Askerlik ve Erkeklik: Yalnızca Erkekler mi Asker Olur?
Birçok Avrupa ülkesi askerî kapasitesini artırırken zorunlu askerlik modellerine geri dönüyor. Bu tartışma, aynı zamanda yeniden tanımlanan bir “erkeklik” anlayışını da gündeme taşıyor. Peki orduların büyük ölçüde erkeklerden oluşması, toplumsal cinsiyet ve güç ilişkilerini nasıl şekillendirir?
“Dönüm noktası” (Zeitenwende) olarak adlandırılan bir süreçteyiz. Avrupa devletleri yeniden savaşa hazır hâle gelmek istiyor. 20 ya da 30 yıl önce birçok devlet zorunlu askerliği kaldırmış ya da askıya almıştı. Şimdi ise birçoğu gönüllü askerlik hizmetini yeniden yürürlüğe koyuyor. Örneğin 1997 yılında zorunlu askerliği kaldıran Fransa’da 2026 yazından itibaren 10 aylık gönüllü askerlik hizmeti başlayacak. 2011 yılında zorunlu askerliği askıya alan Almanya’da da 2026 Ocak ayından itibaren en az altı ay süren yeni bir gönüllü askerlik hizmeti yürürlüğe girdi. Danimarka ve İsveç ise ihtiyaca dayalı zorunlu askerlik uygulamasını başlattı.
Bütün bu düzenlemeler şu anlama geliyor: Eğer yeterli sayıda genç gönüllü olarak askerlik hizmetine başvurmazsa, ihtiyaç doğrultusunda daha fazla genç askerlik hizmetine çağrılabilir. Bu düzenlemeler İsveç ve Danimarka’da cinsiyetten bağımsız olarak geçerli.
Kadınlar ve Askerlik
Avrupa Parlamentosu Araştırma Konseyi’ne göre her ne kadar bu ülkelerin hepsinde ordu kadınlara da açık olsa bile kadınların ordudaki oranı yalnızca İsveç, Macaristan ve ABD’de yüzde 20’nin üzerine çıkıyor. Çoğu ülkede ise bu oran yaklaşık yüzde 15 civarında. Buna ek olarak Finlandiya ve Türkiye gibi erkekler için zorunlu askerliği sürdüren ülkeler de var. Finlandiya ayrıca kadın askerleri aktif olarak teşvik ediyor. Türkiye ise NATO ülkeleri arasında kadın asker oranının en düşük olduğu ülke. Türkiye’de kadın asker oranı yüzde birin altında. İstisnai bir örnek ise, dünyada kadınları askerlik hizmetine zorunlu tutan az sayıdaki ülkeden biri olan İsrail. Ancak orada da kadınlar için askerlik süresi erkeklere göre daha kısa ve çok daha fazla istisna olarak gerçekleşiyor.
Dolayısıyla, askerlik hizmetinin ne ölçüde zorunlu olduğu ve kadınların ne ölçüde orduya dahil edildiği konusunda silahlı kuvvetler arasında bazı farklılıklar var. Ancak buna rağmen, tüm ülkelerde ordu hâlâ büyük ölçüde erkek egemen bir kurum. Peki askerlik ile erkekliğin bu kadar güçlü biçimde ilişkilendirilmesinin sebebi ne?
Bunun bir nedeni, 19. yüzyılın sonlarında birçok devlette erkekler için zorunlu askerlik uygulamasının getirilmiş olması. Zorunlu askerlik yaygınlaştıkça erkeklik anlayışları da değişti. 1900’ler civarında Almanya’da ordu “ulusun okulu” ve aynı zamanda da “erkekliğin okulu” olarak tanımlanıyordu. Michel Foucault asker eğitiminin etkilerini incelemiş ve “köylü”den “asker”in nasıl yaratıldığını, yani tarla işi için eğilmiş bir bedenin, talim yoluyla elinde silah tutan ve dimdik duran üniformalı bir erkeğe nasıl dönüştüğünü yazmıştı.
Bazı ailelerde, çocuğun askerde nihayet disiplin ve düzen öğrenecek olması umutla karşılanıyordu. Bununla birlikte zorunlu askerliği incelediğimizde, talep edilen her şeyin neden “erkeklik okulu” olması gerektiği de pek anlaşılır değildir: Elbette askerler ordudayken silah kullanmayı öğrenir ve zorlu bir fiziksel eğitimden geçer. Yani erkeklikle ilişkilendirilen beceriler kazanırlar. Öte yandan, askerler temel eğitim sırasında çoğunlukla dış dünyadan büyük ölçüde izole edilirler. Arkadaşları, sevgilileri ve aileleriyle doğrudan temasları azdır. Bunun yerine askerî birlik onların ailesi hâline gelmelidir.
Ancak askerler aynı zamanda “kadınsı” kabul edilen görevleri de yerine getirmek zorundadır: Yataklarını düzeltmek, odayı temizlemek, dolapta kıyafetleri düzgün yerleştirmek, üniformalarını ve saçlarını kurallara uygun şekilde düzenlemek gibi görevleri vardır. Psikanalitik yaklaşımlar, askerlerin bu görevleri mükemmel şekilde yapamadıklarında sürekli cezalandırılmasının temel eğitimin önemli bir parçası olduğunu söyler. Askerler başlangıçta bu görevleri kusursuz yerine getiremez. Böylece “kadınsı bir nesne” konumuna itilirler, sürekli baskı altına alınır ve eleştirilirler. Talim ve sürekli tekrar yoluyla bu süreçler içselleştirilir ve askerler bu bastırılmış “kadınsı” konumdan kurtularak sonunda erkek özneye dönüşür.
Bunun yanında askerî ritüeller, semboller ve gelenekler de önemlidir: Bayrak törenleri, madalyalar, yeminler… Bunlar askerî eylemlere -askerlerin katlandığı ve aynı zamanda başkalarına yaşattığı acı ve ıstıraba- görünürde daha derin bir anlam kazandırır.
Ordular Erkeklik Anlayışımızı Nasıl Şekillendiriyor?
Uzun süre neredeyse tüm erkekler bu askerî eğitimden geçtiği ve güçlü, savaşçı olmaları beklendiği için, erkeklik anlayışlarımız ordu tarafından derinden şekillendirildi. Yöneticileri çoğunlukla erkekler ve rakiplerine karşı savaş kazanan savaşçılar olarak düşünürüz. Oysa askerlik ile erkekliğin bu şekilde bağlantılı olmasının bazı sonuçları vardır.
Örneğin bu tarz bir bağlantının etkileri toplumda, ordunun kendi içinde ve en nihayetinde savaşın yürütülme biçiminde görülür. Toplumda genellikle cinsiyetlere dair karşıt (polar) anlayışlar vardır: Yin ve Yang, artı ve eksi. Erkeklik fiziksel güç, cesaret, disiplin ve sertlik ile ilişkilendirilirken; kadınlık zayıflık, kırılganlık, korunma ihtiyacı, duygusallık ve şefkat ile ilişkilendirilir. Buradan şu sonuç çıkar: Erkekler cesur olmalı, savaşmalı ve kadınları korumalıdır. Kadınlar ise buna karşılık bakım vermeli, aile ve evle ilgilenmelidir. Bu anlayışlar hem kadınların hem de erkeklerin nasıl davranabileceğini de sınırlar. Bu durum, örneğin çevrim içi moda kataloglarında da görülen cinsiyet temsillerine bile yansır: Erkekler genellikle izleyiciye doğrudan bakar, dik durur, kaslı ve geniş omuzludur.
Kadınlar ise çoğu zaman aşağıdan yukarı doğru bakar; ayakta durduklarında genellikle tek ayak üzerindedirler, diğer ayakları yere zar zor değmektedir. Hafif bir rüzgâr bile onları devirecek gibidir.
Genel olarak kadın askerler orduda çoğunlukla yabancı ya da “içeri sızmış” kişiler olarak görülür. Fiziksel gereklilikleri karşılayamayacakları ve askerî dayanışmayı tehlikeye atacakları varsayılır. Özellikle “erkek koruma içgüdüsü” söylemi oldukça sorunludur. Buna göre erkekler tehlikeli durumlarda görevlerini yerine getirmek yerine kadınları kurtarmaya yönelecektir. Bu iddia sık sık dile getirilse de bununla ilgili hiçbir kanıt yoktur. Aksine, insanların cinsiyetten bağımsız olarak yakınlarını korumak için hayatlarını riske atmaya hazır oldukları kanıtlanmıştır. Buna rağmen bu mit, İsrail ve ABD gibi ülkelerde kadınların savaş birliklerinde görev almasının uzun süre engellenmesine neden olmuştur.
“Savaşan erkekler” ve “korunmaya muhtaç kadınlar” şeklindeki kutuplaşmış anlayış, savaşların meşrulaştırılması ve yürütülmesi açısından özellikle sorunludur: Örneğin 1991’de başlayan Yugoslavya savaşları öncesinde Sırbistan’da, Hırvat erkeklerin Sırp kadınlara yönelik cinsel saldırılarına dair artan haberler yer alıyordu. Bu, milliyetçi ideolojinin bir parçasıydı ve etnik gruplar arasındaki gerilimi artırmayı amaçlıyordu. Savaşlarda ise kadınlara ve kız çocuklarına yönelik cinsel şiddet giderek daha önemli bir rol oynuyor. Bu ideolojiye göre kadınlara saldırmak, düşman askerlere “kendi kadınlarını bile koruyamadıkları” mesajını veriyor.
Kadınlara yönelik saldırılar, “öteki” etnik topluluğu terörize etmek ve insanlıktan çıkarmak için kullanılıyor. Bununla birlikte erkekler de cinsel şiddetin hedefi olabiliyorlar. Ancak kutuplaştırılmış erkeklik anlayışları nedeniyle bu durum daha fazla tabu hâline gelmiş durumda ve mağdurların yardım alması daha da zorlaşıyor.
Bununla birlikte, bu kutuplaştırılmış cinsiyet anlayışının zamanla dönüştüğünü söylemek gerekir. Örneğin İsveç’te eşitlik bakanı, askerlik hizmetinin cinsiyetten bağımsız olarak herkes için zorunlu hâle getirilmesi için aktif şekilde çalışmaktadır. Yani birçok toplum ve orduda değişimler yaşanıyor.
Tüm bu değişimlere rağmen aynı zamanda Trump ya da Putin gibi “güçlü erkekler” de destek kazanmaya devam ediyor. Eğer askerlik ve savaş hazırlığı tüm toplumlarda yeniden daha önemli hâle gelirse, erkeklerin tekrar askerî erkeklik anlayışına göre şekillenmesi ve kadınlar ile erkekler olarak nasıl yaşamak istediğimize dair özgürlüklerimizin yeniden kısıtlanması riski ile de karşı karşıyayız.