İşgal, Borç ve Epistemik Tahakküm: Sömürgecilik Müslüman Dünyayı Nasıl Dönüştürdü?
Sömürgecilik, yalnızca askerî işgallerden ibaret değildi; aynı zamanda hukuku, eğitimi, ekonomiyi ve yerli bilgi geleneklerini dönüştüren uzun süreli bir müdahaleydi. Etkileri süren ve birçok güncel krizde izlerini gördüğümüz sömürgeci miras karşısında şu soru önemini koruyor: Müslüman toplumlar yeniden kendi tarihlerinin öznesi olabilirler mi?
1805 tarihli James Gillray karikatürü “The Plumb-pudding in danger”, dönemin İngiltere Başbakanı William Pitt ile Fransa İmparatoru Napolyon’u dünya küresini bir yemek gibi paylaşırken resmeder. Karikatür, Napolyon Savaşları bağlamında çizilmiş olsa da bugün hâlâ çarpıcıdır: Dünya, güçlülerin sofrasında kesilip biçilen bir ganimet gibi görünür. British Museum ve National Portrait Gallery, bu karikatürü Pitt ve Napolyon’un dünyayı nüfuz alanlarına ayırma hırsını gösteren en meşhur siyasi hicivlerden biri olarak tanımlar.
Bu görüntü, Müslüman hafızasında başka bir çağrışım da uyandırır. Hz. Peygamber’in, ümmetin çok kalabalık olacağı fakat düşmanlarının onu “yemek yiyenlerin birbirini tabağa davet etmesi gibi” hedef alacağına dair hadisi bu bağlamda çarpıcıdır. Hadisin devamında bu hâlin sebebi “vehn”, yani dünyaya aşırı bağlılık ve ölümü hoş görmeme olarak açıklanır.
Bu hadisi modern tarihle birlikte okuduğumuzda, bir toprak işgali olarak sömürgecilik, aynı zamanda Müslüman toplumların hukuki, iktisadi, ilmî ve zihinsel düzenini dönüştüren uzun süreli bir müdahale olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle sömürgeciliği anlamak, doğrudan bağımlılık ilişkilerini, parçalanmış kurumları ve zihinsel kırılmaları da anlamak anlamına gelir.
Haçlı Seferlerinden Modern Sömürgeciliğe
Avrupa’nın İslam dünyasına bakışının kökleri çoğu zaman Orta Çağ’daki Haçlı Seferleri’ne kadar götürülür. 1095’te Papa II. Urban’ın Clermont Konsili’nde yaptığı çağrı, Birinci Haçlı Seferi’nin başlangıcı kabul edilir. Elbette modern sömürgecilik doğrudan Haçlı Seferleri’nin aynısı değildir. Ancak İslam dünyasının “öteki”, “tehdit” veya “medenileştirilmesi gereken alan” olarak kodlanmasında tarihsel bir süreklilikten söz edebiliriz.
18. ve 19. yüzyıllarda bu dinî düşmanlık dili, Aydınlanma, ilerleme ve medeniyet söylemiyle yeniden üretildi. Artık işgalin gerekçesi “kutsal toprakları kurtarmak” değil; “geri kalmış toplumları medenileştirmek” olacaktı. Edward Said’in Şarkiyatçılık eserinde işaret ettiği gibi, oryantalizm tek başına Doğu hakkında bir bilgi üretim süreci değildi; bundan çok daha fazla Doğu’yu tanımlama, düzenleme, yönetme ve ona hükmetme biçimiydi.
Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgali bu dönüşümün sembolik anlarından biridir. Britannica’ya göre Napolyon’un Mısır seferi, İngiltere’nin Hindistan yolunu tehdit etmeyi ve Britanya ticaretine zarar vermeyi amaçlıyordu. Fakat bu sefer aynı zamanda askerî güç ile bilimsel/entelektüel tasnifin birleştiği yeni bir sömürgeci tarzı da doğurmuştu. Toprak işgal edilirken bilgi de işgalin aracına dönüşmüştü.

1805 tarihli “The Plumb-pudding in danger” karikatürü: Aynı sofrada oturan dönemin Birleşik Krallık Başbakanı William Pitt ile Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ı dünya küresini bir yemek gibi paylaşırken resmedilmektedir. | Görsel: James Gillray – United States Library of Congress.
Sömürgeciliğin Üç Ayağı: Silah, Borç ve Bilgi
Sömürgecilik Müslüman dünyada üç temel alanda yıkıcı sonuçlar doğurdu: Askerî güç, ekonomik bağımlılık ve epistemik müdahale.
Birincisi, Sanayi Devrimi’yle birlikte Avrupa’nın askerî kapasitesi Müslüman toplumlarla arasındaki güç farkını dramatik biçimde açtı. 1898’deki Omdurman Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İngiliz-Mısır kuvvetleri, makineli tüfekler ve modern topçu ateşiyle Sudan’da bulunan Mehdi Devleti’nin ordusuna ağır kayıplar verdirdi; Britannica, savaşın Mehdi güçleri açısından “tremendous casualties” (muazzam kayıplar) ile sonuçlandığını aktarır.
İkincisi, sömürgecilik yalnızca silahla değil, borçla da işledi. Mısır örneğinde Süveyş Kanalı bu açıdan belirleyicidir. Kanalın inşası Mısır ekonomisini ağır borç yükü altına soktu; 1875’te Hidiv İsmail Paşa mali sıkıntılar nedeniyle Mısır’ın kanal hisselerini İngiltere’ye satmak zorunda kaldı. Ardından 1882’de İngiliz işgali geldi. Böylece ekonomik bağımlılık, siyasi ve askerî hâkimiyetin kapısını açtı.
Üçüncüsü ve belki en kalıcı olanı, bilgi düzeninin dönüştürülmesiydi. Sömürge idareleri yerel hukuk, eğitim ve vakıf kurumlarını zayıflatarak Müslüman toplumların kendi kendine üretme kapasitesini hedef aldı. Hindistan’da Thomas Babington Macaulay’ın 1835 tarihli eğitim raporu bunun en açık örneklerindendir. Macaulay, İngilizce eğitim yoluyla “kan ve renk bakımından Hintli, fakat zevk, kanaat, ahlak ve zihin bakımından İngiliz” bir sınıf oluşturmayı amaçladığını yazıyordu.
Sömürgeci yaklaşım medrese, ulema, yerel hukuk ve yerli bilgi hiyerarşilerini itibarsızlaştırdı. Bugün “epistemicide” (bilgi kırımı) olarak adlandırılan bu süreç, toplumların kendi bilgi sistemlerinin öldürülmesi veya değersizleştirilmesi anlamına gelir.
Vakıfların Tasfiyesi, Sömürgeci İkiyüzlülük ve “Müslüman Kadın”
İslam toplumlarında vakıflar; sağlık, sosyal yardım ve dinî hizmetlerin devlet dışı, toplumsal bir finansman modeliydi. Bu nedenle sömürgeci idareler için vakıf kurumu ciddi bir engeldi. Toprak piyasaya açılamıyor, ulema ekonomik bağımsızlığını koruyor, toplum kendi kurumlarını devletten ve sömürge yönetiminden bağımsız biçimde sürdürebiliyordu.
Cezayir’de Fransız yönetiminin vakıf kurumlarına müdahalesi, aynı zamanda toplumsal ve dinî bir tasfiye anlamına geliyordu. Modern çalışmalar, Fransız sömürge döneminde vakıf mallarının dokunulmazlığının kaldırılmasının Cezayir toplumunun dayanışma ağlarını zayıflatmayı hedeflediğini ortaya koyarlar.
Benzer şekilde, Fas’ta 1930 tarihli “Berber Dahiri” Fransız himaye yönetiminin hukuk üzerinden toplumu bölme stratejisinin sembollerinden biri olmuştur. 16 Mayıs 1930’da çıkarılan bu kararname, bazı Berberi (öz tanımlarıyla Amazigh – Özgür İnsanlar) toplulukların İslam hukukundan ziyade örfî hukuk çerçevesinde ve Fransız denetimindeki mahkemelerle ilişkilendirilmesini öngörüyordu. Bu karar, Fas milliyetçileri tarafından İslami ve ulusal birliğe yönelik tehdit olarak görüldü.
Sömürgecilik çoğu zaman kadın meselesini de bir meşruiyet aracı olarak kullandı. Leila Ahmed’in “kolonyal feminizm” olarak kavramsallaştırdığı bu yaklaşımda, Müslüman kadınların durumu işgali haklılaştırmak için kullanıldı. İngiltere’nin Mısır Başkonsolosu Lord Cromer, Mısır’da kadınların “kurtarılması” söylemini öne çıkarırken, İngiltere’de kadınların oy hakkına karşı çıkan “Kadınların Oy Hakkına Çıkan Erkekler Birliği” adlı (Men’s League for Opposing Women’s Suffrage) grubun kurucuları arasında yer aldı.
Bu çelişki, meselenin kadınların özgürlüğünden çok sömürgeci iktidarın meşruiyetiyle ilgili olduğunu gösterir. Sömürgeci söylem içinde Müslüman kadın, çoğu zaman kendi adına konuşan bir özne değil; İslam toplumunun “geri kalmışlığını” kanıtlamak için kullanılan bir sembol hâline getirilmiştir.

1914 itibarıyla dünyanın siyasi sınırları. Sömürgeci güçlerin ve imparatorlukların yönettiği toprakların dağılımı. | Harita: Andrew0921 – Wikimedia Commons.
Sömürgecilikten Bugüne Kalan Miras
Sömürgecilik resmî olarak büyük ölçüde 20. yüzyılın ortalarında sona erdi. Ancak sınırlar, hukuk sistemleri, ekonomik bağımlılıklar, elit oluşumları ve eğitim modelleri üzerinden etkisi devam etti. Bugün Müslüman dünyadaki birçok krizi elbette yalnızca dış müdahalelerle açıklayamayız fakat sömürgeciliğin kurduğu yapısal zemini de görmezden gelmek mantıklı olmaz.
Bu nedenle sömürgecilikten gerçek anlamıyla arınma, yani dekolonizasyon, yalnızca ulusal sınırların tanınması ya da bayrak değişimi ile ilgili bir mesele olarak düşünülemez. Dekolonizasyon hukukun, eğitimin, iktisadın ve toplumsal kurumların yeniden düşünülmesini gerektirir. Vakıf gibi tarihsel kurumların çağdaş biçimde ihyası, İslami ilimlerin marjinal değil merkezî görülmesi, yerli bilgi geleneklerinin modern dünyayla sahici bir ilişki kurması bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır.
Ancak burada romantik bir geçmiş güzellemesine de düşmemek gerekir. Müslüman toplumların bugünkü zayıflıkları yalnızca dış düşmanların eseri değildir. İçerideki otoriterlik, yolsuzluk, ilim geleneğinden kopuş, mezhepçilik, kavmiyetçilik ve kurumsal çürüme de bu tabloyu derinleştirmiştir. Sömürgeciliği anlamak, sorumluluğu tamamen dışarıya atmak değil; hangi araçlarla parçalandığımızı görüp hangi ilkelerle yeniden toparlanabileceğimizi kendimize dürüst bir şekilde sormakla mümkün olabilir.
Gillray’in karikatüründeki dünya sofrası hâlâ önümüzde duruyor. Müslüman toplumlar bu sofrada paylaşılmayı bekleyen pasif bir “küre” olmaya devam mı edecek, yoksa kendi hukukunu, bilgisini, kurumlarını ve ahlaki iddiasını yeniden inşa ederek tarihin öznesi hâline mi gelecek? Bu sorunun cevabı, Müslüman toplumlar için aynı zamanda bir varoluş meselesidir.