Telegraph’ı Satın Alan Axel Springer, Personele İlkelerini Açıkladı: “İsrail’i Destekliyoruz”
Alman medya devi Axel Springer SE’nin İngiltere'deki The Daily Telegraph gazetesini satın alması, medya dünyasında "editoryal bağımsızlık" konusunu yeniden tartışmaya açtı. Şirketin, bünyesindeki gazetecilerden "İsrail’in var olma hakkını desteklemelerini" kurumsal bir zorunluluk olarak talep etmesi, ifade özgürlüğü ile ideolojik bağlılık arasındaki gerilimi görünür kıldı.
Birleşik Krallık’ın en köklü basın kuruluşlarından biri olan The Daily Telegraph, medya dünyasında geniş yankı uyandıran bir el değiştirme sürecinin merkezinde yer alıyor. Gazete, Mart ayında Alman medya devi Axel Springer SE tarafından 575 milyon sterlin bedelle satın alındı. Satışın Birleşik Krallık hükûmeti tarafından onaylanmasının ardından, kurumun yayın politikası yönelimine ilişkin tartışmalar hız kazandı.
Söz konusu devir, yalnızca bir mülkiyet değişimi olarak değil; beraberinde getirdiği “kurumsal değerler” ve özellikle “İsrail’in var olma hakkına destek” şartı nedeniyle, İngiliz basınında gazetecilik özgürlüğü ve tarafsızlık ilkeleri etrafında yeni bir tartışma başlattı.
Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner’in çalışanlara gönderdiği mektupta ortaya koyduğu “Editoryal Pusula”, gazetecilik çevrelerinde ikiye bölünmüş bir değerlendirmeye yol açtı: Bu yaklaşım bir “ideolojik dayatma” mı, yoksa “şeffaf bir değer çerçevesi” mi?
Yeni Patrondan Personele: “Tarafsız Gazetecilik Zaten Yok, Biz İse İsrail’e Destekliyoruz”
1946’da Batı Almanya’nın önde gelen medya patronlarından ve sağ muhafazakâr siyasete yakın Axel Springer tarafından kurulan Axel Springer SE, bugün Avrupa’nın en büyük medya gruplarından biri olarak kabul ediliyor. Şirket; Almanya’da Bild, Die Welt ve Der Spiegel gibi yayınların yanı sıra uluslararası dijital medya yatırımlarıyla öne çıkıyor.
Grubun CEO’su Döpfner’in Telegraph çalışanlarına gönderdiği ve İngiliz gazeteci Owen Jones’a sızdırılan mektup, yeni dönemin çerçevesini açık biçimde ortaya koyuyor. Mektupta, Axel Springer ile Telegraph’ın “özgürlük, serbest piyasa ve ifade özgürlüğü” temelinde ortak bir zeminde buluştuğu ifade ediliyor.
Ancak bu çerçevenin merkezinde, şirketin tüm çalışanları için bağlayıcı olan “Essentials” (Esaslar) yer alıyor. Bu ilkeler şu şekilde sıralanıyor: Demokrasi ve ifade özgürlüğüne bağlılık, İsrail’in var olma hakkına destek ve antisemitizme karşı duruş, transatlantik ittifaka bağlılık, serbest piyasa ekonomisinin savunulması ve her türlü aşırılığın reddi.
Döpfner ayrıca mektubunda “tarafsız gazetecilik diye bir şey olmadığı” görüşünü dile getirerek, gazeteciliğin esas olarak çoğulcu, adil ve olgulara dayalı olması gerektiğini savunuyor. Ona göre bu ilkeler, editoryal özgürlüğü sınırlamak yerine gazetecilere “entelektüel bağımsızlık içinde hareket edebilecekleri bir çerçeve” sunuyor.
Ancak özellikle İsrail’e ilişkin ilkenin açık ve merkezi bir biçimde kurumsal değerlere yerleştirilmesi, eleştirilerin odağında. Bazı gazeteciler ve medya gözlemcileri, bu yaklaşımın editoryal çizgi üzerinde dolaylı bir yönlendirme yaratabileceğini savunuyor. Eleştiriler arasında, 193 BM üyesi devlet arasında yalnızca birine bu düzeyde kurumsal bağlılık vurgusu yapılmasının “Orwellvari” olduğu yönündeki değerlendirmeler de yer alıyor.
Telegraph’ın Axel Springer Tarafından Satın Alınma Süreci ve İlk Tepkiler
Birleşik Krallık’ta muhafazakâr çizgide yayın yapan The Daily Telegraph’ın Axel Springer tarafından 575 milyon sterline satın alınması, Birleşik Krallık Kültür Bakanı tarafından onaylandıktan sonra 14 Nisan’da kamuoyuna duyuruldu. Döpfner’in Telegraph çalışanlarına gönderdiği mektup, yeni sahipliğin gazetenin editoryal yönü üzerindeki olası etkileri konusunda tartışmaların fitilini ateşledi.
Gazetenin Axel Springer’e satılmasına eleştirel yaklaşanlar, kurumsal değerler arasında belirli bir devletle ilgili açık bir pozisyon bulunmasının gazetecilik açısından sorunlu olabileceğini vurguluyor. Bazı Telegraph çalışanları da İsrail maddesinin üst sıralarda yer almasının, haber üretiminin algılanışını etkileyebileceğine dikkat çekiyor.
Döpfner ise mektubunda gazetenin editoryal bağımsızlığının korunacağını, siyasi aktörler veya reklam verenlerden gelebilecek baskılara karşı editörlerin özgürce çalışmaya devam edeceğini vurguluyor.
Axel Springer’in Şirket Kültürü: İsrail’den Yana Tutum Yeni Değil
Axel Springer’ın İsrail’e yönelik güçlü siyasi ve tarihsel vurgusu şirket kültürünün uzun süredir parçası. Şirketin kurucusu Axel Springer, İsrail’e desteğin Almanya için tarihsel bir sorumluluk olduğunu savunmuş ve bunun şirket politikalarının temel unsurlarından biri olduğunu ifade etmişti.
Kendisini Yahudi olmayan bir Siyonist olarak tanımlayan CEO Döpfner de son yıllarda benzer şekilde İsrail’e güçlü destek veren açıklamalarıyla gündeme geldi. 2021’de şirket merkezinde İsrail bayrağının asılmasına karşı çıkan çalışanlara yönelik “başka iş bakmalarını” söylemesi ve sosyal medyada İsrail’e destek çağrıları bu tartışmaların bir parçası oldu.
Ayrıca Axel Springer bünyesindeki yayın organlarında İsrail’in savaş politikalarını eleştiren çalışanların işten çıkarılması ve “Free Palestine” (Özgür Filistin) sloganının bizzat Döpfner tarafından doğrudan “Hamas yanlısı” bir içerik olarak yaftalanması da gazetecilikte “maksimum özgürlük” vaat eden bu yeni editoryal pusulanın, aslında İsrail eleştirisini sistematik olarak dışlayan ve antisemitizmle özdeşleştiren katı bir siyasi çerçeve içerisinde işlediği belirtiliyor.
Bu yaklaşım, bazı eleştirmenler tarafından antisemitizmle mücadele ile İsrail devletinin politikalarına yönelik eleştirilerin birbirine karıştırıldığı yönünde yorumlanıyor. Axel Springer ise antisemitizme karşı güçlü bir tutumun şirket için vazgeçilmez bir ilke olduğunu vurguluyor.
Axel Springer’in İsrail ve İşgal Ettiği Filistin Topraklarındaki Ekonomik Yatırımları
Gazeteci Hanno Hauenstein’ın 2024 yılında kaleme aldığı bir araştırma ise Axel Springer’ın İsrail ile ilişkilerinin yalnızca editoryal değil ekonomik boyutları da bulunduğunu ortaya koyuyor.
Şirket 2014 yılında İsrail’de faaliyet gösteren çevrimiçi ilan platformu Yad2’yi yaklaşık 165 milyon avroya satın aldı. Platform, otomobil ve ikinci el ürün ilanlarının yanı sıra emlak ilanları da yayımlıyor ve Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki İsrail yerleşimlerinde bulunan konutlara ilişkin ilanlara da yer veriyor.
Hauenstein’a göre bu durum, şirketin faaliyetlerinin İsrail-Filistin çatışmasının ekonomik boyutlarıyla kesişmesine neden oluyor. Platformda yer alan bazı ilanların uluslararası hukuka göre yasa dışı kabul edilen yerleşim bölgelerinde bulunması, insan hakları örgütlerinin eleştirilerine konu oldu. Uluslararası Adalet Divanının (UAD) Temmuz 2024 tarihli danışma görüşü, İsrail’in işgalinin yasa dışı olduğunu ve üye devletlerin işgal altındaki bölgeler ile İsrail toprakları arasında ayrım yapma yükümlülüğü bulunduğunu belirtiyor.
Örneğin İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) İsrail-Filistin direktörü Omar Shakir, bu tür faaliyetlerin “Filistinlilere yönelik sistematik ayrımcılıkla bağlantılı bir yerleşim sisteminden ekonomik fayda sağlanması” anlamına gelebileceğini savundu. Axel Springer ise şirket politikalarının her türlü ayrımcılığı reddettiğini belirtse de Yad2 platformu Filistin köylerinin yer almadığı haritalar kullanıyor ve “Nehirden Denize” (From the River to the Sea) sloganıyla reklam yapıyor..
Bild Gazetesi ve “Dezenformasyon” Skandalı
Axel Springer’ın İsrail politikası, Almanya’daki medya tartışmalarında da zaman zaman gündeme geliyor. Hauenstein’ın analizinde, Bild gazetesinin 6 Eylül 2024’te yayınlanan ve Hamas’ın o dönemdeki lideri Yahya Sinvar’ın bilgisayarından çıktığı iddia edilen “gizli bir belgeye” ilişkin yaptığı haberin doğruluğu konusunda ortaya çıkan tartışmalar buna örnek olarak gösteriliyor. İsrailli bazı gazeteciler söz konusu belgenin Sinvar’a ait olmadığını, içeriğinin çarpıtıldığını ve Netanyahu’nun ateşkes müzakerelerindeki tutumunu haklı çıkarmak için sızdırılmış bir “dezenformasyon kampanyası” olduğunu öne sürmüştü.
Benzer şekilde şirketin bazı yayınlarının Almanya’daki Filistin yanlısı protestoları sert bir dille ele aldığı da eleştirilerin parçası. Axel Springer yayınları ise antisemitizmle mücadeleyi temel editoryal sorumluluklarından biri olarak gördüklerini belirtiyor. Bu tür yayınların, Telegraph’ın yeni döneminde nasıl bir editoryal çizgi izleyeceği konusunda ciddi bir örnek teşkil ettiği ifade ediliyor.
Telegraph Satışının Geleneksel Medya Kuruluşlarının Geleceği Açısından Anlamı
Zaten geleneksel olarak İsrail yanlısı bir çizgiye sahip olduğu bilinen Telegraph’ın Axel Springer tarafından satın alınması, bu tutumun “esnetilemez bir kurumsal şart” hâline gelmesi İngiliz basın tarihinde bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Gazetecilikteki özgürlük ilkesinin “siyasi bir çerçeve” içine hapsedilmesi, gerçeklerin aktarılmasında bir engel mi yoksa kurumsal bir kimlik tercihi mi olduğu sorusu gündemdeki yerini koruyor.
Bir yandan Axel Springer yönetimi, Telegraph’ın editoryal bağımsızlığının korunacağını ve gazetecilerin özgürce çalışacağını savunsa da süreci takip eden uzmanlar, belirli siyasi ilkelerin şirket değerleri arasında açık biçimde yer almasının gazetecilik pratikleri üzerinde dolaylı bir etkisi olabileceğini dile getiriyor. Bu nedenle Telegraph’ın yeni sahiplik yapısının gazetecilik çizgisine nasıl yansıyacağı, hem Birleşik Krallık’ta hem de Avrupa medya çevrelerinde yakından izlenen bir konu olmaya devam ediyor.
Birleşik Krallık’ta editoryal bağımsızlık tartışmaları yalnızca Telegraph ile sınırlı değil; kamu yayıncısı BBC de Gazze’de yaşananlarla ilgili yayın politikaları nedeniyle geçtiğimiz mart ayında bir dava açıldı. BBC Arapça servisinde görev yapmış beş gazeteci, kurumu editoryal kısıtlamalar uygulamak, yanıltıcı yayınlara yol açmak ve bu uygulamalara itiraz ettikleri için kendilerini haksız şekilde işten çıkarmakla suçlarken; davacılar arasında yer alan Amer Sultan, özellikle savaşın ilk günlerinde bazı kritik olayların haberleştirilmesinin kurum içi müdahalelerle engellendiğini öne sürüyor. BBC yönetimi ise iddiaların hukuki sorumluluk doğurmadığını öne sürdü. (P)