tarihsel hafıza önemli rol oynadı. Holokost sonrası oluşan suçluluk duygusu, İsrail’in “Ortadoğu’daki tek demokrasi” olarak sunulması ve 11 Eylül sonrası güvenlik paradigması, Batı kamuoyunda güçlü bir İsrail desteği oluşturdu. 2008 yılında dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel İsrail parlamentosunda yaptığı konuşmada Almanya’nın İsrail’in güvenliğini “devlet politikası” (Staatsräson) olarak gördüğünü söylemişti.
Ancak yeni kuşaklar aynı tarihsel deneyimlerle büyümedi. Bugün genç nesiller İsrail-Filistin meselesine daha çok güncel görüntüler, sosyal medya içerikleri ve insan hakları perspektifi üzerinden bakıyor. Gazze’deki savaş görüntüleri, yerleşim politikaları ve işgal tartışmaları, Batı’daki genç kuşakların İsrail algısını ciddi biçimde değiştiriyor.
“Otomatik İsrail Desteği” Sarsılıyor
Bugün İsrail Batı’da hâlâ önemli askerî, ekonomik ve diplomatik desteğe sahip. ABD desteği sürüyor, Avrupa ile ilişkiler tamamen kopmuş değil ve Batı dünyasında İsrail lehine güçlü siyasi çevreler varlığını koruyor. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, geçmişte sorgulanamaz görülen desteğin artık tartışmalı hâle geldiğini gösteriyor.
Belki de asıl dikkat çekici olan, Batı dünyasında onlarca yıl boyunca var olan “otomatik İsrail desteği” anlayışının aşınmaya başlamasıdır. Özellikle genç kuşaklarda yaşanan dönüşüm, gelecekte Batılı hükümetlerin dış politika tercihlerini de etkileyebilir.
Uluslararası siyasette büyük kırılmalar çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz. Önce küçük işaretler görülür, ardından yavaş ilerleyen değişim hız kazanır. Bugün İsrail’in uluslararası destek ağında görülen çatlaklar da artık geçici bir dalgalanmanın ötesinde değerlendiriliyor.