Soykırım ve İşgal Karşısında Dekolonizasyon: İnsan Hakları Kitaplarını Yakmalı mıyız?
Gazze’de soykırımın “kast” şartına sıkıştırılması, işgal hukukunun Filistinlileri toprağın “sakinleri”ne indirgemesi ve insan hakları dilinin yeni sömürgeci şiddeti örten bir araca dönüşmesi, uluslararası hukukun Filistinliler için neden özgürleştirici değil çoğu zaman yatıştırıcı bir düzen olarak işlediğini gösteriyor.
“Uluslararası Hukukun Krizi Karşısında: İnsan Hakları Kitaplarını Yakmalı mıyız?” başlıklı ilk yazımın ardından, bu devam metninde, çağdaş uluslararası hukuk sisteminin sorgulamasını soykırım, işgal ve dekolonizasyon bağlamında sürdüreceğim.
Savaş Ne Zaman Soykırıma Dönüşür?
Bazıları, Gazze’de yaşananlarla yüzleşmek için İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ve Cenevre Sözleşmeleri’nin basitçe yanlış hukuki kaynaklar olduğunu ileri sürebilir. Filistinlilerin bir ordusu olmadığı için bazıları savaş hukukunu bu bağlamda uygunsuz görür. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin savaş sırasında görmezden gelindiği ve Cenevre Sözleşmeleri’nin asimetrik savaşı yanlış temsil ettiği düşünüldüğünde, insan hakları vaadine inanan bazıları Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne -bundan sonra Soykırım Sözleşmesi- işaret eder.
Avukat ve hukuk profesörü Raphael Lemkin, “soykırım” terimini ve kavramını ortaya atarak insan hakları hareketine katkıda bulundu. Uğursuz 1948 yılında imzalanan Soykırım Sözleşmesi, soykırımı “ulusal, etnik, ırksal veya dinî bir grubu tamamen veya kısmen yok etme kastıyla” işlenen şiddet olarak tanımlar. Pek çok kişi “soykırım” terimini, sivillerin yok edilmesine karşı çıkışlarının bir işareti olarak görür. Gazze’de yaşananları tanımlamak için “soykırım” kelimesini kullanmayı reddetmek ise çoğu zaman daha geniş kapsamlı bir tutumu yansıtır. Soykırım sınıflandırmasına itiraz edenler, genellikle sivillerin kitlesel olarak öldürülmesini “doğru” amaç uğruna mazur göstermektedir. Siyonistler bu “doğru” amacın meşru müdafaa olduğunu ileri sürer. Sivillerin kitlesel biçimde öldürülmesi ise onların gözünde sürekli genişleyen bir kategori olan “tali zarar”dır.
Güney Afrika, meşru müdafaa iddiasını çürütmek ve Soykırım Sözleşmesi’nin kast şartını karşılamak için Uluslararası Adalet Divanına -29 Aralık 2023’te sunduğu başvuruda- İsrail’in Gazze’deki Filistinli sivilleri kasıtlı olarak hedef aldığına ve topluca cezalandırdığına dair önemli kanıtlar sundu. Büyük ölçekli yıkımın fotoğraf ve videolarında açıkça görülen şeyi, yani apaçık olanı kanıtlamak için delil toplamak, soykırımın hukuki tanımındaki temel açmazı pekiştiriyor. Bir gün insanlar Soykırım Sözleşmesi’ne dönüp bakabilir ve sivillerin kitlesel biçimde öldürülmesi sanki kasıtsız olabilirmiş gibi, kastı kanıtlamak için neden bir mücadele verildiğini merak edebilir. Bir devlet, birden fazla atom bombasına eşdeğer güçte saldırılar düzenleyip ortaya çıkan kitlesel sivil ölümlerin hâlâ kasıtsız olduğunu iddia edebiliyorsa, insan hakları ne anlama gelir?
Soykırım kastı kanıtında ısrar etmek, yalnızca Gazze’deki sivil katliamlarının özgül vakalarında değil, daha geniş olarak yerleşimci sömürgecilik bağlamında da absürttür. Yerleşimci kolonilerde sömürgeciler yalnızca işgal ordusunun bir parçası olarak değil, aynı zamanda yerli halkların yerini almak üzere tasarlanmış yerleşimci altyapının bir parçası olarak gelir. Sömürgeciler, yalnızca tahakküm kurmak için değil, yerleşmek için de yerlileri öldürür ya da yerinden eder. Filistinlilerin 1948’de evlerinden ve topraklarından katliamlarla ve zorla sürgün edilmesinde kast açıktı. Filistinlileri yok etme kastı, Gazze’nin -malların girişine getirilen kısıtlamalar yoluyla dayatılan zorunlu yetersiz beslenmeyle birlikte- bir toplama kampına dönüştürülmesinde de açıktı; bu dönüşüm, 2023’te başlayan kuşatma ve katliamlardan çok önce gerçekleşmişti.
Yerleşimci sömürgecilik altında, savaş hukukunu esinleyen ve savaşı sınırlayan toplumsal, stratejik ve ekonomik gerekçeler fiilen mevcut değildir. Yerleşimci sömürgeciler çoğu zaman yerli nüfusu yok etmeyi kendi görevleri olarak görür. Karşılıklılık konusunda kaygı duymazlar; çünkü yerli halklar eşdeğer miktarda ya da türde şiddetle misilleme yapabilecek kapasiteye sahip değildir. Yerli halkların emeğini sömürmenin sağlayabileceği muhtemel ekonomik faydalar ise yerleşimcilerin yerlilerin yerini alma hedefi karşısında geri plana düşer. Yerleşimci sömürgeciliğin yerli halkları yok etmesi kademeli -Batı Şeria’da olduğu gibi- ya da yoğunlaşmış -Gazze’de olduğu gibi- biçimde gerçekleşebilir; fakat her durumda Soykırım Sözleşmesi bununla baş etmek üzere tasarlanmamıştır.
Soykırım Sözleşmesi, soykırımın savaş ya da barış zamanında meydana gelebileceğini kabul etse de yerli bir halka karşı kademeli soykırım anlamına gelen yerleşimci sömürgeciliği tanımaz ve yasaklamaz. Nitekim Siyonist yerleşimci sömürgecilik örneğinde, devletin korunması için yok etme mantığı o kadar güçlüdür ki artık yerleşimcilerin kendilerine de uygulanmaktadır. İsrail’in Hannibal Direktifi’ni kullanması -İsraillilerin yakalanmasına ya da fidye karşılığında serbest bırakılmasına izin vermek yerine onları öldürmek- ve uzun süreli esir takası müzakerelerini reddetmesi, devletin yerleşimci-sömürgeci tahakkümünü sürdürmek için kendi yerleşimcilerini dahi öldürmeye hazır olduğunu gösterir.
Belki de bir Filistinlinin yaktığı yalanlar ateşinde Soykırım Sözleşmesi üzerine bir kitap da vardı. Gazze’deki o kitap yakma olayından yaklaşık bir yıl önce, Şubat 2024’te Aaron Bushnell, Filistin’deki vahşeti protesto etmek için Washington’daki İsrail Büyükelçiliği önünde kendini yaktı. ABD Hava Kuvvetleri mensubu olan Bushnell, Gazze’nin açgözlüce bombalanmasında kuşkusuz kastı görmüştü. Müdahale edememesinin, onun da “bir daha asla” vaadini ihlal ettiği anlamına geldiğini hissetmiş olabilir. Vasiyetinde, “küllerinin özgür bir Filistin’e serpilmesini” istedi.
Uluslararası Hukuk İşgali Yasaklamıyor mu?
Filistin’in özgürleşmesi fikri akılda tutulduğunda, bazıları İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, Cenevre Sözleşmeleri’nin ve Soykırım Sözleşmesi’nin Siyonist yerleşimci sömürgecilikle yüzleşmek için uygun hukuki kaynaklar olmadığında ısrar edebilir. İşgal hukuku -Lahey Düzenlemeleri ve Cenevre Sözleşmeleri temelinde- en kapsamlı uluslararası hukuk çerçevesi olabilir. Uluslararası işgal hukuku, kalıcı ya da sürekli işgali, yani resmî ya da gayriresmî ilhakı yasaklar. Fakat bu hukuk, işgalin ilk anını değil, onun uzatılmasını yasaklar.
Bu nedenle ancak 2022’de bir BM raporu İsrail’in işgalinin kalıcı ve hukuka aykırı olduğunu tespit etti; Uluslararası Adalet Divanı da bu tespiti 2024’te onayladı. Bu, BM’nin Siyonist yerleşimci koloniyi tanımasından ve meşrulaştırmasından 75 yıl sonra gerçekleşti. Diğer uluslararası hukuk kaynaklarıyla uyumlu biçimde, uluslararası işgal hukuku işgal altındaki halkın değil, işgalci devletin perspektifine dayanır. 1907 Lahey Sözleşmesi’nin III. Bölümü’nün 42. maddesi -kara savaşlarının kanun ve teamüllerine ilişkin düzenlemeler- işgal altındaki toprağı “düşman ordusunun otoritesi altına alınmış” toprak olarak tanımlar. Metin böylece toprağı, “toprağın sakinleri” olarak anılan insanlardan ayırır.
Sömürgeleştirilmiş halklar yalnızca “sakinler” ya da bir yerde ikamet eden insanlar değildir; onlar, hayatları topraktan ayrılmaz olan insanlardır. Sömürgeci devletin değil, sömürgeleştirilmiş kişinin perspektifinden bakıldığında, uluslararası işgal hukuku acımasız gerçekliğin sterilize edilmiş ve prosedürel bir kılıfıdır: Tarihî Filistin’deki her Filistinli bir mahkûmdur. Yüksek güvenlikli hapishaneler işkence merkezleridir; orta güvenlikli hapishane Gazze’dir; düşük güvenlikli hapishane Batı Şeria’dır; asgari güvenlikli hapishane ise 1948 tarihindeki sınırlarıyla Filistin’dir. Tarihî Filistin’deki her Filistinli bir tür şiddete maruz kalır: Cinayet, işkence, tecavüz, aç bırakma, uzuv kaybı, psikolojik istismar, taciz, tehdit ve aşağılanma.
Sömürgeleştirilmiş bir nüfus üzerindeki bu tür sürekli, kapsamlı ve ıstırap verici kontrol, uluslararası işgal hukuku geliştirildiğinde yaygın değildi; hatta lojistik olarak mümkün bile olmayabilir. Çağdaş uluslararası hukuk sistemi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan hakları vaadiyle birlikte baskın hâle gelen sömürgecilik biçimi olan yeni sömürgeciliğe meydan okumak için tasarlanmamıştı. Sivillerin hedef alınması İkinci Dünya Savaşı sırasında normalleştirildi ve daha önceki sömürgecilik biçimlerinden daha gizli, daha yıkıcı ve daha yaygın olan yeni sömürgecilik altında devam ediyor. Yeni sömürgecilik, önceki sömürgecilik biçimlerinin kurumsallaştırılması, hukukileştirilmesi ve mistikleştirilmesidir.
Yeni Sömürgeciliğin Önüne Açan Uluslararası Hukukun Arkaik ve Zayıf Kaynakları
Çağdaş uluslararası hukuk kaynakları, insan hakları jargonunu kullanırken yeni sömürgeci iktidar istismarını ve insan hayatının değersizleştirilmesini kolaylaştırır. Bu yazının da gösterdiği gibi, uluslararası hukuk sistemi ahlaki değerlendirmelerin yerine teknokratik hukuki akıl yürütmeyi koyarak yeni sömürgeciliğe hizmet eder. Yeni sömürgeci devletler, sömürgeci selefleri gibi, uluslararası hukuka uyduklarını ve sömürgecilik karşıtı direnişçilerin -çoğu zaman “terörist” diye karalanarak- uymadıklarını sahte biçimde iddia ederek itibarlarını sürdürür. Tarihsel olarak savaş hukukunu şekillendiren toplumsal, stratejik ve ekonomik gerekçeler yeni sömürgecilik altında değişmiştir.
Geçmişte savaş hukukunu motive eden stratejik gerekçeler bugün büyük ölçüde ilgisizleşmiştir. Yeni sömürgeci devletler, insan hakları vaadinin ifade edildiği yirminci yüzyıl ortasında hayal dahi edilemeyecek gelişmiş teknolojilere sahiptir; bu teknolojiler devlet şiddetinin genişliğini ve derinliğini büyük ölçüde artırmıştır. Yeni sömürgeci bir devletin askerî kapasitesi -özellikle hava bombardımanı- ile sömürgecilik karşıtı grupların direnme kapasitesi arasındaki uçurum geçmiştekinden çok daha büyüktür. Yeni sömürgeci devletin öldürücüleri -askerleri- ile hedef alınan kurbanlar -sömürgeleştirilmiş halklar- arasındaki mekânsal ve durumsal mesafe geçmişe kıyasla belirgin biçimde artmıştır. Yeni sömürgeci devletler, karşılıklılık kaygılarını fiilen ortadan kaldıran kitle imha silahlarına ve gözetim araçlarına sahiptir. Yeni sömürgeci savaş pratiğinde sivil yoktur; yalnızca muharipler ve potansiyel muharipler vardır.
Yeni sömürgeci devletler “sivil” kategorisini ortadan kaldırır; çünkü yeni sömürgecilik sivil hayatı değersizleştirir. Yeni sömürgeci devletler ve onlarla hizalanmış askerî-sanayi kompleksi, vergilendirme, fidye ya da köleleştirme yerine giderek daha fazla biçimde savaş teknolojisini siviller üzerinde test ederek kâr elde eder. Teknoloji pek çok emekçiyi kademeli olarak gereksiz hâle getirirken, kıt doğal kaynakların değeri artmakta ve birçok insan bu kaynaklara ulaşmanın önünde engel olarak görülmektedir. İnsan hayatı bugün belki de hiç olmadığı kadar değersiz, devletler ise belki de hiç olmadığı kadar güçlüdür. Bugün Gazze’de bu değersizleştirmenin sahnelerine tanık oluyoruz: Keskin nişancılar ve dronlar tarafından hedef alınan çocuklar, diri diri gömülen Filistinlilerin toplu mezarları, çürüyen cesetlerle beslenen vahşi köpekler ve sayısız başka dehşet.
Uluslararası savaş hukukları, sömürgeci başlangıçlarını yansıtan biçimlerde sömürgecilik karşıtı direnişçileri dezavantajlı konuma iter. Sömürgeleştirilmiş halklara karşı bu ön yargı, Lahey Sözleşmesi’nde olduğu kadar Cenevre Sözleşmeleri’nde ve Soykırım Sözleşmesi’nde de görülebilir. Uluslararası hukuk sisteminin kaynakları arkaik ve zayıftır. Çağdaş uluslararası hukuk sisteminin kanonik metinleri ile gerçeklik arasındaki devasa uçurum düşünüldüğünde, bu kitapların yakılmış olması şaşırtıcı olmamalıdır. Isınmak için kitapları yakarken, Filistinli kitap yakıcı çağdaş uluslararası hukuk sisteminin suç ortağı olduğunu ilan etmiştir.
İnsan hakları vaadini hayata geçirmekte zorlanan sistem, Filistinlileri ve diğer yeni sömürgeleştirilmiş halkları defalarca ve sürekli biçimde yüzüstü bırakmıştır. Kudüs’te Siyonistler insan hakları üzerine kitaplara el koyar. Gazze’de ise Siyonistler insan hakları üzerine kitapları, onları barındıran kütüphaneleri, onları öğreten üniversite ve okulları ve onları okuyan sivilleri yakar.
Uluslararası Hukukun Vaatleri Sahteyse Alternatif Nedir?
Bazıları, şiddete yönelik insan hakları temelli yaklaşımların -Cenevre Sözleşmeleri, Soykırım Sözleşmesi ya da Lahey Sözleşmesi- sahte vaatler olmadığını, çünkü kamuoyunu şekillendirdiklerini ileri sürecektir. Bu bakış açısından insan hakları temelli uluslararası hukuk etkilidir; çünkü dünya genelindeki kitlesel mobilizasyonun temelini oluşturur. Kamuoyunun pek çok üyesi uluslararası hukuk sisteminin sembolik rolünü önemser. Onlar için Uluslararası Adalet Divanında İsrail’e karşı görülen soykırım davası ve Uluslararası Ceza Mahkemesinin İsrailli liderler hakkında çıkardığı tutuklama kararları, yanlış yapıldığına dair somut göstergeler sunar. Protestocular, gösterilerini, yürüyüşlerini ve diğer faaliyetlerini gerekçelendirmek için insan haklarının söylemsel gücüne yaslanır. Doğrudan eyleme katılan Küresel Kuzey aktivistleri için -Birleşik Krallık’taki Palestine Action ya da ABD ve Kanada’daki liman işçileri gibi- uluslararası hukuk, müdahale etme çabalarına meşruiyet sağlar. Bir seferberlik çağrısı ve adalet talebi olarak insan hakları vaadi -ve bu vaat etrafında inşa edilen uluslararası hukuk- kayda değer bir toplumsal-psikolojik rol oynar.
ABD ve Almanya’daki Siyonistlerin, insan hakları kitaplarında okudukları şeye göre hareket eden öğrencileri cezalandırmasının nedeni budur. Birleşik Krallık hükûmetinin, Palestine Action’ı destekleyen ve Gazze’ye yönelik kuşatmayı kınayan dövizler taşıdıkları için binden fazla engelli ve yaşlı insanı gözaltına almasının nedeni budur. İsrail’in özgürlük filolarına katılanları rehin alıp onlara acımasızca davranmasının nedeni de budur. Siyonistler, insan hakları vaadinin söylemsel güce sahip olduğunun farkındadır.
Her güç biçiminde olduğu gibi, bu gücü kullanmanın da avantajları ve dezavantajları vardır. İnsan haklarının söylemsel gücü yalnızca savunmacı bir araç değil, aynı zamanda saldırgan bir araçtır. Alfred de Zayas’ın açıkladığı üzere insan hakları endüstrisi, insan hakları vaadini “insani müdahaleler” de dâhil olmak üzere tahakküm ve sömürü için kullanır. İnsan hakları temelli uluslararası düzenin kuruluşundan bu yana ABD, insan haklarını uygulama ya da küresel güvenliği koruma kisvesi altında ekonomik ve askerî gücünü Küresel Güney ülkelerine eziyet etmek için kullandı. Baş döndürücü yaptırımlar kompleksi, yüzlerce askerî üssü, rutin rejim değişikliği pratiği ve yaygın beyin yıkama kampanyalarıyla ABD bugün en yıkıcı yeni sömürgeci devlettir.
Örneğin ABD öncülüğündeki “teröre karşı savaş” -güvenliği ve insan haklarını “korumak” için yürütüldüğü söylenen savaş- doğrudan ve dolaylı olarak yaklaşık 5 milyon sivilin öldürülmesine yol açmıştır. Benzer biçimde ABD öncülüğündeki yaptırımlar -ekonomik savaş suçları- her yıl yaklaşık yarım milyon ölümle sonuçlanmaktadır. Bugün Gazze’deki katliamlar ve yıkım, ABD’nin daha önceki pratiklerinin, ABD’nin denizaşırı en büyük askerî üssü ve yerleşimci kolonisi olan İsrail tarafından yoğunlaştırılmış hâlidir. ABD ordusunun muharip ve tali zarar kategorilerini genişletme emsali, Gazze’deki Filistinlilere karşı uygulanmaktadır.
İnsan hakları vaadi yalnızca insanları savunmanın değil, aynı zamanda onları ezmenin de aracıdır. İnsan hakları vaadinin bazı eleştirel savunucuları, onu başka araçlarla birlikte kullanılması gereken bir araç olarak görür. Bunun yanlış araç olduğu ya da onarımdan çok zarar veren bir araç olduğu ihtimali akıllarına bile gelmeyebilir. Bu yazının gösterdiği gibi Cenevre Sözleşmeleri sömürgeleştirilmiş halkların sistematik biçimde insanlıktan çıkarıldığını görmezden gelir; Soykırım Sözleşmesi yerleşimci sömürgeciliğin yerli halkları ortadan kaldırma kastını dikkate almaz; Lahey Sözleşmesi yeni sömürgeleştirilmiş halkların tutsak olduğunu gözden kaçırır. İnsan hakları temelli uluslararası hukuk sistemi, devlet şiddetini sınırlayabilecek toplumsal, stratejik ya da ekonomik teşvikler yaratmaz. Dahası, uluslararası hukuk sistemi doğrudan yeni sömürgeleştirilmiş halkların aleyhine işleyen bir devlet yanlılığına sahiptir. Çağdaş uluslararası hukuk sistemi -en başından itibaren kusurlu- acınacak derecede eskimiş ve etkisiz bir araçtır.
İnsan hakları temelli uluslararası hukuk sisteminin savunucuları neden aynı aracı kullanmaya devam edip farklı sonuçlar bekliyor? Bu aracı bırakmaya yönelik inatçı ve çıkar odaklı isteksizlik, birçok devleti, kurumu, örgütü ve kişiyi suç ortağı hâline getiriyor. Uluslararası hukuk uzmanları Filistin üzerine uzmanlık kariyerleri kurabilir; fakat Filistin’i ve Filistinlileri yeni sömürgeci uluslararası hukuk sisteminin içine hapsetme hakları yoktur. Nitekim kariyerleri çağdaş uluslararası hukuk sistemine bağlı olduğu için çıkar çatışması içindedirler ve sistemi doğru biçimde değerlendiremezler. Çağdaş uluslararası hukukun etkisiz aracına tutunarak, çok fazla kişi farklı araçları -sömürgeciliği, yerleşimci sömürgeciliği ve yeni sömürgeciliği tartışmasız biçimde dağıtacak araçları- tespit etmiyor ya da yaratmıyor.
Çağdaş uluslararası hukuk sistemi bir özgürleşme aracı değildir. Dikkat dağıtma ve yatıştırma aracıdır. İnsanlık dışı şiddetten sağ kurtulan Filistinli kitap yakıcı, sert bir gerçekliği deneyimliyor: Yorumu kim yaparsa yapsın, çağdaş uluslararası hukuk sisteminin kaynakları geniş ölçekli imhaya dair muğlak olmayan bir yasak formüle etmez; çünkü yerleşimci-sömürgeci ya da yeni sömürgeci bir devletin egemenliğini ortadan kaldırmaz. Bir el insan hakları üzerine kitaplar yazarken, diğer el Küresel Güney’e silah doğrultur. Gazze’de bir baba yalnızca insan hakları kitaplarını yakmadı; aynı zamanda insan haklarının görünürdeki aracını da yaktı. İnsan hakları aracı onu özgürleştirmek için icat edilmediğine göre, onu yakmak ona özgürleştirici bile gelmiş olabilir.
Yakılmış Kitapların Yerine
Gazze ve Tahran’da kömürleşmiş bedenlerin ve binaların dumanına bakan bazı yorumcular, liberal uluslararası düzenin öldüğünü öne sürdü. Gazze’deki kitap yakıcı muhtemelen durumu farklı görür: Liberal uluslararası düzen zaten hiçbir zaman canlı değildi; çünkü yalnızca bir masaldı. İnsan hakları masalı başka hikâyelerin susturulmasıdır; söylenmemiş olanın inkârıdır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Cenevre Sözleşmeleri, Soykırım Sözleşmesi ya da Lahey Sözleşmesi gibi uluslararası hukuk belgeleri dışındaki kaynaklara baktığımızda ne anlatılabilir?
İnsan hakları kitaplarını yakan Filistinliye, bu metinlerin yerine neyin konulması gerektiğini sormalıyız. O, çağdaş uluslararası hukuk sistemine alternatifleri nasıl ifade edeceğini kendisine bildiren acımasız bir gerçekliği görüyor ve deneyimliyor. Sivillerin kitlesel olarak öldürülmesi ya da aç bırakılması veya sivil altyapının yok edilmesi için hiçbir askerî gerekçe olamayacağını söyleyebilir. En fazla küresel şiddete yol açan devlet olan ABD’yle yüzleşmeyen bir uluslararası hukuk sisteminin, vahşi savaş suçlarını mümkün kılan bir sistem olduğunu söyleyebilir. Filistinli mültecilerin geri dönüş ve tazminat hakkının hayata geçirilmesindeki süregelen başarısızlığın hiçbir gerekçesi olmadığını söyleyebilir. Gazze yaşanamaz hâle geldiğine göre, Filistinlilerin 1948’de sürgün edildikleri evlerine ve topraklarına derhal dönmeleri gerektiğini söyleyebilir. BM Genel Kurulu’nun Filistin’i bölmeye yönelik 1947 tarihli kararının gayrimeşru olduğunu; bunun Filistinlilere ait bir toprağı bölmeye yönelik yeni sömürgeci bir eylem olduğunu söyleyebilir. Sömürgeleştirilmiş halkları özgürleştirmek üzere tasarlanmamış bir uluslararası hukuk sisteminin, onların ezilmesinin parçası olduğunu söyleyebilir.
İnsan hakları vaadini kim hayata geçirmeye çalışıyor? Uluslararası hukukun koruma sorumluluğu ruhuna en uygun temel müdahale, Yemenlilerin Gazze’deki Siyonist vahşete maddi destek sağlayan sevkiyatları durdurma girişimidir. Yerleşik pratiklerle uyumlu biçimde ABD -küresel zorba- buna Yemen hastanelerini bombalayarak ve Yemenli sivilleri öldürerek karşılık verdi. BM Güvenlik Konseyi ise Yemenlilerin uluslararası hukuki koruma sorumluluğunu hayata geçirme girişimlerini kınayan 2722 ve 2768 sayılı kararları kabul etti. Buna rağmen yılmayan Yemenliler, müdahalelerini insan hakları masalına değil, çok daha eski bir kitaba dayandırıyor.
Filistin’e ek destek, ABD ve İsrail’in yeni sömürgeciliğine teslim olmayı reddettiği için şimdi onların saldırısına uğrayan İran’dan geliyor. Gazze’de ısınmak için kitap yakan Filistinli baba, insan hakları masalının yerine geçecek bir şey seçebilir. Gazze’deki yaklaşık 50 bin yetime ya da 5 bin çocuk amputeye bir hikâye anlatacaksa, beklenen yarım milyonluk ölüm sayısı bağlamında mücadeleye ilham verebilecek bir hikâye seçecektir. Bu hikâye, Filistinlilerin merhametsiz yerleşimci sömürgecilere direnmeye devam etmesini sağlayacak kadar güçlü olmalıdır. Belki de Davud ile Calut kıssasını seçecektir. Ve belki aynı hikâye İran’daki çocuklara da anlatılacaktır.
NOT: Prof. Lena Salaymeh’e ait bu makalenin İngilizce aslı (Burning Human Rights Books, Part II: Genocide,Occupation, and Decolonization) 19 Mart 2026 tarihinde yayımlanmıştır. Türkçe tercümesi Prof. Salaymeh’in bilgisi dahilinde yayımlanmaktadır.