Dosya: "Askerlik"

Avrupa’da Zorunlu Askerlik Hizmeti Geri mi Dönüyor?

Ukrayna’daki savaşla birlikte otuz yıllık barış illüzyonundan uyanan Avrupa, on yıllar önce rafa kaldırdığı zorunlu askerlik uygulamalarını yeniden gündemine aldı. Fakat devletlerin kışlalara dönüş hamlesi; yaşlanan demografi, bireyselliği yücelten yeni nesil ve göçmenlerin aidiyet krizi nedeniyle hiç de kolay olmayacak.

Avrupa’da Zorunlu Askerlik Hizmeti Geri mi Dönüyor?
Avrupa'nın birçok ülkesinde zorunlu askerlik gündemde | Fotoğraf: ©Sunshine Seeds/shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

Soğuk Savaş bittiğinde ve Berlin Duvarı yıkıldığında, Avrupa sadece iki kutuplu gerilimi geride bırakmamış, aynı zamanda tarihin sonuna gelindiğine dair devasa bir barış illüzyonuna da kapılmıştı. 90’lı yıllardan itibaren Batı Avrupa başkentlerinde tek bir inanç hâkimdi: Devletler arası topyekûn savaş devri artık kapanmıştı.

Bu yeni dönemin ekonomi politiği, savunmaya ayrılan devasa bütçelerin kesilip eğitime, sağlığa ve altyapıya aktarılmasını öngören “barış temettüsü” kavramı üzerine inşa edildi. Bu iyimserliğin en somut sonucu ise, 19. ve 20. yüzyıl ulus-devlet inşasının belkemiği olan zorunlu askerliğin Avrupa genelinde birbiri ardına lağvedilmesi veya rafa kaldırılması oldu.

Fakat bugün; Ukrayna düzlüklerinde kazılan siperler, ağır silahların susmadığı cephe hatları ve gökyüzünü kaplayan insansız hava araçları, Avrupa’nın otuz yıllık güvenlik rehavetine son verdi. Barış rüyasının bitmesiyle birlikte, uzun süredir tabu sayılan zorunlu askerliğin geri dönüşü konusu Avrupa’nın güvenlik mimarisinin ve sosyolojisinin tam ortasına düştü. Peki, profesyonel ordulara geçiş ne zaman ve neden genel kabul gören bir politikaya dönüştü? Bugün hangi ülkeler eski sisteme dönmeyi tartışıyor ve bu durum sivil-devlet ilişkileri için ne anlama geliyor?

Avrupa’da Zorunlu Askerlik ve Profesyonel Ordular Çağı

Orduların neden küçüldüğünü anlamak için 1990’ların ve 2000’lerin başındaki güvenlik algısına bakmak şart. Soğuk Savaş’ın hantal, devasa ve milyonlarca sivili kışlalarda bekleten kitle orduları, sınırların silikleştiği yeni küresel düzen için hem gereksiz hem de çok maliyetli görünüyordu. Yeni bin yılın savaşları artık Avrupa düzlüklerinde dev tank muharebelerinden ziyade; Orta Doğu, Afrika veya Asya’da asimetrik terör örgütlerine karşı yürütülen “nokta atışı” operasyonlarla yapılıyordu.

Bu yeni nesil tehditlere karşı, isteksiz sivil erlerden ziyade; yüksek teknoloji kullanan, sınır ötesi operasyon kabiliyeti yüksek, küçük ama uzmanlaşmış “profesyonel ordulara” ihtiyaç vardı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün verilerine göre, Soğuk Savaş’ın bitiminde Avrupa Birliği ülkelerinde GSYH’nin yüzde 2.5 seviyelerinde olan ortalama savunma harcamaları, 2014 yılına gelindiğinde tarihî bir dip noktası olan yüzde 1.3’e kadar gerilemişti.

1996’da Fransa zorunlu askerliği kaldıracağını duyurdu ve 2001’de süreci tamamladı. İtalya 2005’te, Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi Almanya ise 2011’de zorunlu askerliği askıya aldı. Polonya, İsveç ve Litvanya gibi ülkeler de 2000’lerin sonuna doğru bu dalgaya katıldı. Aslında yaşanan, devlet ile vatandaş arasındaki toplumsal sözleşmenin yeniden yazılmasıydı. Ülke savunması, her erkeğin omuzlaması gereken “kutsal bir vatan borcu” olmaktan çıkmış; maaşlı profesyonellere devredilen, taşeron bir kamu hizmetine dönüşmüştü.

Ukrayna ile Geri Dönen Güvenlik Korkuları

Profesyonel orduların her krizi çözeceği inancı, ilk büyük darbesini 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesiyle aldı. Terörle mücadeleye göre dizayn edilmiş, hafif ve hareketli Avrupa orduları; yanı başlarında ağır zırhlıların, devasa topçu bataryalarının ve milyonlarca merminin kullanıldığı “eski usul” bir savaş makinesini görünce yapısal bir şok yaşadı.

2022’de başlayan Rusya’nın Ukrayna’yı tam ölçekli işgali ise inkâr edilemez bir gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi: Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, konvansiyonel savaşlar nihayetinde insan gücüne, devasa yedek birliklere ve toplumsal seferberliğe muhtaçtı. Sadece profesyonellerle bir ülkenin savunulamayacağı, uzun süreli bir yıpratma savaşında düzenli orduların hızla eriyeceği ve arkadan gelecek eğitimli sivil yedeklerin hayati önem taşıdığı net bir şekilde anlaşıldı.

Bu yeni gerçeklik karşısında ilk harekete geçenler, coğrafi kaderleri gereği Rusya ile sınır paylaşan Baltık ve İskandinav ülkeleri oldu. Barış illüzyonundan ilk uyanan Litvanya, 2008’de kaldırdığı zorunlu askerliği Kırım ilhakının hemen ardından 2015’te aceleyle geri getirdi. Soğuk Savaş sonrasında ordusunu küçültüp barış gücü misyonlarına odaklanan İsveç, bölgesel tehditlerin artmasıyla 2010’da kaldırdığı askerliği 2017’de yeniden yürürlüğe koydu. Rusya ile uzun bir sınırı olan Finlandiya ve Estonya ise zorunlu askerlikten zaten hiç vazgeçmemişti.

İskandinav ve Baltık ülkelerindeki bu dönüşüm, 20. yüzyılın o katı ve istisnasız kitle askerliğinden oldukça farklı bir model sunuyor. “Kapsamlı savunma” olarak adlandırılan bu yeni konseptte, sadece askerî değil, sivil savunma da merkeze alınıyor. Örneğin İsveç modeli, askerlik çağına gelen yüz binlerce genci otomatikman silah altına almıyor. Bunun yerine, anketler ve testler yoluyla içlerinden en motive, en uygun ve fiziksel olarak en yeterli olan küçük bir yüzdeyi (kadınları da kapsayacak şekilde) seçiyor.

Bu sistemle her yıl askerlik çağına giren gençlerin sadece yüzde 4 ila 5’i, yani yaklaşık 5-6 bin kişi eğitiliyor. Hedef, bu sayıyı 2030’a kadar 10 bine çıkarmak. Sistemin amacı ise ordunun hantallaşmaması, motivasyonun yükseltilmesi ve toplumun savunma bilincinin diri tutulması. Letonya da komşularının izinden giderek 2024 itibarıyla zorunlu askerliğe geri döndüğünü duyurdu. Kıtanın kuzeyinde ve doğusunda atılan bu adımlar, zorunlu askerlik tartışmalarının çok geçmeden Batı Avrupa başkentlerine de sıçrayacağının habercisiydi.

Almanya ve Fransa’da Zorunlu Askerlik Tartışmaları

Kıtanın doğusundaki bu panik hâli ve hızlı reaksiyonlar, Avrupa’nın siyasi ve ekonomik motoru olan Almanya ve Fransa’da da yankı buluyor, fakat burada tartışmalar çok daha derin sosyolojik tartışmalar barındırıyor. Almanya’da dönemin Şansölyesi Olaf Scholz’un (SPD) Ukrayna işgalinin hemen ardından ilan ettiği tarihî dönüm noktası (Zeitenwende), Alman ordusu Bundeswehr’e 100 milyar euroluk devasa bir fon sağlasa da paranın tek başına caydırıcılık yaratmadığı çabuk anlaşıldı.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün verilerine göre, 1990 yılında Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesiyle 540 bini aşan aktif askerî personele sahip olan Alman ordusunun mevcudu, profesyonelleşme ve zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından hızla eriyerek 2010’lu yıllarda 170 bin bandına kadar düşmüştü. Ordu hâlen kronik bir personel açığı yaşıyor ve özel sektörle rekabet edip profesyonel asker bulmakta zorlanıyor.

Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius (SPD), ordunun mevcut hâliyle “savaşa hazır” olmadığını itiraf ederek ülkede yıllardır tabu olan zorunlu askerlik tartışmasını yeniden başlatmıştı. 2011’de alınan kararın bir hata olduğunu savunan Pistorius, eski sisteme dönmek yerine İsveç tarzı esnek ve seçici bir modeli tartışmaya açtı. 2025 federal seçimleri sonucunda kurulan Merz hükümeti de on beş yıl süren tabuları yıkarak kademeli ve seçici bir formatta zorunlu askerliğe geri dönüşü resmen yasalaştırdı.

Almanya’daki bu yeni yasal düzenlemeyle birlikte, 18 yaşına giren tüm gençlere bir anket gönderilmeye başlandı. Anketi dolduran ve elverişli görünen on binlerce erkek bir sağlık muayenesine ve fiziksel teste çağrılıyor. Hedef, devasa yoklama havuzu içindeki gençleri bu mülakatlar sırasında cazip maaşlar ve kariyer olanaklarıyla mecburi değil, gönüllü askerliğe ikna etmek. Kısacası sistem, “mecburi anket, gönüllü hizmet” prensibiyle çalışıyor.

Almanya’da bu yöntemle hedeflenen asker sayılarına ulaşılamaması durumunda, ilerleyen yıllarda Danimarka veya Letonya tarzı bir kura sistemiyle “kısmi zorunlu askerliğin” resmen devreye sokulması masadaki en güçlü B planı olarak bekliyor. Fakat Almanya’da kışlalara geri dönmek kolay olmayacak. Hem yasal altyapının baştan kurulması hem de son on yılda satılan veya kapatılan kışlaların, eğitim alanlarının milyarlarca avro harcanarak yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Daha da önemlisi, Alman toplumunun bunca yıl sonra böylesi bir militarizasyona ne tepki vereceği büyük bir muamma.

Fransa’da ise devletle yeni nesil arasındaki çatışmanın en somut ve başarısız örneklerinden biri yaşandı. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 2019’da gençlere ulusal bilinç aşılamak ve sivil disiplini artırmak için Ulusal Hizmet (SNU) projesini başlatmıştı. Amaç gençlere üniforma giydirip, sabah içtimaları ve ulusal marşlarla toplumsal dokuyu onarmaktı. Fakat gençliğin protestoları, ordunun yaşadığı lojistik krizler ve milyarlarca avroluk bütçe yükü projenin sonunu getirdi. Nitekim artan toplumsal ve siyasi baskıların ardından SNU projesi 2026 yılında resmî olarak iptal edildi ve daha teşvik edici Gönüllü Askeri Hizmet modelinin benimseneceği açıklandı.

Öte yandan İngiltere’de Muhafazakâr Parti’nin geçtiğimiz dönem 18 yaşındakiler için zorunlu ulusal hizmeti seçim vaadi yapması, konunun kıtanın batısında da ne kadar siyasileştiğini gösteriyor.

Avrupa’da Zorunlu Askerlik: Z Kuşağı, Demografi ve Göçmenler

Meseleyi sadece asker açığı veya kışla inşaatı üzerinden okumak, Avrupa’da yaşanan asıl sarsıntıyı ıskalamak olur. Zorunlu askerliğin dönüşü, aslında devlet aygıtı ile Avrupa gençliği arasındaki toplumsal sözleşmenin derin krizine işaret ediyor. Avrupa Birliği’nin sunduğu barış ve refah içinde doğan, Erasmus programıyla sınır tanımadan seyahat eden, bireyselliği her türlü millî aidiyetin üstünde tutan Z kuşağı; şimdi aniden devletleri tarafından üniforma giymeye ve savaşmaya çağrılıyor. Sosyologların “post-kahramanlık toplumu” dediği, bireyin hayatının her türlü ideolojik davanın üzerinde olduğu bu yeni Avrupa’da, gençleri vatan için ölmeye veya öldürmeye ikna etmek devletlerin en büyük meşruiyet sınavı hâline gelmiş durumda.

İşin bir de görünmeyen, ancak kıta sosyolojisini temelinden sarsacak bir “göçmen” boyutu var. Tarihsel olarak ordular, farklı kesimleri tek potada eriten devasa asimilasyon makineleriydi. Fakat bugün Almanya, Fransa veya Belçika’nın banliyölerinde yaşayan; dışlanmışlık hissiyle büyüyen ve derin bir aidiyet krizi çeken göçmen kökenli gençlerden, kendilerini tam anlamıyla benimsemeyen bir devlet için canlarını feda etmeleri istenecek. Z kuşağının bireyselliğinin ötesinde, aşırı sağın ve göçmen karşıtlığının yükselişiyle birlikte her gün siyasi söylemlerde “öteki” olarak kodlanan azınlıkların devletle kurduğu bu zedelenmiş ilişki, olası bir kışla zorunluluğunda devasa kültürel sürtüşmelere gebe.

Bunun yanında yakıcı bir ekonomi politik engel daha var: Demografi. Avrupa, tarihinin en büyük yaşlanma krizini yaşıyor. Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) demografik projeksiyonlarına göre, AB’deki çalışma çağındaki nüfusun (20-64 yaş) 2050 yılına kadar yaklaşık 15 milyon ile 20 milyon kişi arasında azalması bekleniyor. İş gücü piyasasındaki bu devasa daralma karşısında, yüz binlerce genci en verimli çağlarında piyasadan çekip kışlalara doldurmak korkunç bir ekonomik maliyet demek. İskandinavların seçici ve düşük oranlı modelleri, tam da devletlerin “hem ekonomiyi ayakta tutayım hem de orduyu güçlendireyim” ikilemine bulduğu bir ara formül aslında.

Sonuç itibarıyla Avrupa’nın üzerinde dolaşan barış illüzyonu dağıldı ve devletler arası konvansiyonel savaşın soğuk gerçeği kıtanın kapısına dayandı. Ukrayna’daki savaşın seyri, ABD’nin NATO’ya bağlılığındaki belirsizlikler ve küresel güvenlik mimarisindeki çatlaklar, Avrupa başkentlerini tarihin tozlu raflarına kaldırdıkları dosyaları yeniden açmaya mecbur bıraktı. Zorunlu askerlik veya farklı isimler altındaki ulusal hizmet modelleri, artık Avrupa’nın kalıcı gündem maddesi.

Fakat bu geçiş, yeni yasalar çıkarmakla veya silah almakla biten teknik bir iş değil. Avrupa devletleri; barışın kalıcı olduğuna inandırdıkları, sınırları kaldırdıkları ve bireyselliği yücelttikleri yeni nesli, şimdi fedakârlığın ve topyekûn savunmanın gerekli olduğuna ikna etmek zorunda. Avrupa’nın geleceği, sadece üretilecek mühimmatın miktarıyla değil, devletle vatandaşı arasındaki bu yeni toplumsal sözleşmenin nasıl yazılacağıyla şekillenecek.

Mert Söyler

Bahçeşehir Üniversitesinde yeni medya ve sosyoloji lisans programlarını bitiren Mert Söyler, Bielefeld Üniversitesinde sosyoloji alanında yüksek lisans yaptı. İklim değişikliğinin göç politikalarına yansımaları ve uluslararası ekonomi politik üstüne araştırmaları olan Söyler, Perspektif redaksiyon ekibinin üyesidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler