“Batı Şeria’da Filistinliler Her Gün Bir Pogrom Yaşıyor”
İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da, Birleşmiş Milletler verilerine göre son bir yıl içinde 36.000 Filistinli yerinden edildi. Gazze’deki soykırımın arka planında, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü etnik temizlik ve işgal politikası nasıl işliyor? Batı Şeria’da yaşayan Issa Amro ile Filistinli köyleri korumak amacıyla “koruyucu mevcudiyet” aktivisti olarak bölgede bulunan Andrey X’i Perspektif Konuşmaları’nda bir araya getirdik.
Gazze’deki soykırım devam ederken, küresel kamuoyunun dikkati hukuka aykırı biçimde İran’a karşı yürütülen savaşa yönelmiş durumda. Bu durum, bölgede süregelen vahşetin giderek görünmez hâle gelmesine yol açıyor. Oysa bu geniş çatışma atmosferi içinde Batı Şeria’daki şiddet istikrarlı bir biçimde tırmanıyor; özellikle İsrailli yerleşimcilerin gerçekleştirdiği saldırılar ciddi bir artış gösteriyor.
Batı Şeria’daki Filistin köyleri artan bir şekilde etnik temizlik tehdidiyle karşı karşıya kalırken, bu şiddet çoğu zaman cezasızlıkla sonuçlanıyor. Bu endişe verici tablo karşısında temel bir soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Ne yapabiliriz?
15 Nisan 2026 tarihinde çevrim içi olarak düzenlediğimiz “Perspektif Konuşmaları”nın yedinci oturumunda bu soruyu, daha geniş bir çerçevede Batı Şeria’daki işgali, yerleşimci şiddetini ve sivil direniş imkânlarını Issa Amro ve Andrey X. ile birlikte ele aldık. Perspektif redaktörü Esma Güney Aksoy tarafından sunulan programın yazılı özetini aşağıda bulabilirsiniz.
Issa, Batı Şeria’da yaşıyorsun. 2026 yılında sürülmeler, İsrailli yerleşimcilerin saldırıları ve giderek artan kısıtlamalarla anılan Batı Şeria’da günlük yaşam gerçekte nasıl ve bugünlerde sahada nasıl bir durumla karşı karşıyayız?
Issa Amro: Öncelikle bu etkinliği düzenlediğiniz için çok teşekkür ederim. Filistin halkının korunması için protestolar düzenleyen veya gerçek bir dayanışma sergileyen herkese de teşekkür etmek istiyorum. Şunu söylemeliyim ki dayanışmanız çok önemli. Dayanışmanız bize enerji, koruma ve güç veriyor. Sizler bizim anlatımızı koruyorsunuz. El Halil’den, Gazze’den, Kudüs’ten, Ramallah’tan, Cenin’den ve Tulkarim’den sizlere teşekkürlerimizi iletiyorum. Buradaki insanlar, doğru zamanda, doğru yerde, tarihin doğru tarafında durduğunuz için size minnettar!
Batı Şeria’daki mevcut duruma gelirsek, buna yaşamak denemez. Sahada neler olup bittiğini tarif etmek çok zor. İsrail işgali, ithalat ve ihracatı kontrol ediyor ve ürünlerin bu topraklara girişini sürekli engelliyor. Bu durum da Filistin toplumunu derinden etkiliyor. Filistin’de ithal edilen her şey bizim için çok daha pahalı. Filistin’de yeterli et bulamıyoruz, çünkü İsrail işgali dışarıdan kaç inek, kaç koyun, kaç deve ithal edeceğimizi kontrol ediyor. Bu durum gıda ve et fiyatlarını doğrudan etkiliyor. Ürdün’deki et fiyatları, Batı Şeria’daki fiyatların beşte biri kadar.
Batı Şeria’da Filistin halkı ekonomik krizle boğuşuyor. İş yok, maaş yok. Çalışanlar El Halil’den Nablus’a veya Nablus’tan El Halil’e işlerine gidemiyor, çünkü artık coğrafi bir bütünlük kalmadı. Yollar tamamen kapalı. Pek çok insanın ailesini doyurmaya yetecek parası bile yok. İsrail politikaları buradaki halkı ekonomik anlamda gerçekten büyük sıkıntıyla karşı karşıya bırakıyor.
Buna bir de kapatmaları ekleyin. Batı Şeria’da büyük bir kuşatma altındayız. Gettolarda, birbirinden kopuk adalarda yaşıyoruz. Örneğin El Halil şehrinin sekiz girişi var. Sadece biri açık ve o da her zaman değil. Beytüllahim için de aynısı geçerli. Batı Şeria’da yaklaşık 1.000 kapı ve hareket engeli var. 7 Ekim’den önce bu sayı 300’dü. Yeni kapılar ve kapatmalarla yaklaşık 700 tane daha eklediler. Yani bir kafesin içinde yaşıyoruz. Hiçbir korumanın dahi olmadığı bir hapishanedeyiz.
Bu yüzden insanların bir şehirden diğerine, bir topluluktan diğerine geçmesi neredeyse imkânsız. Konuştuğum arkadaşlarım bana, “İsa, son üç yıldır El Halil’den hiç çıkmadık.” diyor. Bir kontrol noktasının açık olacağının veya geri döndüğünüzde açık kalacağının hiçbir garantisi yok. Diğer yanda yerleşimci şiddeti ve terörü var. Yerleşimciler Filistin köylerine, Filistin kasabalarına, Filistin halkına, Filistinlilerin araçlarına, Filistinlilerin hayvanlarına saldırıyor. Her gün saldırıyorlar. El Halil’den Güney El Halil Tepeleri’ne, Beytüllahim’e, Kudüs’e, Ramallah’a, Nablus’a, Cenin’e, Salfit’e kadar her yerde İsrailli yerleşimciler şiddet uyguluyor. Filistinliler neredeyse her gün bir pogrom yaşıyor.
Bu pogromlar, Filistinli topluluklara yönelik örgütlü saldırılar. Üç gün önce yerleşimciler Filistinlileri öldürdü. Bu şiddet ve terörün hiçbir hesabı sorulmuyor. İsrailli yerleşimciler yaptıklarından; evleri yakmaktan, koyunları çalmaktan, mülkleri gasp etmekten, çiftçilerin arazilerine, öğretmenlerin okullarına gitmesine izin vermemekten, arabalara ve araçlara saldırmaktan sorumlu tutulmuyorlar. Ve biliyor musunuz, İsrailli yerleşimciler bugünlerde o kadar vahşileştiler ki, saldıranlar öyle bir iki yerleşimci de değil. Filistin köylerine ve topluluklarına 100-200 yerleşimci birden saldırıyor. İsrailli yerleşimcilerin terörü yüzünden yaşadıkları yerleri terk eden 100 civarında Filistinli topluluk var. Üstelik Filistinlilere saldıran İsrailli yerleşimciler yalnız da değil. Onlara her zaman İsrail ordusu eşlik ediyor. Saldırılarını İsrail ordusuyla koordine ediyorlar. İsrail ordusu onlara bilgi veriyor ve nasıl saldıracakları konusunda yol gösteriyor. İsrailli yerleşimcilerle İsrail askerlerinin nasıl el ele çalıştığına dair elimizde pek çok tanıklık var. Bazen İsrail askerleri bunu askerî üniformaları olmadan, sivil kıyafetleriyle yapıyor. Bu yerleşimcilere katılıyorlar. Bazen de yerleşimciler askerî üniforma giyip insanlara saldırıyor.
Benim evime askerî üniformalı bir yerleşimci saldırdı. İsrail askerî polisine şikâyette bulunduğumda ise onun sivil olduğunu söylediler. Kimse onlardan hesap sormuyor. Yaptıkları cezasız kalıyor. Buna bir de ordunun her gün Filistinli topluluklara ve köylere düzenlediği baskınları ekleyin. Evlere giriyorlar. İnsanları tutukluyorlar. Onları dövüyorlar. Eşyalarını parçalıyorlar. Kendi topluluklarımızda güvende değiliz. Kendi evlerimizde güvende hissetmiyoruz.
Örneğin dün İsrail ordusu El Halil’de bir Filistin yetimhanesinin bakımını üstlenen tek Filistinli yardım kuruluşunu işgal etti. Ve okulu kapattılar. Okulu, bir okulu kapattılar! Okul yönetimini tutukladılar. Oysa bu yetimhane yardım kuruluşu Filistin Yönetimi’ne kayıtlı ve yönetimleri Filistin Yönetimi liderleriyle bağlantılı. Yani herhangi bir siyasi partiden değiller. Yoksullara ve yetimlere ücretsiz yemek dağıtılan bu idari binayı kapattılar. Bu daha dün oldu. Ardından şehri kapattılar. Ben H2 bölgesinde yaşıyorum. Evden aranmadan, bekletilmeden ya da yeniden aranmadan çıkabileceğimin hiçbir garantisi yok.
Yerleşimci şiddeti, İsrail ordusunun saldırıları, ekonomik zorluklar ve krizler, yetersiz su… Bunlara bir de malzeme sıkıntısı çeken hastanelerdeki yetersiz sağlık bakımını ekleyebilirsiniz.
El Halil’deki bir başka mesele de hiçbir şekilde mahremiyet hissetmiyor olmanız. İsrail, yapay zeka destekli gözetlemeyi biz Filistinliler üzerinde test ediyor. Bizi izliyorlar, hakkımızda casusluk yapıyorlar, rızamız olmadan bizi fişliyorlar. Şu an Batı Şeria’daki tüm Filistinliler fişlenmiş durumda. Tüm Batı Şeria’da bizim “El Halilleştirme” dediğimiz bir şey yaptılar. İşgalin bir modeli ve mikrokozmosunu, İsrail teknolojisinin bir laboratuvarı olan El Halil’de, bizim üzerimizde denediler. Sonra da bunu Batı Şeria’nın hemen her yerine taşıdılar. Böylece diğer pek çok topluluk da artık bölünmüş yollara, kapatılmış yollara, bölünmüş sokaklara, gözetim sistemlerine, askerî kontrol noktalarına, askerî gözetleme kulelerine ve yerleşimci şiddetine maruz kalıyor. Yani işgalin, yerleşimlerin, yerleşimcilerin ve tüm bunların bir mikrokozmosu olan El Halil modeli, Batı Şeria’nın diğer şehirlerine de aktarıldı.
Şu an Batı Şeria’da, C Bölgesi’nde bir araziyi kaydettirmek için İsrail Sivil İdaresi’ne gitmeniz gerekiyor. Kayıt işlemini ve arazi kayıt hakkını Filistin Yönetimi’nden çalıp kendilerine verdiler. Bu yüzden bu arazinin bize ait olduğunu kanıtlayamıyoruz. Üstelik, “Eğer burayı kaydettirmezseniz veya işlemezseniz, burayı devlet arazisi ilan edeceğiz.” diyorlar. Bu da devlet arazisinin Filistin devletine değil, yerleşimcilere ait olması demek. Yani mülkünüzü kaybediyorsunuz.
Dolayısıyla insanlar gerçekten çok kötü durumda. Çoğu insan bana, “Bizi evlerimizden sürüp Ürdün’e mi gönderecekler?” korkusu yaşıyor. Yeterli yiyecekleri yok. Gaz çok pahalı ve her zaman bulunmuyor. Akaryakıt çok pahalı ve her zaman bulunmuyor.
Tüm bunlara rağmen insanlar topraklarını işlemek, tarlalarını sürmek ve yerleşimcilerin saldırılarına uğradıkları yerlerde koyunlarını otlatmak konusunda ısrar ediyorlar. Öğretmenler kontrol noktalarına, ordunun saldırganlığına ve kendilerini alıkoymasına rağmen okula gitmekte ısrar ediyor. Öğrenciler ısrar ediyor. Mühendisler çalışıyor ve bir şeyleri değiştirmeye çabalamakta ısrar ediyor. Avukatlar ısrar ediyor. İşte şiddetsiz direniş budur. Gazetecilerimizin hepsi birer kahraman. Gazze’de İsrail ordusu tarafından öldürülen, suikasta kurban giden 250 gazetecimizi kaybettik. Batı Şeria’da İsrail hapishanelerinde tutulan en az 50 gazetecimiz var ve birçoğu idari tutuklu. Buradaki Filistinliler var olmak için direniyor. Filistinliler olarak burada kalmak, tutunmak ve ulusal kimliğimizi korumak için direniyorlar.
Okumak, çalışmak, gönüllü olmak da birer direniş. İsrail işgali bunları yapmamızı istemiyor. Ekonomimizi yerle bir ettiler. Su çıkarmak için kuyu kazmamızı engelliyorlar. Bize yeterince elektrik satmıyorlar ve kendi elektriğimizi üretmemize de izin vermiyorlar. Tüm bunlara rağmen Filistin toplumu hâlâ dimdik ayakta duruyor. Kendi kaderini tayin etme, özgürlük, adalet ve eşitlik hayalleri kurmaya ve elbette hem işgalcilerden hem de işgalcilerin destekçilerinden hesap sorulmasının hayalini kurmaya devam ediyoruz.
Bu şahitlik çok kıymetli Issa, çok teşekkürler. Andrey, şimdi sana dönmek istiyorum. Koruyucu mevcudiyet (İng. “Protective Presence”) olarak bilinen çalışmaların içindesin. Bize koruyucu mevcudiyetin pratikte ne anlama geldiğini açıklayabilir misin?
Andrey X: Öncelikle ben de bu oturuma ev sahipliği yaptığınız için çok teşekkür ederim. Son üç yıldır çeşitli koruyucu mevcudiyet örgütleriyle birlikte çalışıyor, Filistinli topluluklara yönelik yerleşimci ve ordu şiddetini raporluyorum. Ve bu son üç yıl, çok net bir çöküş sarmalı oldu.
Olayların 7 Ekim’de başlamadığına dair bir klişe var ama mevcut tırmanışın başladığı daha belirgin bir nokta var. O da 7 Ekim’den yaklaşık bir yıl önce İsrail’in mevcut hükûmetinin seçilmesi. Ekim 2023 tarihinden önce de Filistin halkı pogromlarla karşılaşıyordu. Nablus yakınlarındaki Huvara’da bir pogrom yaşanmıştı. Öyle ki Huvara’da bir arkadaşım, yerleşimciler ve askerlerin ortaklaşa düzenlediği pogramda İsrail askeri tarafından vurulan bir Filistinlinin cesedini taşımak zorunda kalmıştı.
Yerleşimciler ve İsrail askerleri çok yakın bir şekilde koordine oluyor. Birlikte çalışıyorlar, birbirlerine arka çıkıyorlar ve genellikle birlikte pogromlar düzenliyorlar ki bunu özellikle son birkaç haftadır görüyoruz. 2023’ten bu yana tırmanışın yaşandığı belirli dönüm noktaları oldu. Bu noktalarda her şey yeni bir boyuta taşındı ve şiddet yeni bir seviyeye ulaştı. Bunların en sonuncusu, İsrail’in İran’a savaş açmasının ardından yaşandı. Ve o zamandan beri, Issa’nın da dediği gibi, neredeyse her gün Filistinliler öldürülüyor. Daha üç gün önce Deyr Cerir’de bir Filistinli öldürüldü. Ondan sadece iki gün önce de Tayasir’de bir Filistinli öldürüldü. Askerler ve yerleşimciler giderek daha da saldırganlaşıyor ve sürekli yeni bölgelere giriyorlar.
Koruyucu mevcudiyet hakkındaki soruna gelecek olursak, bu 70’li veya 80’li yıllardan beri dünyanın dört bir yanında uygulanan, Orta Amerika’da doğmuş bir uygulama. Orada, yurtdışından gelen aktivistler, otoriter hükümetler tarafından sık sık suikasta uğratılan yerel aktivistlere eşlik ediyordu. Uluslararası aktivistlerin, Amerikalıların, Avrupalıların oradaki varlığı, hükûmeti suikast girişimlerinden caydırmayı amaçlıyordu. Ve bu strateji Orta Amerika’da son derece başarılı oldu. Ardından Sudan ve Filistin gibi daha pek çok yerde koruyucu mevcudiyet uygulaması benimsendi.
2000 yılından bu yana bu uygulama giderek yaygınlaşıyor. Genel mantık şu: İster İsrailli ister uluslararası olsun, aktivistler saldırıya açık Filistinli toplulukların içinde kalıyor. Bunu da temelde, o toplulukta Filistinli olmayanların sırf varlığının bile şiddet ihtimalini azaltacağı umuduyla yapıyorlar. Çünkü Batı Şeria’da İsrailli, Filistinli veya uluslararası olmanıza bağlı olarak tamamen farklı üç hukuk sistemi söz konusu.
Eğer Filistinliyseniz, ordunun size istediği her şeyi yapma izni var. Düzenli olarak insan kaçırma olayları yaşanıyor. Bunlar her gün, bakın “neredeyse” her gün değil, kelimenin tam anlamıyla her gün oluyor. Filistinliler evlerinden, koyunlarını otlattıkları tarlalardan, kafelerden ve iş yerlerinden zorla alınıp askerî üslere götürülüyor. Gözleri bağlanıyor, kelepçeleniyor, dövülüyor ve sonra yol kenarına atılıyor. Ve hiçbir hukuki başvuru yolu yok; çünkü İsrailliler ve uluslararası kişiler sivil hukuka tabiyken, Filistinliler askerî hukuka tabi.
Uluslararası kişiler için hukuki durum İsraillilerle hemen hemen aynı, ancak uluslararası kişilerin sınır dışı edilme riski var ve İsrail makamları son aylarda bu yöntemi giderek daha fazla kullanıyor. Ama yine de giderek daha fazla aktivist gelmeye devam ediyor.
Koruyucu mevcudiyetin çok net bir şekilde işe yaradığı zamanlar vardı. Bugün ise bunun artık ne kadar etkili olduğu büyük bir soru işareti. Bir yerleşimci saldırısı, ordunun işgali, baskını veya herhangi bir olay durumunda sırf orada bulunmanın bile gerilimi anında düşürdüğü zamanlar vardı. Hatırlıyorum da, Eriha yakınlarındaki El-Avca köyünde ordu bir tür taciz amaçlı kontrol noktası kurmuştu. Birkaç askerî araçla baskın düzenlemiş, yolları kapatmış, tüm dükkanları kapatmış ve her arabayı aramaya başlamışlardı. Ve bu, “Breaking the Silence” isimli dernekteki ifşacıların da belgelediği gibi, sırf varlık göstermeyi, taciz etmeyi ve ekonomik zarar vermeyi amaçlayan rutin bir stratejiydi. Yani görünürde hiçbir neden yokken öylesine kontrol noktaları kurmak gibi spesifik bir strateji uygulanmıştı.
Biz de Filistinli dükkân sahiplerinden birinin bizi çağırması üzerine oraya gittik. Oraya varıp çekim yapmaya başladık ve askerlerin karşısına dikilip, “Neler oluyor, bunu neden yapıyorsunuz?” diye hesap sorduk. Ve beş dakika sonra gittiler. Öylece toparlanıp gittiler. Bu olay 7 Ekim’den belki birkaç ay sonraydı. Ancak artık bu neredeyse imkânsız. Artık böyle şeyler olmuyor. İster İsrailli ister uluslararası olsun, aktivistler artık yerleşimciler ve ordu için sadece ek birer hedef konumunda. Görünüşe göre varlığımız artık şiddeti gerçekten azaltmıyor.
Aktivistlerin neredeyse öldürüldüğü birkaç saldırı yaşandı. İki arkadaşım hastanelik oldu; içlerinden biri, Nablus yakınlarındaki Kusra köyünde yerleşimciler tarafından neredeyse öldürülüyordu. Kendisi bir aydır hastanede. Yerleşimciler ve ordu, giderek daha fazlasını yapabildiklerini, yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını, hiçbir direnişle karşılaşmadıklarını ve hiçbir bedel ödemediklerini gördükçe daha da pervasızlaşıyorlar. Dolayısıyla her yeni adımda, bunun yanlarına kâr kaldığını gördüklerinde, şiddeti daha da tırmandırabileceklerini biliyorlar.
Hâliyle bu durum koruyucu mevcudiyetin etkinliğini sorgulatıyor ancak bunun hâlâ net bir faydası var. Aktivistler olmasaydı bugün orada tutunamayacağını bizzat bildiğim birkaç topluluk var. Aktivistler bu topluluklara yönelik saldırıların sayısını azaltamıyor olsalar bile, en azından Filistinlilere evlerinde kalma cesareti veriyorlar. Ve bunun kesinlikle bir faydası var.
Koruyucu mevcudiyet artık öyle bir noktaya geldi ki, bazı aktivistler buna “koruyucu mevcudiyet”ten ziyade “dayanışma mevcudiyeti” demeye başladı. Umarım aktivistlerin Batı Şeria’da yürüttüğü tüm bu belgeleme çalışmaları bir noktada mahkemede veya baskı kurmak amacıyla kullanılabilir. Biz de zaten tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz. Ancak şu an için bu çok zor bir iş, çünkü İsrail etnik temizliğin zirvesinde. Ve görünüşe göre bunu durdurmak için dışarıdan gelen baskı kesinlikle yeterli değil.
Issa, sana dönmek istiyorum: Filistin’le dayanışma daha önce görülmemiş boyutlara ulaştı ve sen biraz önce bu dayanışmanın aktörlerine teşekkür ettin. Tüm bu yürüyüşler, ses yükseltmeler, protestolar; işgalin ve etnik temizliğin hedefindeki Filistinlilere ulaşıyor mu? Bu uluslararası destek, sahadaki Filistinlilerin günlük yaşamlarında ne anlama geliyor?
Issa Amro: Andrey az önce koruyucu mevcudiyetin eskisi kadar faydalı olmadığını söyledi. Şunu söyleyebilirim ki, hayır Andrey! Öncelikle koruyucu mevcudiyet ve Filistin dışındaki Filistin yanlısı grupların dayanışması, biz Filistinlilere yalnız olmadığımızı hissettiriyor. Yalnız olmadığımızı hissediyoruz. Böylece daha da güçleniyoruz. Böylece burada daha çok tutunuyoruz. Yani doğrudan bize destek veriyorsunuz Andrey!
Ve sizler, dünyanın dört bir yanındaki dayanışma grupları olarak bize güç, enerji ve dirayet veriyorsunuz. Batı Şeria sokaklarındaki pek çok insan yanıma gelip, “Almanya’da, Berlin’de insanların Filistin için protesto yaptığını gördüm. Bu harika bir şey. Yalnız değiliz. Bizden haberdarlar.” diyor. Buradaki insanlar kurulan kampları, bu dayanışmayı görüyor ve izliyor. Dolayısıyla bu bizim için çok ama çok önemli.
Yaptığınız şey çok ama çok önemli. Bu bir mücadele, düğmeye basıp da istediğinizi elde edebileceğiniz bir şey değil. Bu birikerek ilerleyen bir çalışma. Üzerine birlikte bir şeyler inşa ediyoruz. Bu yüzden herkese teşekkür ediyorum. Koruyucu mevcudiyet gösterenlere teşekkürler! Protestolar düzenleyenlere teşekkürler! Kurduğunuz gruplar, örgütler veya Gazze’deki ve Batı Şeria’daki insanlara yaptığınız bağışlar için teşekkürler! Buradaki pek çok insan gerçekten de dışarıdan gelen bu desteklerle yaşıyor. Bu çok ama çok önemli bir şey.
Bakın, İsrail başbakanı Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından aranıyor. Bu küçük bir şey değil! Ve bu sizin çalışmalarınız sayesinde oluyor. Pek çok ülke, Güney Afrika’nın öncülük ettiği soykırım davasına taraf oldu. Bunu, Güney Afrika’daki ve dünyadaki kamuoyu sayesinde yaptılar. Buna ek olarak, artık pek çok insanın ve yeni neslin bilinçlenmiş olması da çok önemli. Geçmişte İsrailli liderler, “Yaşlılar ölecek ve genç nesil unutacak.” diyorlardı. Oysa bugün genç nesil, tüm dünyada özgürlük hareketinin liderliğini yapıyor.
Filistin yanlısı gruplara, örgütlere ve projelere katılan daha fazla insan var. Ve biz Filistinliler, artık neredeyse her yerdeyiz. Sizin sayenizde acılarımız hakkında konuşabileceğimiz bir platformumuz var. Sizin sayenizde bu acılar artık dışarıda duyuluyor. Yani artık herkes, insanların neredeyse çoğunluğu, sorunun İsrail işgali olduğunu görüyor. Ve İsrail kendini savunmuyor. İsrail kendi işgalini, apartheid rejimini ve yasadışı yerleşimlerini savunuyor. Bunu pek çok insan biliyor. Bu sizin çalışmalarınız sayesinde oluyor. Yani harika bir iş çıkarıyorsunuz!
Belki soykırımı durdurmadınız ama insanların Gazze’den Mısır’a sürülmesini gerçekten engellediniz. Filistinlilerin Batı Şeria’dan Ürdün’e sürülmesini engellediniz. 1948’de de aynısını yaptılar ve 800.000 Filistinliyi yerlerinden ettiler. 1948’de 300 ila 500 arasında Filistin topluluğunu ve kasabasını yok etmişlerdi. Aynı şeyi yapmanın hayalini kuruyorlardı. Transfer planları sizin sayenizde başarısız oldu. Sizin oluşturduğunuz kamuoyu, Filistinlilere verdiğiniz mali veya siyasi destek, medya desteği ve ekonomik destek sayesinde… Topraklarımızı savunmak bizim sorumluluğumuz. Bu yüzden bu topraklarda kalıyoruz, çünkü bizler toprak savunucularıyız. Siz, Esma, Andrey ve daha pek çok kişi ise anlatının savunucularısınız.
İsrail hükûmeti eskiden kendi itibarlarına büyük zarar verir, sonra da bu durumu tersine çevirmeyi başarırlardı. Artık bu geri döndürülemez. Kullandıkları mağdur edebiyatı, artık işgali ve apartheid rejimini sürdürmek için bir bahane değil. Protestolarının, eylemlerinin, dayanışmalarının ve desteklerinin hiçbir anlamı olmadığını düşünen insanlara benim cevabım bu: Hayır, bizim dimdik ayakta kalmamızda sizin desteğinizin çok büyük bir yeri var. Bu esnada uluslararası hukukta, Birleşmiş Milletler nezdinde ve diğer sivil çalışmalarda gerçekten somut sonuçlar elde ediliyor. Yani yaptıkları her şeyin hesabını kanun önünde verecekleri bir zaman da gelecek. Bu çok ama çok önemli!
Şimdi görevimiz, şiddetsiz direniş ve kampanyalar yoluyla elimizden geleni yapmak. Son üç yılda yaptıklarımıza devam etmek, durmamak ve artık ortalığın sakinleştiğini düşünmemek için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Hiçbir şey çözülmedi, her şey aynı. Ancak devam etmeliyiz ve İsrail işgaline ve apartheid rejimine karşı küresel hareketin bir parçası olmalıyız.
Filistin’i destekleyen herkesten asıl ricam şudur: Hareketin kendisi olun. Farklı görüşlere, farklı yaklaşımlara saygı duyun. Çeşitlilik bir zayıflık değil, güçtür. Ancak bu şekilde muazzam hareketimizle pek çok sonuç elde edebiliriz. Şahsen ben gerçekten çok gururluyum ve minnettarım. Kadınlar, çocuklar ve tüm toplum, yaptıklarınızdan dolayı minnettar ve sizinle gerçekten gurur duyuyorlar. Devam etmenizi istiyoruz. Son üç yıldır yaptıklarınıza devam etmenizi istiyoruz.
Issa’nın söylediklerinden hareketle sana şunu sormak istiyorum Andrey. Koruyucu mevcudiyet ve Batı Şeria’daki aktivizmin için sen de kişisel bir bedel ödedin, ödemeye de devam ediyorsun. Fiziksel saldırıya uğradın, tutuklandın. Açıkçası şunu sormak istiyorum: Bu durum ne kadar sürdürülebilir? İsrailli yetkililer, Batı Şeria’daki uluslararası dayanışmaya daha ne kadar “tolerans” gösterecek sence? Örneğin senin gibi İsrail vatandaşları artık sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya mı?
Andrey X: Bu, açıkçası tüm aktörler olarak kendimize başından beri sorduğumuz bir soru. Çünkü, evet, saldırılarla karşı karşıyayız. Bu 7 Ekim’den önce de böyleydi ve yıllardır yaşanıyor. 2000’lerin başlarında, Tom Hurndall ve Rachel Corrie gibi bazı uluslararası aktivistler İsrail askerleri tarafından katledildi. Dolayısıyla sahada çalışmaya devam etmemize ne kadar süre daha izin verileceği sorusu yerinde bir soru.
İsrail çok tuhaf bir dünya. Nazi Almanyasındaki gibi her türlü muhalefetin bastırıldığı klasik bir faşist diktatörlük değil. Almanya’da Hitler’in hayallerindeki kişi de olsanız, dünyanın en Aryan insanı da olsanız diyelim ki bir komünistseniz, diğerleriyle birlikte idam edilirdiniz. Buna karşın İsrail’de durum bütünüyle kana dayalı. Filistinliler Facebook’taki beğenileri yüzünden bile hedef alınırken, İsrailli aktivistler şu an için pek çok şeyden ceza almadan sıyrılabiliyorlar. Durum elbette giderek kötüleşiyor. Ancak yine de yıllardır hiçbir İsrailli aktivist öldürülmedi. Birçoğu yaralandı, birçoğu tutuklandı ama aynı zamanda askere gitmeyi reddedenler dışında İsrailli-Yahudi siyasi mahkûm yok.
Tutuklandıktan sonra birkaç günden fazla hapis yatan tek İsrailli grup, açıkça siyasi nedenlerle orduda görev yapmayı reddeden kişiler. Yani şu anda bile, İsrail’deki sağa kayış, uçuruma yuvarlanır gibi bir eğilim gösterirken, damarlarınızda “doğru türde bir kan” aktığı sürece dikkate değer bir özgürlük var. Bunun ne kadar süreceğini kestirmek imkânsız. Bir noktada tüm bunların sona ermesi ve İsrail’in muhalefetle başa çıkmak için daha geleneksel, klasik, faşist bir yaklaşım benimsemesi son derece muhtemel. Açıkçası ben bunun daha önce gerçekleşmiş olacağını düşünürdüm, fakat olmadı. Bekleyip göreceğiz.
Dünyanın her yerinden adaleti savunan insanlar, Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilere destek olmak için protestolar ve eylemler dışında etkili bir şekilde harekete geçememenin acısını derinden yaşıyor. Filistinlileri destekleyebileceğimiz hangi yolları önerirsiniz?
Andrey X: Batı Şeria’daki koruyucu mevcudiyete katılım sağlamak ve buraya gelmek mümkün. Olan biten her şeye dair karamsarlığıma rağmen, Batı Şeria’da hızla yerlerinden edilen, özellikle C Bölgesi’ndeki Filistinliler, aktivistlerin buraya gelmesini çok istiyor. Ve ben hâlâ koruyucu mevcudiyetin kesinlikle yapmamız gereken bir şey olduğunu düşünüyorum.
Uluslararası dayanışma hareketlerini, Filistin’deki silahsız sivil koruma gruplarını veya Ürdün Vadisi aktivistlerini araştırabilirsiniz. Sadece “koruyucu mevcudiyet” diye bile aratabilirsiniz. Kaydolup sahaya gelebileceğiniz pek çok örgüt var.
İsrail ordusu uyguladığı şiddetin sınırlarını kesinlikle biliyor. Filistinlilere karşı çok ama çok daha fazla şiddet uyguluyorlar. Sahada bir İsrailli veya uluslararası aktivist olarak sahip olduğunuz ayrıcalık giderek azalıyor olsa da bu durum Filistinlilerin maruz kaldığı şiddet seviyesinin yanına bile yaklaşamaz. Issa’nın da haklı olarak belirttiği gibi, kamuoyu alanında yapılabilecek o kadar çok şey var ki! Bu kısa vadeli bir oyun değil. Bu çok uzun vadeli, şu anda yaptıklarımızın meyvelerini yıllar, hatta on yıllar sonra alabileceğimiz bir çalışma.
Şu anda Batı Şeria’da işgale ve etnik temizliğe gerçekten karşı koyabildiğimiz bir noktada değiliz. Sadece olan biteni yavaşlatıyoruz. Bazen daha başarılı oluyoruz, bazen daha az. Ama dediğim gibi, sahada yaşananları uzun vadeli görmemiz gerekir. Karşımızda, siyonist hareketin kuruluşundan bu yana, 100 yılı aşkın süredir devam eden uzun vadeli bir süreç var. Ve görünüşe göre bir süre daha devam edecek. Çevrimiçi aktivizm, paylaşımları yaymak, destek olmak ve örgütlenmek, insanların yapması gereken kesinlikle inanılmaz derecede faydalı şeyler. Ve bu alan, aynı zamanda İsrail’in aşırı miktarda para yatırdığı bir alan. Uluslararası kamuoyunu yönlendirmeyi amaçlayan koca bir bakanlık, Hasbara Bakanlığı, yani propaganda veya açıklama bakanlığı var. Bu bakanlık şu anda başarısız oluyor. Issa’nın da dediği gibi, bu durum öncelikle sizin gibi, gerçekte neler olup bittiğini anlatmak için medya alanında çalışan insanlar sayesinde oluyor.
İkinizin de anlattıkları oldukça yüreklendirici. Paylaşmakta sakınca görmezsen, Filistin davasına nasıl dahil olduğunu sormak istiyorum. Dünyadaki pek çok insan adaletsizliği, işgali, etnik temizliği ve devam eden soykırımı fark edebilir. Ancak sahada bizzat bulunmak üzere adım atmak ve insanların haklarını ya da Issa’nın dediği gibi “anlatıyı” savunmak uğruna kişisel riskler almak çok daha farklı bir şey. Seni bu tür bir aktivizme iten ne oldu?
Andrey X: Ben Batı Şeria’ya aslında aktivizm ya da gazetecilik yapmak için gelmedim. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Rusya’dan kaçtığım için kendimi tesadüfen burada buldum. Benim açımdan alması en kolay pasaport İsrail pasaportuydu. Sadece üç ay sürdü. Oysa bazıları burada doğmuş olan Filistinliler, hatta Nakba sırasında hayatta olup Yafa’da, Hayfa’da ve diğer şehirlerde yaşamış insanların turist vizesiyle topraklarını ziyarete gelmesine izin bile verilmiyor. Ben ise üç ay içinde pasaport aldım.
O zamanlar işlerin tam olarak nasıl yürüdüğünü bilmiyordum çünkü her şey çok ani gelişmişti ve göç etmeyi beklemiyordum. Hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğim bir yere gelmiştim. Sonrasında sadece öğrenerek, insanlarla konuşarak, kitaplar okuyarak ve etrafı gezerek geçirdiğim bir sürenin ardından, olan bitenler ve ülkenin üzerine inşa edildiği ilkeler karşısında dehşete düştüm. Ardından da ya bu işe dahil olmam ya da ülkeyi terk etmem gerektiğinin farkına vardım. İşte aktivizme böyle başladım. Önce 48 topraklarında, Tel Aviv ve Kudüs’te giderek daha fazla çalışmaya başladım. Ardından Batı Şeria’ya geldim ve Mayıs 2024’te Batı Şeria’ya taşınarak burada tam zamanlı gazetecilik, habercilik ve aktivizm yapmaya başladım.
Issa, Batı Şeria’da yerleşimcilerin şiddetiyle doğrudan yüz yüzesiniz. Kameralar kapalıyken onların tavırları nasıl? Bu korkunç şiddeti sürdürmek konusunda nasıl bir motivasyona sahipler sence?
Issa Amro: Şunu söyleyebilirim ki, çoğunluğu gerçekten aklını yitirmiş durumda. Gözlerinin içine baktığınızda bunu görüyorsunuz. Orada yılların, on yılların getirdiği beyin yıkamanın bir sonucu var. Ve biliyorsunuz, bu bir tarikat. Bu şiddet, Almanya’dakilerin aşina olacağı bir kavrama dayanıyor: Lebensraum, yani yaşam alanının ele geçirilmesi. Yerleşimcilerin “üstün ırk, toprakların üstün ırka verilmesi, toprakların ‘temiz olmayanlardan’ arındırılması” gibi şeyleri açıkça söylediklerini duyuyorum.
Öte yandan bir de yerleşimciler arasında sırf “heyecan” için bulunan, mesihçi dinî yönüyle pek ilgilenmeyen belirli bir kesim de var. Örneğin Savunma Bakanı Yisrael Katz var. Kendisi dindar biri değil. Onun için mesele sadece güç, nüfuz ve devletin yüceltilmesinden ibaret. Ve daha ılımlı diyebileceğimiz pek çok figür için de durum böyle; örneğin uzun süre İsrail’in liberal umudu olan Yair Lapid bile, İsrail’in sınırlarını Batı Şeria’nın ötesine, Ürdün’e veya Lübnan’a kadar genişletmek gibi şeylerden bahsedebiliyor. Yani siyasi olarak her telden insan var. Ama videolarda gördüğünüz o yerleşimciler, hani şu kirli kıyafetleriyle koyunlarla dolaşan o stereotipik yerleşimciler var ya, onların çoğu beyinleri yıkanmış çocuklar. Bazen kelimenin tam anlamıyla 13-14 yaşlarında, yetimhanelerden alınıp bu sisteme, bu tarikata itilen ve sonra da çocuk asker olarak kullanılan çocuklar bunlar.
Kameraların önünde gördükleriniz, onların yaptıklarının en kötüsü değil. Kameralar yokken çok ama çok daha saldırganlar. Bazen onlara İbranice “iyi cumartesiler” ya da “iyi bayramlar” diyorum. Bana “yimach shemo” diye cevap veriyorlar. Bu ifade, İbranicedeki en ağır küfürdür. Anlamı, “adın ve hatıran tamamen silinsin” anlamına geliyor. Gerçekten çok acımasızlar, faşistler ve aşırılık yanlısılar. Sadece yaptıklarından değil, aynı zamanda üstünlükçü ve faşist ideolojilerinden ve yaptıkları her şeye siyasi veya dinî bir kılıf uydurmalarından da hiçbir şekilde sorumlu tutulmuyorlar.
İkiniz de İsrail ordusu ile yerleşimcilerin giderek daha fazla artan şekilde koordinasyon içinde çalıştığını söylediniz. Peki Batı Şeria’da İsrail ordusu ile yerleşimcilere karşı direniş biçimleri de farklılaşıyor mu?
Issa Amro: Askerler ile yerleşimciler arasında çok büyük bir fark var. Askerlere yönelik tutumunuz bellidir, çünkü onlar, sonuçta ordu mensubu ve yaptıklarından sorumlular. Ve öyle ya da böyle bize karşı hesap vermek zorundalar. Biz de onlara kanunları bildiğimizi, hukuki olarak peşlerini bırakmayacağımızı ve yaptıkları her şeyin hesabını soracağımızı hissettirmeye çalışıyoruz. Yerleşimcilere ise genellikle daha farklı yaklaşıyoruz ve her zaman belgeleme yaparak olan biteni en azından sesli olarak kaydediyoruz.
Sadece kayıt tuşuna basmanız bile büyük fark yaratır. Ve genellikle onlardan korktuğunuzu belli etmeyin. Onlara arkanızı dönmeyin. Eşyalarınıza dikkat edin. Telefonunuzu veya kameranızı çalabilirler. Kendinizi korumaya her an hazır olmalısınız çünkü bu yerleşimciler size aniden vurarak ya da gözlüğünüzü, şapkanızı, cüzdanınızı çalarak sizi gafil avlayabilirler. Özetle, karşınızda size zarar vermek, sizden bir şey çalmak isteyen bir suçlu varmış gibi davranırsınız. Aynı zamanda, kalabalık olmanızdan korkarlar, bu yüzden yalnız kalmayın. Bir arada ne kadar çok kişi olursanız o kadar iyidir. Ve ne yaptığınızı bilmeniz gerekir. Koruyucu mevcudiyet öncesinde genellikle eğitimler düzenliyoruz, taciz hattı simülasyonları yapıyoruz ve ben de geçmişte pek çok kişiye hem yerleşimciler hem de askerler karşısında nasıl davranmaları gerektiği konusunda eğitim verdim.
Andrey X: Bu konuda Issa’ya tamamen katılıyorum. Askerler ve yerleşimciler birbirinden çok farklı iki yapı, çünkü etnik temizlik projesi içinde farklı roller üstleniyorlar. Bazen bu ayrım bulanıklaşıyor. “Yerleşimci askerler” kategorisi işin içine girdiğinde bu çizgi bulanıklaşıyor. Özellikle Güney El Halil Tepeleri’nde artık ordunun tam teşekküllü birlikleri var. Yerleşimciler bazen resmî olarak ordunun bir parçası oluyorlar, bazen olmuyorlar. Sadece askerî üniforma giyiyorlar, silahlılar ama aslında yerel yerleşimlerin sakinleri. Yani üniforma giydikleri sürece, resmî olarak ordunun bir parçası olup olmadıklarına bakılmaksızın onlara asker muamelesi yapmanız bekleniyor. Böyle bir durumda, bir şey yaptıklarında makul bir inkar payları oluyor.
Kimliklerinizi ve diğer her şeyinizi kontrol etme yetkisine sahipler; fotoğrafınızı çekip kendi grup sohbetlerine gönderiyorlar. Sizi farklı şekillerde hedef almaya çalışıyor, hakkınızda bilgi topluyorlar. Sadece 7 Ekim’den sonra ortaya çıkan böyle bir asker kategorisi var. Bu yeni bir durum. Ama genel olarak, evet, bunlar birbirinden çok farklı iki yapı. Ve onlarla etkileşim kurma biçiminiz de çok farklı. Issa’nın da dediği gibi, sahada nasıl davranacağınızı çözmek çok fazla eğitim ve deneyim gerektiriyor.
Perspektif’te Gazze ve Batı Şeria başta olmak üzere, soykırım, sömürü ve şiddetle karşılaşan coğrafyalarda mazlumların sesini duyurmak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Bu yüzden umarım bu tür buluşmalar, bir yandan Filistinlilere güç verir, diğer yanda ise bizlere sadece uzaktan izleyenler olarak değil, bu dayanışmanın aktif katılımcıları olarak bir şeyler öğretir. Son olarak neler söylemek istersiniz?
Issa Amro: Son olarak, yaptığı harika işler için Andrey’e teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten de o ve Filistinli toplulukları korumak için koruyucu mevcudiyete katılan tüm uluslararası ve İsrailli aktivistler muazzam bir fark yaratıyor. Ve Esma, sana da şahsen teşekkür etmek istiyorum. İsrail işgalini, apartheid’ı ve soykırımı ifşa etmek, sahada olup bitenleri gözler önüne sermek için gerçekten çaba gösteren herkese teşekkür ederim. Harika işler yapıyorsunuz. Buna devam edin. Size, desteğinize, dayanışmanıza ihtiyacımız var.
Değişimi birlikte gerçekleştireceğiz. Dünyayı herkes için çok daha iyi bir yer hâline birlikte getireceğiz. Bizler Filistinliler olarak sizinle ve yaptıklarınızla büyük gurur duyuyoruz ve biz de mücadelemize devam edeceğiz. Birlik olun, beraber olun ve yaptığınız işe devam edin. Size ve şu an bizi izleyen herkese son mesajım budur.
Andrey X: Ben de şunu söyleyebilirim: Mücadele etmeye, çalışmaya devam edin. Bu uzun soluklu bir iş. En karanlık saatlerimizi yaşıyoruz ama ilerlemeye devam etmeliyiz. Batı Şeria’ya gelmeyi düşünmenizi gerçekten tavsiye ederim. Kulağa ürkütücü ve korkutucu gelebilir, bu duruma nasıl yaklaşacağınızı bilemeyebilirsiniz, ama düşündüğünüzden daha az göz korkutucu. Üstelik bu süreçte size yol göstermekten mutluluk duyacak harika dostlarımız var. Buraya gelmek, buradaki insanlarla tanışmak, Filistinlilerle ve işgal imparatorluğuna karşı direnmeye çalışan tarafla dayanışma içinde olmak size de çok şey katacak.