Anatomi

Jeopolitiğin Yeni Ağırlık Merkezi: Küresel Güney Nedir?

Bir zamanlar “Üçüncü Dünya” olarak anılan ülkeler, bugün küresel siyasette daha bağımsız ve iddialı bir rol arıyor. Küresel Güney kavramı, eşitsizlik ve çevresellik temelinde yapılan bir tanımdan jeopolitik bir aktöre dönüşürken, bu dönüşümün sınırları ve çelişkileri de giderek daha görünür hâle geliyor. Peki 21. yüzyılın uluslararası düzenini yeniden şekillendirme iddiasındaki Küresel Güney nedir, nasıl ortaya çıktı?

Jeopolitiğin Yeni Ağırlık Merkezi: Küresel Güney Nedir?
Küresel Güney dayanışmasının ve Bağlantısızlar Hareketi'nin temellerinin atıldığı 1955 Bandung Konferansı'nın 60. yıl dönümü için yapılan, Endonezya'daki Asya-Afrika Anıtı. Anıtın üzerinde, tarihi konferansa ev sahipliği yapan Endonezya'nın kurucu devlet başkanı Sukarno'nun meşhur çağrısı yer alıyor: "Yeni bir Asya ve yeni bir Afrika doğsun". Fotoğraf: Yoharsi/Shutterstock.com

Uluslararası ilişkiler, ekonomi politik ve sosyoloji disiplinlerinde son yirmi yılda en çok duyduğumuz kavramların başında hiç şüphesiz “Küresel Güney” (Global South) geliyor. Soğuk Savaş’ın ardından kullanımdan kalkan “Üçüncü Dünya” kavramının yerini alan bu terim, artık sadece yoksul ya da gelişmekte olan ülkeleri tanımlayan pasif bir etiket değil. Aksine, küresel siyasette hak iddia eden, kendi kurumlarını inşa eden ve “Batı” hegemonyasına meydan okuyan oldukça heterojen ve dinamik bir aktörler kümesini ifade ediyor. Peki bu kavram nasıl ortaya çıktı, neyi kapsıyor ve neden bu kadar önemli?

Küresel Güney’in Coğrafi Olmayan Ölçütleri: Yoksulluk, Eşitsizlik, Çevresellik

En temel yanılgılardan biri, Küresel Güney kavramının salt coğrafi bir bölgeyi, yani sadece Ekvator’un güneyinde kalan ülkeleri tanımladığını düşünmek. Oysa Küresel Güney, bir harita bilgisinden ziyade ekonomi politiğin ve jeopolitiğin yarattığı yapısal bir kurguyu ifade ediyor. Örneğin Avustralya ve Yeni Zelanda coğrafi olarak güney yarımkürede yer alsalar da sosyo-ekonomik gelişmişlikleri, Batı ittifak sistemine entegrasyonları ve kişi başına düşen yüksek gelirleri sebebiyle “Küresel Kuzey”in bir parçası olarak görülüyorlar. Buna karşın, coğrafi olarak tamamen kuzey yarımkürede bulunan Hindistan, Meksika, Nijerya veya Mısır, Küresel Güney’in en önemli aktörleri arasında yer alıyorlar.

Bu bağlamda Küresel Güney; tarihsel olarak sömürgecilik veya emperyalizm deneyimi yaşamış, küresel kapitalist sisteme “çevre” veya “yarı-çevre” olarak entegre edilmiş, sanayileşme süreçlerini Batı’ya kıyasla daha geç veya asimetrik bir biçimde deneyimlemiş ülkelerin oluşturduğu geniş bir kategori. Latin Amerika, Afrika, Asya ve Okyanusya’nın büyük bir bölümünü kapsıyor. Fakat akademisyenler, kavramın esnekliğine dikkat çekerek “Kuzey’in içindeki Güney”, yani gelişmiş Batı ülkelerindeki yoksul, marjinalize edilmiş, göçmen veya azınlık toplulukları ile “Güney’in içindeki Kuzey”, yani gelişmekte olan ülkelerdeki küresel kapitalizme entegre olmuş ultra zengin elitler olgularının da altını çiziyorlar. Dolayısıyla Küresel Güney sadece bir harita koordinatını işaret etmiyor; bir marjinalleşme, eşitsizlik ve aynı zamanda bu eşitsizliğe karşı yükselen bir sesi simgeliyor. Ama bu ses, bir ittifaktan ziyade; kendi içinde derin çelişkiler, güç asimetrileri ve jeopolitik rekabetler barındıran, zaman zaman pragmatik çıkarların ortak ideallerin önüne geçtiği çok parçalı bir yapıyı da içinde barındırıyor.

Küresel Güney Kavramının Tarihsel Kökleri: “Üçüncü Dünya” ve “Brandt Hattı”

Küresel Güney kavramının soykütüğünü anlamak için öncelikle kavramın selefi olan “Üçüncü Dünya” (Fr. tiers monde) kavramına bakmalıyız. Fransız demograf ve iktisatçı Alfred Sauvy, 1952 yılında kaleme aldığı bir makalede, Soğuk Savaş döneminde ne ABD öncülüğündeki kapitalist Batı blokuna, yani Birinci Dünya’ya, ne de Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist bloğa, yani İkinci Dünya’ya dahil olmayan ülkeleri tanımlamak için “Üçüncü Dünya” terimini türetmişti. Sauvy bu terimi, Fransız Devrimi öncesindeki “Üçüncü Sınıf”a (Fr. tiers etat – halk tabakası) atıf yaparak, “görmezden gelinen, sömürülen ama artık bir şeyler olmak isteyen” kitleleri tanımlamak amacıyla kullanmayı tercih etmişti.

Üçüncü Dünya adlandırması, 1955 yılındaki tarihi Bandung Konferansı ile siyasi bir projeye dönüştü. Asya ve Afrika’nın yeni bağımsızlığını kazanmış devletleri, Bağlantısızlar Hareketi’ni kurarak kendi bağımsız jeopolitik çizgilerini yaratmaya çalıştılar. 1970’lerde ise Birleşmiş Milletler bünyesinde “Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen” talebiyle küresel ticaretin ve finansın çok daha adil bir şekilde yapılandırılmasını istediler.

Kuzey-Güney ayrımının resmi bir uluslararası belgeye girmesi ise 1980 yılında yayımlanan Brandt Raporu ile gerçekleşti. Eski Batı Almanya Şansölyesi SPD‘li Willy Brandt başkanlığındaki komisyon, dünya haritası üzerine kabaca 30 derece kuzey enleminden geçen zikzaklı bir çizgi çekti. “Brandt Hattı” olarak bilinen bu çizginin kuzeyinde zengin ve sanayileşmiş ülkeler, güneyinde ise yoksul ve tarıma dayalı ülkeler yer alıyordu.

kuresel guney willy brandt brand hatti

Brandt Hattı, dünyayı gelişmiş kuzey ve gelişmekte olan güney olarak ikiye ayırır. Günümüzde güncelliğini yitirmiş olduğu gerekçesiyle eleştirilse de küresel eşitsizlikleri görselleştirmek için hâlâ faydalı bir yöntem olarak kabul edilmektedir. İllüstrasyon: Jovan.gec/Wikipedia Commons

Willy Brandt’ın bu tarihî girişimi başlatmasının arkasında, sadece bir iktisat raporu hazırlamanın ötesinde, dünyayı bekleyen büyük bir felaketi önleme çabası yatıyordu. Şansölyeliği döneminde “Ostpolitik” ile Doğu ve Batı arasındaki buzları eriten ve bu başarısıyla Nobel Barış Ödülü alan Brandt, barışın sadece nükleer füzelerin sökülmesiyle gelmeyeceğini çok iyi biliyordu. Brandt’ın vizyonuna göre, dünya üzerindeki asıl büyük çatışma potansiyeli artık sadece ideolojik bir Doğu-Batı rekabeti değil, açlık ve sefalet içinde yaşayan bir Güney ile refah içindeki bir Kuzey arasındaki derin uçurumdu.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla “İkinci Dünya” tamamen ortadan kalktı. İkinci dünyanın yokluğunda “Üçüncü Dünya” tasnifi yapmak da mantıken anlamsızlaşmıştı. Üstelik Üçüncü Dünya kavramı, zamanla Batı medyasında sadece yoksulluk, yolsuzluk, savaş ve darbelerle anılan aşağılayıcı bir sıfata dönüşmüştü. İşte tam bu kavramsal boşlukta, post-kolonyal teori ve eleştirel uluslararası ilişkiler disiplini “Küresel Güney” kavramını dirilterek akademik ve politik tartışmaların merkezine taşıdı.

Küresel Güney Kavramının Gelişimi

Kavramın ekonomi politik alt yapısını dolduran en önemli düşünsel akım Latin Amerika kökenli Bağımlılık Okulu oldu. Arjantinli iktisatçı Raúl Prebisch ve Brezilyalı sosyolog Fernando Henrique Cardoso gibi isimler, merkez Kuzey ile periferik Güney arasındaki ticaretin yapısal olarak eşitsiz olduğunu, Kuzey’in zenginleşmesinin doğrudan Güney’in yoksullaşması pahasına gerçekleştiğini ileri sürdüler. Onlara göre Güney, sadece “henüz gelişmemiş” bir bölge değildi; aksine Kuzey’in gelişimi tarafından aktif olarak “az geliştirilmiş” bir kaderi yaşıyordu. Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein de geliştirdiği “Dünya Sistemleri Teorisi” ile bu merkez-çevre analizini tarihsel bir çerçeveye oturttu ve Küresel Güney’in ucuz hamfmadde ve emek sağlayan “çevre” rolünü üstlendiğini belirterek kavramın yapısal sınırlarını çizdi.

Günümüzde Küresel Güney kavramının epistemolojik boyutunu en derinlemesine inceleyen isimlerin başında Portekizli sosyolog Boaventura de Sousa Santos geliyor. Santos, Güney’in Epistemolojileri (Epistemologies of the South) adlı eserinde, Batı merkezli bilim ve düşünce sistemlerinin, Güney’in yerel bilgi biçimlerini, kültürlerini ve dünyayı anlama yollarını “yok ettiğini” (epistemicide) savunuyor. Ona göre Küresel Güney sadece ekonomik bir sömürü alanı değil; aynı zamanda kapitalizme, sömürgeciliğe ve ataerkilliğe karşı üretilen alternatif bilgi biçimlerinin ve direniş pratiklerinin de ana vatanı konumunda. Güney, Batı’nın dayattığı tek tip evrenselciliğe karşı dünyanın çoğulculuğunu temsil ediyor.

Marksist tarihçi Vijay Prashad ise Esmer Milletler (The Darker Nations) ve Yoksul Milletler (The Poorer Nations) başlıklı eserlerinde, Küresel Güney’i pasif bir kurbanlar topluluğu olarak değil, “tamamlanmamış siyasi bir proje” olarak ele alıyor. Prashad, Bandung Konferansı’ndan günümüzdeki BRICS yapılanmasına kadar Güney’in küresel sahnede adalet arayışının tarihini yazıyor ve Küresel Güney’in, neoliberal küreselleşmenin yarattığı yıkıma karşı en güçlü politik alternatif potansiyelini taşıdığını savunuyor.

Zaman İçinde Anlamın Değişimi: “Gelişmekte Olan”dan “Küresel Aktör”e

Küresel Güney kavramı, 1990’lardan 2020’lere uzanan süreçte çok ciddi bir anlam kayması yaşadı ve büyük bir evrim geçirdi. 1990’larda ve 2000’lerin başında bu kavram kullanıldığında akla genellikle; IMF ve Dünya Bankası’nın Yapısal Uyum Programlarına mahkûm olmuş, dış borç krizleriyle boğuşan, Batılı sivil toplum kuruluşlarının insani yardımlarına muhtaç ve siyasi istikrarsızlıklarla anılan “mağdur” bir coğrafya geliyordu. Kavram, akademik literatürde neredeyse “az gelişmişlik” ve “yoksulluk” ile eş anlamlı kullanılıyordu.

Fakat 2000’li yılların sonlarına doğru, özellikle Çin’in durdurulamaz ekonomik yükselişi, Hindistan’ın teknoloji ve hizmet sektöründeki atılımı, Brezilya ve Güney Afrika’nın bölgesel birer güce dönüşmesiyle Küresel Güney’in günümüze uzanan hikâyesi tamamen değişti. Bu ülkeler artık yardım alan değil, yatırım yapan, kendi kredi mekanizmalarını kuran ve küresel tedarik zincirlerinin merkezine yerleşen güçlü aktörler hâline geldiler.

Bu değişimin en somut göstergesi olarak “Güney-Güney İş Birliği” konseptinin yükselişini görebiliriz. Eskiden Güney ülkeleri sadece Kuzey ile ticaret yaparken, bugün Çin, Afrika’nın en büyük ticaret ortağı konumunda. Brezilya, Latin Amerika’daki komşularıyla ekonomik entegrasyonunu derinleştiriyor; Hindistan ise Orta Doğu ve Güneydoğu Asya ile stratejik bağlar kuruyor. Dolayısıyla Küresel Güney kavramı; “Batı’nın arka bahçesi” veya “yardıma muhtaçlar kulübü” gibi yaftalardan sıyrılarak, demografik üstünlüğü, ekonomik dinamizmi ve yeraltı kaynaklarını elinde tutan yepyeni bir jeopolitik ağırlık merkezi hâline geldi.

Küresel Güney’in Yeni Jeopolitik Konumu

Çok kutuplu veya çok merkezli dünya düzenine geçiş sancılarının yaşandığı bu dönemde, Küresel Güney kavramı uluslararası ilişkilerin temel kavramlarından biri hâline geldi. Bu artan önemi ve ağırlığı en net biçimde küresel kriz anlarında alınan jeopolitik pozisyonlarda gözlemliyoruz. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından ABD ve Avrupa, tüm dünyayı yaptırımlara katılmaya çağırdığında, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Endonezya ve Meksika gibi Küresel Güney ülkelerinin ezici çoğunluğu bu bloka eklemlenmeyi reddetti. Batı başkentlerinde şaşkınlık yaratan bu durum, aslında bir Rusya sevgisinden ziyade, kendi ulusal çıkarlarını önceleyen “aktif bir bağlantısızlık” stratejisinin sonucuydu. Artık Kuzey’in çatışmalarında taraf olmaya zorlanmayı kabul etmeyen Güney ülkeleri, dış politikalarını çeşitlendiriyor ve büyük güçler arasındaki rekabeti kendi avantajlarına kullanacak akılcı bir risk dengeleme siyaseti güdüyorlar.

Bu stratejik otonomi arayışı, sadece savaşlarda değil, küresel krizlerin faturasının kime kesileceği tartışmalarında da kendini gösteriyor. İklim değişikliği, Kuzey ile Güney arasındaki asimetrinin en net biçimde görüldüğü alanların başında geliyor. Sanayi Devrimi’nden bu yana atmosfere salınan sera gazlarının tarihsel olarak ezici çoğunluğundan Küresel Kuzey sorumluyken; kuraklık, seller ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi yıkıcı sonuçların bedelini en ağır şekilde Küresel Güney ödüyor. Bu yüzden günümüzde Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen COP zirvelerinde bu ülkelerin en büyük ve en haklı talebi, Kuzey’in yarattığı tahribat için bir “Kayıp ve Zarar Fonu” oluşturulması ve teknoloji transferinin sağlanması etrafında şekilleniyor. İklim adaleti bugün Küresel Güney’i birleştiren en güçlü politik söylemlerden birine dönüşmüş durumda. Üstelik yakın geçmişte COVID-19 pandemisi sırasında aşı patentlerinin Batılı şirketlerin elinde tutulması ve sergilenen “aşı milliyetçiliği”, Güney’in Batı merkezli sisteme olan güvenini zedeleyen bir başka tarihî kırılma olmuştu.

Sisteme duyulan bu derin güvensizlik, Küresel Güney’i sadece söylemsel bir itirazla yetinmekten çıkarıp, kendi alternatif kurumlarını inşa eden bir bloğa dönüştürdü. Artık Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası kurumlarının ağır siyasi ve ekonomik koşullara bağlı kredilerine mahkûm olmak istemeyen bu ülkeler, Yeni Kalkınma Bankası (NDB) ve Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) gibi finansal yapılar kurdular. Başlangıçta Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS, yakın zamanda Mısır, Etiyopya, İran ve BAE’nin de katılımıyla “BRICS+” hâlini alarak bu kurumsallaşmanın en yeni örneklerinden oldu. Dünya nüfusunun neredeyse yarısını ve küresel petrol üretiminin çok büyük bir kısmını kontrol eden bu genişletilmiş blok, şimdilerde yerel para birimleriyle ticaret yaparak ABD dolarının küresel hegemonyasını zayıflatmaya yönelik ciddi stratejiler geliştiriyor.

Ama BRICS’in henüz Batı ağırlıklı kurumlara gerçek anlamda işlevsel bir alternatif oluşturmaktan uzak olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ortak bir dış politika hattından veya bağlayıcı bir kurumsal tüzükten yoksun olan bu yapı; jeopolitik öncelikleri ve ekonomik modelleri birbirinden tamamen farklı ülkeleri bir araya getirdiği için şimdilik katı bir ittifaktan ziyade “gevşek bir koordinasyon” mekanizması olarak işliyor. Özellikle ABD dolarının küresel rezerv para statüsüne karşı yürütülen “dolarsızlaşma” çabaları söylem düzeyinde güçlü bir ivme yakalasa da yeni kurulan finansal mimari henüz doların hegemonyasını derinden sarsacak makroekonomik ve kurumsal etkiyi yaratabilmiş değil.

Ayrıca, Güney Afrika’nın İsrail’i Gazze’deki eylemleri nedeniyle Uluslararası Adalet Divanına (UAD) soykırım suçlamasıyla şikâyet etmesi ve birçok Küresel Güney ülkesinin bu davaya müdahil olması, uluslararası hukukun sadece Batı’nın elinde bir sopa olmadığını gösterdi. Bu adım; Güney’in de evrensel değerler ve hukuk üzerinden Kuzey’i ve müttefiklerini yargılayabilecek ahlaki ve hukuki bir inisiyatif alabildiğini kanıtlayan tarihi bir adım oldu. Geçmişte daha çok Arap veya İslam dünyasının bir iç meselesi gibi algılanan Filistin davası, günümüzde Küresel Güney coğrafyası için sömürgeciliğe, apartheid rejimlerine ve Batı’nın himayesindeki işgal politikalarına karşı verilen ortak ve evrensel bir direnişin sembolüne dönüşmüş durumda.

Öte yandan, Küresel Güney blokunun kendi içindeki güç asimetrisi de büyük tartışmalar yaratıyor. Tüm bu tartışmaların kilitlendiği, tablonun en belirleyici ama bir o kadar da çelişkili aktörü ise şüphesiz Çin. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisine sahip olan, yapay zekadan uzay teknolojilerine kadar her alanda ABD ile rekabet eden Çin, gerçekten Küresel Güney’in “eşit” bir parçası mı? Yoksa Pekin yönetimi, bu kavramı kendi küresel liderliğini meşrulaştırmak ve gelişmekte olan pazarları konsolide etmek için stratejik bir kalkan olarak mı kullanıyor? Çin’in Asya, Afrika ve Latin Amerika’yı ulaşım ve ticaret ağlarıyla birbirine bağlamayı hedefleyen Kuşak ve Yol Girişimi (BRI), bu şüphelerin tam merkezinde yer alıyor. Başlangıçta Batı’nın ağır şartlara bağlı IMF ve Dünya Bankası kredilerine karşı hızlı ve cazip bir alternatif gibi sunulan bu altyapı yatırımları, zamanla bir “borç tuzağı diplomasisi” eleştirisine dönüştü. Örneğin Sri Lanka‘nın ödeyemediği krediler karşılığında en stratejik limanlarından birinin kontrolünü 99 yıllığına Çin devlet şirketlerine devretmek zorunda kalması Çin’in yatırımlarını tartışmalı hâle getirdi.

Çeperden Gelen Yeni Hegemonyacı Aktörler ve Küresel Güney’in Çok Parçalı Yapısı

Yeni sömürgecilik suçlamaları, artık sadece ABD, İngiltere veya Fransa’ya değil, giderek artan bir dozda Çin’e de yöneltiliyor. Özellikle Hindistan ve Brezilya’nın Çin’in bu orantısız gücünden duyduğu rahatsızlık, Küresel Güney blokunun aslında ne kadar kendi içinde ne kadar rekabetçi ve hassas dengeler üzerine kurulu bir yapı olduğunu da gösteriyor.

Jeopolitik itirazları incelerken, Küresel Güney liderlerinin bu “anti-hegemonik” söylemi yerel siyasette nasıl kullandıklarına da değinmek gerekiyor. Birçok ülkede siyasi liderler, Batı’nın iklim adaletsizliği veya insan hakları konusundaki çifte standartlarına yönelttikleri haklı eleştirileri, içerideki yapısal sorunların, yolsuzlukların veya demokratik gerilemelerin üzerini örtmek için bir kalkan gibi kullanabiliyorlar. Küresel sistemdeki adaletsizliğe isyan, bazen yerel siyasette kitleleri konsolide eden, yerel elitlere ve muhaliflere karşı kullanılan güçlü bir siyasi araca dönüşebiliyor. Bu paradoks, kavramı salt romantik bir direniş hikayesi olarak okumaktan ziyade, çok boyutlu ve eleştirel bir yaklaşımla ele almamız gerektiğini gösteriyor.

Bugün Küresel Güney homojen ve tek sesli bir blok yapısı sergilemiyor; örneğin Çin ile Hindistan arasında sınır çatışmaları yaşanabiliyor, birbirinden çok farklı rejim tipleri ve ekonomik modeller bu geniş yelpazenin içinde yan yana durabiliyor. Latin Amerika bu iç farklılaşmanın en somut yaşandığı coğrafyalardan biri olarak öne çıkıyor. Brezilya’da Lula da Silva’nın temsil ettiği; sosyal adaleti önceleyen, bölgesel entegrasyonu savunan ve geleneksel olarak daha mesafeli bir “anti-emperyalist” sol çizgide ilerleyen siyasetin karşısında, son dönemde yükselen yeni dalga bambaşka bir tablo çiziyor. Arjantin’de Javier Milei ve El Salvador’da Nayib Bukele gibi liderlerin piyasa köktenciliğine dayanan yaklaşımları, devleti küçültme hedefleri ve stratejik olarak ABD’ye yönelimleri, bölgedeki siyasi yelpazenin ne kadar zıt uçlara savrulabildiğini gösteriyor.

Güneydoğu Asya’da ise Kamboçya gibi büyük ölçüde Çin yörüngesine girmiş aktörler ile Pekin’in bölgedeki etkisine karşı bir güvenlik şemsiyesi olarak yeniden ABD’ye yaklaşan Filipinler aynı “Güney” şemsiyesi altında yer alıyor. Benzer şekilde Orta Doğu’da Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, sermaye birikimleriyle artık pasif birer çevre ülkesi olmaktan çıkıp, küresel güçler arasında kendi çıkarlarını maksimize eden pragmatik orta güç aktörlerine dönüştüler. Afrika kıtasında ise bir yanda Kenya gibi Batı ile teknoloji ortaklıklarını derinleştiren örnekler dururken, diğer yanda Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi ülkelerde Batı karşıtlığı üzerinden Rusya ile yeni güvenlik paktları kuran yönetimler mevcut.

Ama tüm bu iç çelişkilere rağmen; uluslararası finansal mimarinin demokratikleşmesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yapılanmasının daha adil bir şekilde reforme edilmesi ve Batı hegemonyasının tek taraflı dayatmalarının reddedilmesi gibi zorlu konularda ortak bir vizyonu paylaşıyorlar.

Uluslararası sistemin geleceği artık sadece Washington, Londra ve Brüksel tekelinde değil. Yeni Delhi, Pekin, Brasilia, Pretoria ve Cakarta gibi başkentler, oyunun yeni kurucu ortakları olarak karşımızda. Küresel Güney’in derdi mevcut masayı devirmek veya sistemi felç etmekten ziyade, kendi aleyhlerine işleyen bu adaletsiz kuralları değiştirmeyi ve hak ettikleri gücü geri almayı istiyorlar. Dünyaya bakış açımızı ve perspektifimizi bu gerçeğe göre ayarlayabilirsek ve dünyayı sadece Batı’nın penceresinden izleme alışkanlığını terk edebilirsek 21. yüzyılın dinamiklerini çok daha iyi anlayabiliriz.

Perspektif’le Avrupa gündemini günlük takip etmek ister misiniz? Perspektif bültenine kaydolun, Avrupa'daki gelişmeler e-posta kutunuza gelsin.

Mert Söyler

Bahçeşehir Üniversitesinde yeni medya ve sosyoloji lisans programlarını bitiren Mert Söyler, Bielefeld Üniversitesinde sosyoloji alanında yüksek lisans yaptı. İklim değişikliğinin göç politikalarına yansımaları ve uluslararası ekonomi politik üstüne araştırmaları olan Söyler, Perspektif redaksiyon ekibinin üyesidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler