Dosya: "Askerlik"

Askerî Personel Temini: Üç Mit ve İki Gelenek

Avrupa’da güvenlik algısı hızla değişirken, yıllardır ertelenen bir soru yeniden gündemde: Ordular yeterli mi, yoksa zorunlu askerlik geri mi dönüyor? Bu yazı, askerî personel tartışmalarını şekillendiren üç miti ve iki geleneği sorgulayarak, bugünün savunma krizine tarihsel bir perspektif sunuyor.

4 Mayıs 2026
Askerî Personel Temini: Üç Mit ve İki Gelenek
Fotoğraf: ©miex/shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı tam kapsamlı işgali ile birlikte Avrupalılar, 1991’de başlayan barış ve güvenlik döneminin artık kesin biçimde sona erdiğini fark etti. O tarihten bu yana “savaş öncesi bir döneme girildiği” yönünde tartışmalar yapılıyor. Uzmanlar, hükûmetlerin sağladığı büyük ve aslında memnuniyetle karşılanan “barış temettüsü” tasarrufları sonucunda, Birleşik Krallık Savunma Bakanı Ben Wallace’ın ifadesiyle “içi boşaltılmış” orduların bizi yeterince koruyup koruyamayacağını sorgulamaya başladı. O günden bu yana tedarik harcamaları artırılıyor, ancak asker sayıları için aynı şeyi söylemek pek de mümkün değil.

Kişisel ve toplumsal güvenliğe alışmış günümüz Batı toplumlarında, gönüllü asker alımını artırmak ciddi bir zorluk. Bu nedenle, Avrupa genelinde devletlerin, Soğuk Savaş döneminde, İrlanda ve Malta hariç, tüm Avrupa ülkelerinde uygulanan zorunlu askerliği yeniden hayata geçirip geçirmemesi gerektiği tartışılıyor. Tartışılıyor, evet, ama bu tartışma büyük ölçüde bakanlıkların kapalı kapıları ardında.

Siyasetçiler hâlâ bu konuyu kamuoyu önünde tartışmaktan büyük ölçüde kaçınıyor. Bunun nedeni, yalnızca barış yanlısı vatandaşlardan değil, aynı zamanda toplumun genel yararı için fedakârlık yapma fikrine, hele ki bu uğurda hayatını riske atmaya, alışkın olmayan “post-heroik” kuşaklardan gelebilecek güçlü bir tepki ihtimali. Ve elbette siyasetçiler, bugün Avrupa’da yaygın olan bir ya da iki çocuklu aile yapısı içinde, çocuklarını savaşta kaybetme ihtimaline çok daha mesafeli yaklaşan ebeveynlerin tepkisinden de çekiniyor.

Antik Yunan ve Roma’da Askerlik

Askerî personel teminine dair sürecin etrafında kökleşmiş ama gerçekte doğru olmayan bazı mitler var. Ayrıca bu alanda birbiriyle çelişen iki ayrı gelenek de mevcut.

İlk mit, zorunlu askerlik hizmetinin evrensel bir yükümlülük olduğu fikrinin Fransız Devrimi’nin bir icadı olduğu yönünde. Oysa Avrupa ve genel olarak “Batı” iki medeniyetin çocuğudur: İbrani geleneği (ve onun devamı olan Hristiyanlık) ile Antik Yunan ve Roma medeniyeti. Bu iki gelenek de ulusun varlığı tehlikeye girdiğinde tüm yetişkin erkeklerin askerlik yapması gerektiğini varsaymıştır. Bu durumda “herkes yola koyulur; damat odasından, gelin ise gelinliğinden çıkar” (Mişna, Sotah 8:8). Dolayısıyla bu gelenekte kadınların bile ulusu savunması beklenirdi.

Antik Yunan’da kadınların zorunlu askerliği söz konusu değildi. Yunan şehir devletleri farklı geleneklere sahip olsa da, hepsi Amazon kadın savaşçılarını bir istisna olarak görüyordu. Buna karşılık, köleler hariç tüm erkek Yunan vatandaşlarının (henüz vatandaş sayılmayan çocuklar ve yaşam süresinin bugüne kıyasla daha kısa olduğu bir dönemde nadiren yaşlılığa ulaşabilen birkaç kişi dışında) çoğunun “polis” için savaşması beklenirdi. Yaşlılar ise, biriktirdikleri bilgelik ve bilgiyle önceki kuşaklarla bağ kurdukları için o kadar değerli kabul edilirdi ki, genç erkeklerin onlar uğruna hayatlarını feda etmeleri beklenirdi (Tyrtaios, fragman 10 ya da 11).

İlke olarak, Roma Cumhuriyeti de tüm erkeklerin Roma için savaşmasını öngörüyordu. Ancak pratikte, erkeklerin başlangıçta kendi silah ve teçhizatlarını karşılamaları beklendiğinden, yalnızca bunu karşılayabilecek kadar varlıklı olanlar ve yokluklarında çiftliklerine bakacak birini sağlayabilenler askere alınabiliyordu.

Geç Cumhuriyet dönemi Roma’sında yapılan reformlar, daha yoksul vatandaşların kendi adlarına savaşacak kişilere topluca ödeme yapabilmesine imkân tanıdı. Böylece maaşlı, profesyonel “Roma askeri” ortaya çıktı. Zaten asker anlamındaki “soldier” kelimesi de bir para birimi olan solidus’tan türemiştir. Zamanla bu profesyoneller Roma ordusuna hâkim oldu; ordu, diğer vatandaşları ise yalnızca istisnai durumlarda silah altına aldı. Bu profesyonel askerler, orduda yaklaşık 20-30 yıl hizmet ettikten sonra emekliliklerinde kendilerine toprak verilmesiyle köylü hâline geliyordu.

Devlete Karşı Yurttaşlık Görevi Olarak Askerlik

Batı’nın Germen kabilelerinin kontrolüne geçmesinden yaklaşık bin yıl sonra, 1453’e kadar Doğu’da varlığını sürdüren Roma İmparatorluğu’nun asker temin sistemi ise karmaşık bir yapıdaydı ve zaman içinde değişim geçirdi. Zamanla imparatorluğun bölgesel asker kaynağı, önce Arapların, ardından çeşitli Türk boylarının fetihleriyle adım adım daraldı. Başlangıçta imparatorluğun her iki kesiminde de görülen ve gerektiğinde zorunlu askerlikle desteklenen vergiye dayalı profesyonel ordu modeli, giderek yerini gönüllüler, yabancı paralı askerler ve devletten toprak tahsisi karşılığında askerlik yükümlülüğü üstlenen köylü-savaşçılardan oluşan parçalı bir yapıya bıraktı.

Toprak karşılığında askerlik hizmeti modeli, daha sonra  Kutsal Roma İmparatorluğu’nun sınır bölgelerine yerleştirdiği birliklerinde ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gazilerinde de yeniden üretildi.

Bu arada Batı’da da Bizans’taki toprak karşılığı askerlik modeline benzer yapılar gelişti. İlke olarak Batı’da erkekler, Bizans İmparatorluğu’nda olduğu gibi devletten değil, bir derebeyinden aldıkları toprak karşılığında (savunma) savaşlarında askerlik hizmetiyle yükümlüydü. Bu yükümlülük, “Heerbann” (Almanya’da askerî seferberlik emri) ya da “arrièreban” (Orta Çağ Fransası’nda askerî seferberlik çağrısı) ilan edilerek gerçekleşirdi. Bu uygulama son olarak 18. yüzyılın başlarında Fransa Kralı XIV. Louis döneminde tüm yetişkin erkekler için yürürlüğe konmuştur. Fransız Devrimi ise bu yükümlülüğü yalnızca bir derebeyine ya da krala karşı bir görev olmaktan çıkarıp, egemenliğin bizzat millete ait olduğu bir devlete karşı bir yurttaşlık görevi hâline dönüştürmüştür.

Profesyonel Ordu ile Zorunlu Askerlik Arasındaki Tercih

İkinci mit, profesyonel bir ordu ile zorunlu askerlik temelli bir ordu arasında bir tercih yapılması gerektiği yönündedir. Oysa zorunlu askerlik sistemi her zaman güçlü bir profesyonel çekirdek etrafında örgütlenir. Avrupa tarihi boyunca bu iki model çoğunlukla yan yana var olmuştur. Kitlesel zorunlu asker ordularında ister yalnızca aşırı ihtiyaç anlarında seferber edilsin, ister sınırlı süreli askerlik hizmetiyle sürekli bir yapı olarak kullanılsın askerleri eğiten bir profesyonel kadronun varlığı zaten kaçınılmazdı.

Genel olarak zorunlu askerlik orduları ülke savunması için seferber edilirken, profesyonel askerler daha çok ulusal sınırların ötesindeki harekâtlarda görev alıyordu. Profesyonel askerler, özellikle tartışmalı miras hakları için yürütülen hanedan savaşlarında ya da Hristiyan dünyanın diğer bölgelerindeki müttefikleri veya dindaşları savunmak amacıyla seferber ediliyordu. Daha sonraki yüzyıllarda ise profesyonel kuvvetler sömürge fetihlerinde ya da barışı destekleme operasyonlarında kullanıldı.

Çoğu Batı Avrupa ülkesi, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, acil bir tehdit bulunmadığı için zorunlu askerliği kaldırmak yerine askıya aldı. Küçük profesyonel kuvvetler, doğal afetler gibi acil durumlarda müdahale etmek ve yurt dışındaki sınırlı barış destek görevlerine katılmak için yeterli görülüyordu. Bu nedenle, gerektiğinde profesyonel bir çekirdek etrafında zorunlu askerliği yeniden devreye sokarak silahlı kuvvetleri büyütme seçeneği büyük ölçüde korunmuştur.

Devşirme Askerler ve Heterojen Ordular

Üçüncü mit ise orduların ancak tek dilli ya da etnik olarak homojen olduklarında düzgün işleyebileceği varsayımıdır. Oysa Antik Yunan orduları yabancı uzman birlikler içeriyordu. Roma İmparatorluğu ise giderek dolaşan Germen kabilelerinden hatta bazen yakın zamana kadar düşman olan gruplardan asker devşiriyordu. Aynı durum Bizans İmparatorluğu için de geçerliydi.

Batı Avrupa’da da benzer bir durum söz konusuydu: Derebeyine karşı yükümlü olunan 40 günlük askerlik süresi aşıldığında, ihtiyaç duyulan askerler ücret karşılığında nereden bulunabiliyorsa oradan temin edilirdi. Bu çerçevede farklı uzmanlıklarıyla öne çıkan çeşitli etnik gruplar hizmet veriyordu: İskoç ve İsviçre piyadeleri, Alman Landsknecht birlikleri; Arnavut, Hırvat, Macar (Hayduk) ve Tatar hafif süvarileri; Galli ya da Cenevizli okçular ve arbaletçiler bunlar arasındaydı. Kutsal Roma İmparatorluğu ve ardından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun orduları, tıpkı Rus ordusu gibi her zaman çok etnisiteli ve çok dilli yapılardı.

Sömürgelerden gelen etnik azınlıklar da, özellikle Fransız ve Britanya ordularında, Avrupa’da ve başka bölgelerde 20. yüzyılın ikinci yarısındaki sömürgeciliğin sona ermesine kadar hizmet etmeyi sürdürdü.

Gönüllülük ile Zorunluluk Arasında Askerlik

Zorunlu askerlik konusundaki geleneksel yaklaşımlara dönersek, iki ana görüş öne çıkar. İlki yukarıda kısmen değinildiği gibidir: Erkeklerin askerlik hizmetini yerine getirmesi ve ihtiyaç anında ülkeleri için savaşması yönünde evrensel bir yükümlülük anlayışı; Fransız Devrimi’nden bu yana yurttaşlık haklarıyla da ilişkilendirilmiştir.

Bu anlayışın daha erken dönemlere uzanan bazı örnekleri de vardır. Örneğin geç Orta Çağ’da, İsviçre’de egemen yurttaşların kendi kantonlarını savunma yükümlülüğü bulunuyordu. Fransız Devrimi bu modeli kıta Avrupası’na ve ötesine yaydı. Ancak başlangıçta bu yükümlülük, devlet yönetimini özgür ve genel seçimler yoluyla belirleme hakkı gibi tam yurttaşlık haklarıyla bağlantılı değildi.

Nitekim 1871’de bir “Alman” devleti kurulmadan önce Alman topraklarında, erkeklerin Prusya, Bavyera ya da Saksonya için savaşma yükümlülüğü esasen hükümdara ve ardından millete karşı bir görev olduğu iddiasına dayanıyordu.

İkinci gelenek ise, 18. yüzyıldan bu yana zorunlu askerliği yurttaşların özgürlüğüne yönelik bir ihlal olarak gören Birleşik Krallık yaklaşımıdır. Bu nedenle Birleşik Krallık, NATO üyesi devletler arasında, Soğuk Savaş tüm şiddetiyle sürerken dahi, 1960-1963 yılları arasında zorunlu askerliği kaldıran ilk ülke olmuş; onu 1973’te ABD izlemiştir.

Bu durum, yurttaşlık hakları ile ülkenin savunmasına hizmet etme yükümlülüğü arasında kurulan ve genellikle Fransız geleneğiyle ilişkilendirilen bağın, Batı dünyasında dahi evrensel bir kabul görmediğini açıkça ortaya koyar. Nitekim Birinci Dünya Savaşı sırasında bile Birleşik Krallık, tüm erkekler için zorunlu askerliği ancak 1916’da yürürlüğe koymuş; başlangıçta ise tamamen gönüllülere dayanmıştır.

Son bir değerlendirme olarak, uluslararası insancıl hukukun oluşturulması büyük bir kazanım olsa ve siviller ile askerler arasındaki ayrımın korunması gerekse de bu ayrımın her zaman kısmen teoride kaldığı da bir gerçektir. Siviller neredeyse her zaman savaşların kurbanları arasında yer alır. Bu nedenle pek çok insan, düşman saldırılarına karşı savunmasız kalmayı mı yoksa radar operatörlüğünden lojistiğe, oradan cephe hattındaki askerliğe kadar uzanan giderek çeşitlenen askerî rollerden birini üstlenerek ülkelerinin savunmasına katılmayı mı tercih edeceklerini kendilerine sorarlar.

Kaynak

  • Beatrice Heuser: War: a Genealogy of Western Ideas and Practices. Oxford University Press, 2022.

Beatrice Heuser

Beatrice Heuser, Brüksel Özgür Üniversitesi bünyesindeki Güvenlik, Diplomasi ve Strateji Merkezi’nde seçkin profesör olarak görev yapmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler