Uluslararası Af Örgütü

“Soykırım, Artan Otoriterlik ve Ahlaki Pusulasızlık: İnsanlığın Saldırganlık Çağı Başladı”

Uluslararası Af Örgütü tarafından yayımlanan 144 ülkeyi kapsayan 2025 raporu, Gazze’deki soykırım, küresel ölçekte artan otoriterlik ve sistematik hak ihlallerini “saldırganlık çağı” olarak tanımlıyor. Rapora göre savaş suçları, cezasızlık ve uluslararası hukukun aşınması, dünya düzenini tarihî bir kırılma noktasına sürüklüyor.

“Soykırım, Artan Otoriterlik ve Ahlaki Pusulasızlık: İnsanlığın Saldırganlık Çağı Başladı”
Gazze’deki El-Ezher Üniversitesi’nde yerinden edilen Filistinlilerin günlük yaşamı. (Mahmoud Abu Hamda - Anadolu Ajansı)

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), dünya genelinde insan haklarının güncel durumunu ve bölgesel krizleri mercek altına aldığı kapsamlı yıllık değerlendirmesi “Dünya İnsan Haklarının Durumu” raporunu yayımladı. 144 ülkede 2025 yılı ve 2026’nın başlarında yaşanan hak ihlallerini belgeleyen rapor, uluslararası sistemin benzeri görülmemiş bir çöküşün eşiğinde olduğu uyarısıyla açılıyor. Af Örgütü, başta Gazze olmak üzere dünyanın dört bir yanında işlenen savaş suçlarına ve uluslararası mekanizmaların iflasına dikkat çekerek, dünya düzenine hukukun hâkim olmadığını ve “saldırganlık çağı” adını verdiği yeni bir döneme girdiğimizi vurguluyor.

Saldırgan Bir Dünya Düzeni ve Uluslararası Sistemin İflası

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, raporun çarpıcı önsözünde, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından doğan ve 80 yılda binbir zorlukla inşa edilen kurala dayalı uluslararası düzenin terk edildiğini belirtiyor. Callamard, 2025 yılına damgasını vuran tabloyu şu sözlerle özetliyor:

“Benjamin Netanyahu, Vladimir Putin ve Donald Trump gibi liderler; siyasi tahakküm kurmak için kitlesel yıkım ve baskı politikalarını birer silah olarak kullandı. Bu saldırgan güçler küresel ortak alanlarımızda fütursuzca kol gezerken, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere çoğu devlet bu liderlere karşı durmak yerine bir ‘yatıştırma’ politikası izledi.”

Rapora göre 2025 yılı; soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar karşısında suç ortaklığının veya sessizliğin hüküm sürdüğü, adaleti arayanların ise felç edildiği bir yıl olarak tarihe geçiyor. Kurulan bu yeni dünya düzeni; sivil toplumu “ortak düşman” ilan ediyor, küresel dayanışmayı reddediyor ve en acısı, kitlesel ölümleri sıradanlaştırıyor.

Küresel Yıkımın Merkez Üssü: Gazze’de Sistematik Soykırım ve Savaş Suçları

Uluslararası Af Örgütü, Gazze’de yaşananları yalnızca bir askerî operasyon, meşru müdafaa veya olağan bir çatışma olarak değil, modern tarihin en belgelenmiş soykırım süreçlerinden biri olarak tanımlıyor. Raporda, 10 Ekim 2025’te başlayan ateşkese rağmen İsrail’in saldırılarını durdurmadığı, aksine Filistin halkını fiziksel ve kültürel olarak tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan topyekûn bir imha stratejisi izlediği vurgulanıyor. İsrail ordusunun sivil altyapıyı, tarihi binaları, üniversiteleri ve hastaneleri kasıtlı ve sistematik bir biçimde haritadan silmesi, bu soykırım niyetinin sahadaki en açık kanıtı olarak sunuluyor.

Sadece 2025 yılı içerisindeki İsrail saldırıları sonucunda Gazze’de 26.791 Filistinli hayatını kaybederken, 64.065 kişi de yaralandı. Kurbanların yüzde 60’ından fazlasını doğrudan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar oluşturuyor. Yaralanan on binlerce kişi ise tıbbi altyapının çökertilmesi ve ilaç ambargosu nedeniyle kalıcı sakatlıklarla yaşam mücadelesi veriyor. Gazze’deki konutların ve sivil yaşam alanlarının yüzde 80’inden fazlasının kullanılamaz hale getirildiği bir ortamda, sivillerin sığındığı okullar ve kalabalık pazarlar da güvende değil. Rapor, 30 Haziran tarihinde Gazze’deki popüler el-Baka kafesine düzenlenen ve çoğu sivil 32 kişinin katledildiği ayrım gözetmeyen saldırıyı, hiçbir askeri gereklilikle açıklanamayan saldırganlığın bir örneği olarak kayıtlara geçiriyor.

Raporda ayrıca, İsrail’in açlığı ve kıtlığı bilinçli bir savaş silahı olarak kullanmasına değiniliyor. Uluslararası Af Örgütü, İsrail’in insani yardımları, yakıtı ve hayati tıbbi malzemeleri bir şantaj ve toplu cezalandırma aracı olarak kullandığını belgeliyor. İsrail’in uyguladığı ablukanın bir sonucu olarak Ağustos 2025 itibarıyla yarım milyondan fazla Filistinli, uluslararası felaket ölçeğindeki en yüksek seviye olan “kıtlık” ile baş başa bırakıldı. Nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan 1,4 milyon kişi ise kritik seviyede beslenme yetersizliği çekerek yavaş ve acılı bir ölüme terk ediliyor. Af Örgütü, sivilleri açlığa mahkûm etmenin savaş hukukunun en temel kurallarının alenen çiğnenmesi anlamına geldiğini yineliyor.

Cezasızlık Zırhı, ABD’nin Suç Ortaklığı ve Kuşatılan Adalet

Uluslararası Af Örgütü, Gazze’deki bu eşi benzeri görülmemiş yıkımın, İsrail’in askeri gücünden ziyade Batılı devletlerin sağladığı devasa “cezasızlık zırhı” sayesinde mümkün olabildiğini belirtiyor. Rapor, bu zırhın ana mimarı olarak Amerika Birleşik Devletleri’ni işaret ediyor. Raporda, ABD’nin İsrail’e verdiği kesintisiz milyarlarca dolarlık silah ve mühimmat desteği, sıradan bir askeri iş birliği olarak değil, uluslararası suçlara doğrudan iştirak ve soykırımın suç ortaklığı olarak nitelendiriliyor. Belçika, İtalya ve İngiltere gibi ülkelerin İsrail’e silah tedarikini azaltması, İspanya‘nın ise tam kapsamlı bir silah ambargosunu yasalaştırması raporda takdir edilen nadir olumlu adımlar olsa da, ABD’nin devasa sevkiyatları bu çabaları gölgede bırakıyor.

ABD’nin sadece silah göndermekle kalmadığı, aynı zamanda adaletin tecelli etmesini engellemek için küresel hukuk mekanizmalarına topyekûn bir savaş açtığı da raporda detaylıca işleniyor. ABD hükûmetinin, İsrailli yetkililer ve bölgede suça karışan ABD vatandaşları hakkında meşru soruşturmalar yürüten Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) savcılarına, hakimlerine ve hatta ailelerine yönelik vize kısıtlamaları ve ekonomik yaptırımlar uygulaması, “hukuka vurulan ağır bir darbe” olarak nitelendiriliyor. Bununla birlikte, Birleşmiş Milletler Özel Raportörleri ve Filistinli insan hakları örgütleri sistematik olarak hedef alınıyor, fonları kesiliyor ve yürüttükleri insan hakları çalışmaları asılsız “terörizm” suçlamalarıyla kriminalize ediliyor.

Rapor ayrıca, Avrupa devletlerinin büyük bir bölümünün İsrail’in eylemleri karşısında hukuku savunmak yerine onursuz bir “yatıştırma” politikası izlediğini ifade ediyor. İfade ve toplanma özgürlüğünün beşiği sayılan ülkelerde bile Filistinlilerle dayanışma göstermek ağır bedeller gerektiriyor. Birleşik Krallık hükûmeti, İsrail’in askeri operasyonlarına verilen İngiliz desteğini barışçıl yollarla protesto eden “Palestine Action” grubunu doğrudan terör örgütü ilan ederek, iki binden fazla barışçıl aktivistin hapse atılmasına neden oldu. Benzer şekilde, ABD ve Avrupa çapındaki üniversitelerde Filistinlilere destek veren ve acil ateşkes çağrısı yapan yabancı öğrencilerin, akademisyenlerin vizelerinin iptal edildiği, kampüslerden uzaklaştırıldıkları ve sınır dışı edilme tehdidiyle susturulmaya çalışıldıkları raporda insan hakları ihlalleri arasında sayılıyor.

Diğer Kriz Bölgeleri: Ukrayna ve Afrika’da Kanlı Çatışmalar

Gazze’deki soykırımın gölgesinde, dünyanın diğer bölgelerindeki yıkım da hız kesmeden devam ediyor. Ukrayna’da Rusya’nın işlediği insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları raporlanıyor. İşkence, sivilleri hedef alan İHA saldırıları ve Ukraynalı savaş esirlerinin yargısız infaz edilmesi Rus güçlerinin rutin uygulamaları haline gelmiş durumda.

Afrika kıtasında ise devlet otoritelerinin çöküşü ve silahlı grupların yükselişi yaşanıyor. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde sivil yerleşimlere ve hastanelere düzenlenen kanlı baskınlar yüzlerce masumun hayatına mal olurken, Sudan’daki iç savaş en acımasız haliyle devam ediyor. Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri adlı paramiliter grubun Kuzey Darfur’da yürüttüğü etnik temizlik operasyonları ve kadınlara yönelik sistematik cinsel şiddeti bir savaş silahı olarak kullanması, kıtadaki en büyük insanlık dramlarından biri olarak belgeleniyor. Üstelik Birleşik Arap Emirlikleri‘nin bu milis gücüne Çin menşeli modern zırhlı araçlar ve silahlar tedarik ederek çatışmaları bilerek körüklemesi, sorumsuz silah ticaretinin acı bilançosunu ortaya koyuyor.

Dünya Genelinde Susturulan Muhalefet ve Yükselen Otoriterlik

Rapora göre, 2025 yılı boyunca dünyanın dört bir yanında sosyo-ekonomik adaletsizliklere, yolsuzluklara ve çalınan seçimlere karşı sokağa çıkan kitleler, devletlerin orantısız ve ölümcül şiddetiyle karşılaştı. Tanzanya’da şaibeli seçimlerin ardından patlak veren demokratik itirazların yüzlerce insanın hayatına mal olan kanlı bir baskınla susturulması, Nepal’de ise derinleşen yolsuzluklara ve ifade özgürlüğünü bitiren sosyal medya yasaklarına karşı düzenlenen kitlesel eylemlerde, aralarında polislerin de bulunduğu 76 kişinin hayatını kaybetmesi raporda verilen örnekler arasında yer alıyor.

Devlet şiddetinin en acımasız örneklerinden biri ise İran’da kayıtlara geçti. Aralık ayında başlayan ve hızla ülke çapına yayılan halk protestolarında, İran güvenlik güçlerinin kalabalıklara karşı doğrudan metal saçma yüklü av tüfekleri ve gerçek mühimmat kullanması, rejimin halkı sindirmek için uyguladığı ölümcül taktiklerin şiddetini artırdığını gösteriyor. Raporda ayrıca, küresel ölçekte kolluk kuvvetlerinin protestoculara ve insan hakları savunucularına karşı doğrudan temaslı elektroşok cihazları ve şok copları kullanarak sokak ortasında işkence ve kötü muamele suçu işlediği uyarısı yapılıyor. Ayrıca ABD ordusunun Latin Amerika ve Pasifik’te “narko-terörist” olduğu iddia edilen tekneleri bombalayarak en az 123 kişiyi yargısız infaz ettiği, Brezilya’nın Rio de Janeiro kentindeki favelalara (gecekondu mahallelerine) düzenlenen son polis operasyonlarında çoğu yoksul ve siyah 120’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi belgeleniyor.

Göçmenler ve Kurumsallaşan Ayrımcılık

Sığınma ve göç politikaları, insan haklarının en çok ihlal edildiği alanlardan biri olmaya devam ediyor. Başta ABD ve Yunanistan, İtalya ve Polonya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri sığınmacıları engellemek için uluslararası hukuku çiğneyerek kitlesel geri itme uygulamalarını sıklıkla uygulamaya başladı ve bu uygulamalar artık istisnai bir güvenlik önlemi olmaktan çıkıp kurumsallaşmış bir devlet politikası haline gelmiş durumda.

Küresel ölçekteki ayrımcılık sadece Batı ile sınırlı kalmıyor; Özellikle Taliban baskısından kaçan Afganlar için 2025 ve 2026 yılları tam bir yıkım dönemi oldu. İran ve Pakistan’ın, Afganistan’daki süregelen ağır insan hakları ihlallerine ve can güvenliği riskine rağmen toplamda 2,8 milyondan fazla Afgan’ı zorla geri göndermesi, uluslararası “geri göndermeme” ilkesinin tarihin en büyük ihlallerinden biri olarak rapora yansıyor. Benzer şekilde Etiyopya hükûmetinin, sığınma talebinde bulunmayı “vatana ihanet” ile eşdeğer sayan Eritre’ye 600’den fazla sığınmacıyı zorla teslim etmesi, devletlerin koruma yükümlülüğünü tamamen terk ettiğini gösteriyor. Rapor, bu politikaların sadece ulusal güvenlikle açıklanamayacağını, köklerinin yapısal ırkçılığa dayandığını savunuyor.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği de alarm veriyor. Afganistan’da Taliban kararnameleri kadınları toplumsal yaşamdan siliyor. Benzer şekilde, dünyanın birçok ülkesinde kadınların üreme haklarına ve kendi bedenleri üzerindeki söz haklarına yönelik yasal saldırıların artması, raporda aktarıldığı üzere küresel bir ataerkil restorasyon dönemine girildiğini gösteriyor. Öte yandan, Macaristan ve Slovakya’da yapılan anayasa değişiklikleriyle LGBTİ+ bireylerin varlığı yasal olarak silinmeye çalışılıyor ve ayrımcılık devlet eliyle meşrulaştırılıyor. Rapora göre otoriter devletler ve sağ popülist liderler, kendi yarattıkları ekonomik ve siyasi krizlerin üzerini örtmek için kadın düşmanlığını ve homofobiyi kasıtlı olarak kışkırtarak, on yıllardır süren mücadelelerle kazanılmış temel hakları bir çırpıda yasa dışı ilan ediyor.

İklim Krizi ve Ekonomik Adaletsizlik

İklim krizine karşı küresel çapta atılan cılız ve ikiyüzlü adımlar, raporda eleştiriliyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın, dünyanın mevcut politikalarla bu yüzyılın sonuna kadar yaklaşık üç santigrat derecelik yıkıcı bir ısınmaya doğru ilerlediğini defalarca raporlamasına rağmen, siyasi iradenin tamamen iflas ettiği vurgulanıyor. Özellikle Brezilya’da düzenlenen COP30 İklim Değişikliği Zirvesi‘nde küresel liderlerin fosil yakıtlardan uzaklaşma taahhüdünü yenileyememesi ve düşük gelirli ülkelerin iklim krizine uyum sağlaması için gereken hibe tabanlı finansmanı bloke etmesi tarihi bir fiyasko olarak nitelendiriliyor. Rapor, ABD, Kanada ve bazı Avrupa ülkelerinin bir yandan küresel güney ülkelerine “yeşil enerji” vaazları verirken, diğer yandan kendi sınırları içindeki fosil yakıt üretimlerini rekor seviyelerde artırmasını, uluslararası iklim rejiminin içini boşaltan büyük bir ikiyüzlülük olarak tanımlıyor. Bu sorumsuzluğun bedelini ise iklim değişikliği nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan Pasifik adası halkları ve şiddetli kuraklıkla boğuşan Afrika ülkelerindeki milyonlarca insan ödüyor.

Ekonomik adaletsizlik cephesinde ise, küresel finansal yapının yoksul ülkeleri nasıl kalıcı bir borç ve sefalet sarmalına ittiği belgeleniyor. Raporda özellikle dikkat çekilen konulardan biri, Batılı devletlerin ve bilhassa ABD’nin uluslararası kalkınma ve insani yardım fonlarında yaptığı ani ve kaotik kesintiler. Bu fonların bir anda durdurulması; Haiti, Güney Sudan ve Yemen gibi çatışma ve kriz bölgelerinde milyonlarca insanı en temel sağlık hizmetlerinden, temiz sudan ve hayat kurtaran ilaçlardan mahrum bıraktı. Üstelik Küresel Güney ülkelerinin, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumların dayattığı ağır kemer sıkma politikaları ve astronomik dış borç ödemeleri nedeniyle kendi halklarının eğitim ve sağlık harcamalarına bütçe ayıramaz hale gelmesi, ekonomik şiddetin kurumsallaşmış bir formu olarak sunuluyor.

“Ahlaki Pusulası Olmayan Yeni Düzene Karşı İnsanlık İçin Tarihi Yeniden Yazmalıyız”

Gözler önüne serilen bu karanlık tabloya rağmen Uluslararası Af Örgütü, sivil toplumun pes etmediğini vurguluyor. Otonom silahların yasaklanması için 156 ülkenin oy kullanması veya dünya genelinde sendikaların İsrail’e giden silah sevkiyatlarını durdurma eylemleri rapordaki umut ışıkları olarak öne çıkıyor.

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, raporun kapanışında tüm bu adaletsizliklere karşı tek çıkış yolunun tavizsiz bir küresel direniş olduğunu ifade ediyor. Gazze’deki soykırımın, Ukrayna’daki işgalin ve sivil topluma yönelik küresel saldırıların birbirinden bağımsız vakalar olmadığını, hepsinin uluslararası hukuku tanımayan aynı saldırganlık çağının ürünleri olduğunu hatırlatıyor. Callamard, dünya kamuoyuna ve liderlere seslenerek, bu dönemin sadece geçici bir kriz olmadığını, son 80 yılda insanlık adına inşa edilen her şeyin varoluşsal bir tehdit altında olduğu kritik bir kırılma anı olduğunu belirtiyor. Adaletin hüküm sürdüğü yeni bir geleceği inşa etme cesaretinin gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Callamard, insanlık adına insan hakları tarihinin bu yırtıcıların elinden geri alınarak yeniden yazılmasının artık ertelenemez bir zorunluluk olduğunu belirtiyor.

Agnès Callamard, “Zorba ve yırtıcı aktörlerin yıkmaya çalıştığı bu kusurlu küresel düzenin yerine ne önerdikleri sorulmalı” diyerek şu değerlendirmede bulundu:

“Ortaya koydukları dünya düzeni; ırksal, toplumsal cinsiyet ve iklim adaletini küçümseyen, sivil toplumu düşman olarak gören ve uluslararası dayanışmayı reddeden bir yapı. Bu düzen; muhalefeti susturmaya, hukuku bir silaha dönüştürmeye ve ‘öteki’ olarak görülenleri insanlıktan çıkarmaya dayanıyor. Ortak insanlık değerlerine değil; askerî güç, ticari tahakküm ve teknolojik hegemonya üzerine kurulu. Nihayetinde bu, hiçbir ahlaki pusulası olmayan bir vizyon.” (P)

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler