Hukuk

Uluslararası Hukukun Krizi Karşısında: İnsan Hakları Kitaplarını Yakmalı mıyız?

Tahran’ın ABD ve İsrail saldırılarıyla yanması, Gazze’de insan hakları kitaplarının yakacak odun yerine ateşe atıldığı bir dünyada uluslararası hukukun neyi koruduğu sorusunu yeniden gündeme getiriyor. İnsan hakları ve savaş hukuku, sömürgecilik ve asimetrik şiddet koşullarında siviller için çoğu zaman korunma değil, ertelenmiş ve boşa çıkarılmış bir vaat anlamına geliyor.

Uluslararası Hukukun Krizi Karşısında: İnsan Hakları Kitaplarını Yakmalı mıyız?
Fotoğraf: Videologia - Shutterstock.

Tahran’ın bugün ABD ve İsrail’in yakıt depolarını hedef alan hava saldırıları sonucunda yanıyor olması ve şehirden gelen kıyametvari görüntüler, tanıdık soruları yeniden gündeme taşıyor: Bu askerî eylemin hukuki gerekçesi nedir? Uluslararası hukuka göre “meşru müdafaa” ne anlama gelir? Uluslararası hukuk savaşı sınırlayabilir mi? Neden bu kadar çok sivil kayıp var? Savaş zamanlarında bu sorular kamusal tartışmalarda tekrar tekrar belirir; bombalar sustuğunda ise yeniden geri çekilir. Bu kamusal tartışmalar genellikle kısmi cevaplar sunar, fakat daha derindeki dinamikleri sorgulamaz. Aşağıdaki yazı, bu sorulara makro-tarihsel ve eleştirel bir yaklaşım sunarken ABD ve İsrail saldırganlığının yakın dönemdeki diğer kurbanlarıyla da ilişki kuruyor: Gazze’deki Filistinlilerle.

En Başından Beri İnsan Hakları Sahte Bir Vaatti

Şubat 2025’te Gazze’de bir Filistinli, X’te, hayatta kalmaya çalışan bir başka kişinin ısınmak için kitap yaktığını anlattığı bir anekdot paylaştı ve şu gözlemi aktardı: “Hiçbir şey bir ateşi yalanlar kadar hızlı harlamaz. İnsan hakları üzerine başka kitap bulursanız lütfen bana getirin. Çocuğum aç ve yakacak odunum yok.” Bugün Gazze’deki bir Filistinlinin insan haklarını yalan olarak görmesi şaşırtıcı değil. Hayatının büyük bölümünü yakın zamanda bir imha kampına dönüşen bir toplama kampında geçirmiş biri olarak, bu kitapları sahte görmesi anlaşılır. Başka türlü neden düşünsün ki? “İnsan hakları” yalnızca bir ilkeler bütününe değil, aynı zamanda insan hayatının değerli olduğu ve korunacağı yönündeki genel bir vaade de işaret eder. İnsan hakları kitaplarını yakan adam, onların içinde yer alan sahte vaadi de yakmaktadır.

Peki o, bu sahte vaade hiç inanmış mıydı? Gazze’de yaşayanların çoğunun 1948’deki zorla yerinden edilmenin mültecileri olduğu düşünüldüğünde, onun bütün hayatı sistematik yerleşimci-sömürgeci baskı tarafından şekillendirilmiştir; bu da muhtemelen insan haklarının ihlali anlamına gelir. Büyük ihtimalle, aldatılmışlık suçlamasını yalnızca bu kitapların yazarlarına değil, insan hakları vaadi etrafında inşa edilen çağdaş uluslararası hukuk sistemine de yöneltiyordu. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul ettiğinde, Siyonistler -BM içindeki en güçlü bazı devletler de dâhil olmak üzere- İsrail adlı Batılı yerleşimci koloniyi kurma sürecindeydi.[1] Batılı devletler aynı anda hem insan haklarını savunuyor hem de Filistinlileri katleden, zorla yerinden eden, topraklarını ve diğer varlıklarını gasp eden Siyonist yerleşimci milisleri destekliyordu. Aynı ay içinde BM, Genel Kurul’un 194 sayılı kararıyla Filistinlilerin geri dönüş ve tazminat hakkını ilan etti. Ancak Siyonistlerin Filistinlilere karşı işlediği suçlar, BM’nin 1949’da yerleşimci-sömürgeci İsrail devletini üye olarak kabul etmesini engellemedi. En başından itibaren -ve kitapları yakan adamın hayatının başından itibaren- insan hakları sahte bir vaatti.

Uluslararası Hukuk Nedir?

Bazıları, bu vaadin sahte olmadığında, yalnızca henüz yerine getirilmediğinde ısrar edebilir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin sözlerinin, yanlış yorumlar ve yanlış uygulamalar nedeniyle tam potansiyeline ulaşamadığını ileri sürebilirler. Bu kişiler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin metni ile dünyadaki gerçeklik arasında görünürde bir çelişki görürler; bu çelişki de “kitaplardaki hukuk” ile “uygulamadaki hukuk” arasındaki ayrıma denk düşer. İnsan haklarını, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi metinlerde yazılı olan şeyler; insan hakları ihlallerini ise bu metinlerin varsayılan anlamlarından sapmalar olarak görmek cazip gelebilir. Fakat hukuka dair bu kavrayış bir fantezidir. Hukuk, hukuki kaynakların içinde değil, hukuki kaynakların yorumlanmasında ve uygulanmasında var olur.

İnsan haklarını kurgu ya da gerçekleşmesi arzulanan bir hakikat olarak görmek, hukuka dair farklı anlayışları yansıtır. Pek çok kişi hukuku, hükümetin ilan ettiği şey olarak varsayar; bu durumda uluslararası hukuk da uluslararası yönetişim sisteminin -özellikle de BM’nin- ne olduğunu söylediği şey olur. Başkaları hukuku, devletin zor kullanarak uygulatabildiği şey olarak varsayar; bu durumda uluslararası hukuk da uluslararası yönetişim sisteminin uygulatabildiği şey olur. Buna karşılık bazıları hukuku, uzman hukukçuların ne olduğunu söylediği şey olarak kabul eder. Hukuka dair bu görüşlerin tamamı -kurumsal otorite, yaptırım gücü ya da hukukçu otoritesi olarak hukuk- yukarıdan aşağıya perspektiflerdir.

Buna karşılık aşağıdan yukarıya bir perspektif, halkın genel olarak kurallara uymaya rıza gösterdiğini, dolayısıyla hukuku yalnızca devlet bürokratlarının ve hukukçuların değil, halkın da tanımladığını görür. Örneğin, halkın bir devlet düzenlemesine geniş çaplı biçimde uymayı reddetmesi, o düzenlemeyi uygulanamaz hâle getirir. Devletler, ister kurumsal otorite ister yaptırım gücü aracılığıyla olsun, büyük ölçekli itaati her zaman zorla sağlayamaz. Örneğin, otoyollardaki hız cezalarını düşünün: Sürücüler belirlenen sınırın epey üzerine çıkmadıkça çoğu zaman ceza kesilmez. Dolayısıyla devlet kurumları ve profesyonel hukukçular, hukuku tanımlama konusunda tam bir tekele sahip değildir; ya da böyle bir tekel onlara verilmemelidir. “Halk” da seçilmiş temsilcileri ve daha doğrudan katılım biçimleri aracılığıyla hukukun ne olduğuna karar vermelidir.

Hukuka dair bu dört görüş -kurumsal otorite, yaptırım gücü, hukukçu otoritesi ya da halk otoritesi- “hukuk” kavramını anlamanın farklı yollarını temsil eder. Bunlar yalnızca betimleme değildir; aynı zamanda hukuka kimin karar vermesi gerektiğine dair iddialardır. Hangi perspektifi benimsediğiniz, çoğu zaman kendinizi nasıl tanımladığınızı ya da kime güvendiğinizi yansıtır. Buna göre, kendinizi devletle özdeşleştiriyor ya da devlet tarafından temsil edildiğinizi hissediyorsanız, hukuku kurumsal otorite ya da yaptırım gücü olarak kavrarsınız. Kendinizi hukukçularla özdeşleştiriyorsanız, hukuku hukukçu otoritesi olarak kavrarsınız. Devlete güvensizseniz ya da doğrudan yönetişimle özdeşleşiyorsanız, hukuku halk otoritesi olarak kavrarsınız. Bu hukuk anlayışları siyasi yelpazeyle birebir örtüşmez; zira hem sol hem de sağ görüşlü kişiler tarafından benimsenebilirler. Hukuka nasıl baktığınız, iktidar ve otorite hakkında nasıl düşündüğünüzü yansıtır.

Bu dört görüşün her birinde belli bir doğruluk payı vardır; hepsinin kesişiminde ise daha da fazla doğruluk bulunur. Bu görüşlerin tamamı, açık ya da örtük biçimde, hukukun hukuki kaynakların yorumu olduğunu kabul eder. Hukuki kaynakları yorumlamak siyasi bir faaliyet olmakla birlikte, hukuk iktidar ya da otoriteyle eşdeğer değildir. Hukuk, en güçlü figürün ne olduğunu ilan ettiği şey olmaktan ziyade, birden fazla kurum ve aktör arasındaki bir mücadeledir. Daha kesin bir ifadeyle hukuk, hukuki kaynakların birbiriyle çatışan ve değişken yorumları arasındaki mücadeledir. Hukuk, hukuki kaynakları kimin yorumlaması gerektiği ve hangi yorumların otorite taşıdığı konusunda eşzamanlı ve birbirine bağlı bir mücadeledir.

Uluslararası hukuk, küresel ölçekte yürütülen bir mücadeledir. Uluslararası hukuk kurumlarının -BM gibi- görece yakın zamanda icat edilmesi, yeni bir dizi hukuki kaynağın -İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi- ortaya çıkmasına yol açtı. Ne yeni kurumlar ne de yeni metinler, hukuku kimin yorumlayacağı ve hangi yorumların otorite kabul edileceği konusundaki mücadeleyi çözer. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin farklı okurları onu farklı biçimlerde yorumlayacak ve nasıl uygulanacağı konusunda bir mutabakat oluşturamayacaktır. Belgede yer alan farklı hukuki ilkeler arasında ve belge dışındaki hukuklarla ilişkide çelişkiler bulacaklardır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin anlamları ve sonuçları ne apaçıktır ne de sabittir. Uluslararası kurumlar, tekil devletler, uluslararası hukuk uzmanları ve kamuoyu, başkalarını kendi insan hakları yorumlarının geçerli olduğuna ikna etmeye çalışır; aynı zamanda bu yorumları dayatmaya ya da uygulatmaya da gayret eder.

Bu sürecin bazı deneyimli aktörleri –Kenneth Roth gibi- bunun üretken ve değerli olduğunu düşünürken, bazı diğerleri -Alfred de Zayas gibi- sürecin yozlaşmış olduğunu düşünür. On yıllardır insan hakları alanının derin biçimde içinde yer almış kişiler arasında bu farklı insan hakları görüşlerini ne açıklar? Belki Roth bardağın yarısını dolu, de Zayas ise yarısını boş görüyordur. Ya da muhtemelen Roth metne, de Zayas ise bağlama odaklanıyordur. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1. maddesi, “bütün insanların hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğduğunu” söyler. İnsan hakları temelli uluslararası hukuk sistemi, devletleri ve diğer aktörleri bu ilkeyi tanımaya ve ona göre hareket etmeye zorlamaya çalışır. Ne var ki gerçeklik, çoğu insanın -özellikle de Küresel Güney’de- baskı altında, onur ve haklardan mahrum doğduğudur. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bir hedefler bütünüdür; fakat uluslararası hukuk sistemi bu hedeflerin gerçekleşmesi için gerekli maddi koşulları üretmez. İnsan haklarını ilan etme mücadelesi, bazıları için kibar bir tartışma, başkaları içinse kanlı bir yüzleşmedir. Uluslararası hukukun nasıl ifade edileceği konusundaki savaşta Filistinliler -ve başkaları- katledilmektedir. Gazze’deki bir Filistinli adamın insan hakları kitaplarını yakmasının nedeni bu olabilir: O kitaplar Filistinlilerin gözyaşları ve kanıyla lekelenmiştir.

Savaş, Savaş Hukukuyla Sınırlandırılabilir mi?

Bazıları, hukuk bir mücadele olsa bile savaşın bu mücadelenin istisna hâli olduğunu savunabilir. Savaşta insanlar kötülük yapar. Muharebenin harareti içinde ordular, bir savaşı “kazanmak” için ne yapmak istiyorlarsa onu yapabilir. Ampirik olarak bakıldığında, savaş hukukunun savaşın icrasını daha az şiddetli hâle getirip getirmediğini belirlemek de mümkün değildir. Belki de “savaş hukuku” kendi içinde çelişkili bir kavramdır.

Çelişkili ya da idealist olsalar da savaş hukukları yeni değildir.[2] Savaşı sınırlayan hukukların uzun bir tarihi vardır ve modern öncesi savaşlarda -asgari düzeyde de olsa- rol oynamış olabilirler.[3] Pek çok devlet ve toplum savaş sırasındaki davranışlarını ya sınırlandırmış ya da sınırlandırdığını iddia etmiştir. Savaş konusunda, muhariplerle siviller arasında ayrım yapmak ve orantılı güç kullanmak gibi bazı normların kabul edilmesi yaygındı. Modern öncesi savaş hukukları, toplumsal, stratejik ve ekonomik olarak sınıflandırabileceğimiz nedenlerle geliştirilmişti. Toplumsal gerekçeler arasında ahlaki yükümlülüklere duyulan inanç ve itibar kaygısı yer alıyordu. Temeli Tanrı, tanrılar, onur ya da başka bir şey olsun, pek çok modern öncesi toplum sivilleri korumaya yönelik ahlaki yükümlülükler ifade etmişti. Ayrıca toplumlar ve devletler, savaş pratiklerinin ahlaki olduğunu ya da hukuki sınırlar içinde kaldığını ileri sürerek itibarlarını güçlendirmeye çalışıyordu.

Buna ek olarak modern öncesi devletler ve toplumlar, stratejik nedenlerle de savaş pratiklerini sınırlıyordu. Pek çok toplum karşılıklılık ilkesinden kaygı duyuyordu. Bir ordu sivilleri katlederse, karşı ordunun da misilleme olarak sivilleri katletmesi muhtemeldi. Muhariplerle siviller arasında ayrım yapmak ve orantılı güç kullanmak, uzun vadeli bir meşru müdafaa stratejisiydi. Ayrıca modern öncesi dünyada büyük ölçekli katliamlar yaşanmış olsa da kitlesel cinayet işlememek için ekonomik bir teşvik de vardı. Devletler, fethedilen sivil nüfustan vergi almak, savaş esirlerinden fidye elde etmek ve onları köleleştirmek amacıyla savaşın icrasını sınırlandırıyordu. Sayılan bu gerekçelerden —toplumsal, stratejik ya da ekonomik— hangisinin daha etkili olduğunu belirlemek mümkün olmasa da bunların bazı bileşimleri modern öncesi savaş hukuklarını ve pratiklerini şekillendirdi.

Zamanla savaş değişti. On altıncı yüzyılda başlayan modern bir emperyalizm biçimi olarak sömürgecilik, esas olarak kapitalist sömürü tarafından yönlendirildi. Sömürgecilik ve sanayileşme giderek iç içe geçti. Topraklar değerli doğal kaynaklar için sömürgeleştirilirken, insanlar ücretsiz ya da ucuz emek için sömürgeleştirildi. Daha önceki imparatorluklarla karşılaştırıldığında, sömürge imparatorlukları yalnızca vergi toplamakla değil, doğal ve beşerî kaynakları ele geçirmekle daha fazla ilgileniyordu. Sömürgeciler, çoğu zaman ordulara ya da gelişmiş silahlara sahip olmayan sömürgeleştirilmiş halklar karşısında kendilerine önemli avantajlar sağlayan modern teknolojilerden yararlandı. Sömürge öncesi savaşlarla kıyaslandığında, sömürge savaşları alışkanlık hâline gelmiş biçimde daha fazla sivil ölüme yol açtı.

Sanayileşme savaşın hedeflerini ve teknolojilerini dönüştürdükçe, savaş hukukları da değişti. Sömürgeciler, ahlaki savaş fikirlerinin yerine “medenileştirme misyonu”nu koydular; sömürgeleştirilmiş halkların medenileştirilmesi gereken barbarlar olduğunu ileri sürdüler. Sömürgeleştirilmiş halkları insanlıktan çıkararak, sömürgeci tahakkümü ahlaki bir yükümlülük gibi sundular. Nitekim sömürgeciler, itibarlarını artırmak için savaş hukukuna uyduklarını; “medeniyetsiz” sömürgeleştirilmiş halkların ise muhariplerle siviller arasında ayrım yapmamak gibi hukuksuz savaş pratiklerine sahip olduğunu iddia ettiler. Oysa gerçekte, elbette, muhariplerle siviller arasında ayrım yapmayanlar sömürgecilerdi; çünkü sömürgecilik, sömürgeleştirilmiş halkların yalnızca direnişçilerini ya da varsa ordularını değil, bizzat kendilerini şiddet yoluyla boyunduruk altına almayı içeriyordu.

Toplumsal boyutlarındaki değişikliklerin yanı sıra, sömürge savaşı genellikle farklı stratejik değerlendirmeler de içeriyordu. Sömürgeleştirilmiş halklar çoğu zaman sömürgeci şiddetin niceliğine ya da niteliğine denk biçimde karşılık verebilecek durumda değildi. Sonuç olarak sömürgeciler direnişi bastırmakta etkili oluyor ve genel olarak karşılıklılık konusunda kaygı duymuyordu. Sömürgeciliğin başlamasıyla toplumsal ve stratejik gerekçeler değişmiş olsa da bazı ekonomik gerekçeler savaş üzerinde etkisini sürdürdü. Sömürge devletleri, sömürgeleştirilmiş nüfusları sömürdükleri ya da köleleştirdikleri için sivilleri kitlesel olarak öldürmemeye yönelik belli bir ekonomik teşvike sahipti.

Çağdaş uluslararası hukukun ve çağdaş savaş hukukunun sömürgeci başlangıçları araştırmacılar tarafından iyi bilinmektedir. On dokuzuncu yüzyılda uluslararası hukuk aktörleri, uluslararası hukuku kendi devletlerine ve kendi ordularına uygulanmak üzere geliştirdiler; genellikle hem devletlerden hem de ordulardan yoksun olan sömürgeleştirilmiş halklara uygulanmak üzere değil. Sömürge devletleri, sömürgeleştirilmiş halkların sömürgeciliğe direnme kapasitesini sınırlayacak savaş hukuklarını savundu. Özellikle, sömürgecilik karşıtı direnişçiler muharip statüsünden ya da korumasından mahrum bırakıldı. Sömürgeciler, asimetrik savaş bağlamlarında sömürge devletlerine avantaj sağlayacak savaş hukukları tasarladı. Çağdaş uluslararası savaş hukukları sömürgeci devletlere avantaj sağlamayı sürdürmektedir.

Örneğin Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 18. maddesi, sivil hastanelere saldırmayı yasaklar; ancak 19. madde, hastanelerin “düşmana zarar verici fiiller” işlemek için kullanılması hâlinde dokunulmazlığını yitireceğini söyleyerek bu yasağı sınırlandırır. Peki hangi fiillerin “zarar verici” olduğuna kim karar verir? Sömürgeci devletler, sömürgeleştirilmiş halkların en sıradan faaliyetlerini güvenlik tehdidi olarak karalar. Ayrıca asimetrik savaşta, sömürgeci devletlerin hastanelere saldırabilecek kapasiteye -özellikle hava bombardımanı yoluyla- sahip olma ihtimali, sömürgecilik karşıtı gruplara kıyasla çok daha yüksektir. Gazze’ye yönelik son derece asimetrik kuşatmada Siyonist güçler, Filistinlileri hastanelerini askerî amaçlarla kullanmakla sahte biçimde suçlarken hastanelere saldırmıştır. Bu son iddia, hedef alınan hastanelerde çalışan yerel ve uluslararası sağlık çalışanları da dâhil olmak üzere defalarca çürütülmüştür.

Cenevre Sözleşmesi Sömürgeleştirilmiş Halkları Dezavantajlı Konuma İtiyor

Devletler ile devlet dışı aktörlerin sivilleri koruma kapasiteleri eşit olmadığı için 19. madde, sömürgecilik karşıtı aktörler -burada Filistinliler- üzerinde, sömürgeci devletlere -burada ABD ve Birleşik Krallık gibi Siyonist devletlerin askerî ve istihbarî desteğine sahip İsrail’e- kıyasla farklı ve eşitsiz bir etki yaratır. Cenevre Sözleşmeleri’ne taraf devletler, bu durumda uluslararası hukuku ilan etmekten sorumludur. Taraf devletlerin çoğu hüküm vermeye isteksiz görünmektedir. Uzlaşma ya da siyasi irade yokluğunda İsviçre, Gazze’de Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin uygulanmasını incelemek üzere taraf devletlerin Mart 2025’te yapılması planlanan toplantısını iptal etti. Cenevre Sözleşmesi’nin taraf devletleri bir araya getirme usulü, devletler tarafından temsil edilmeyen ve taraf devletlerle ittifak kurma ihtimali daha düşük olan sömürgeleştirilmiş halkları dezavantajlı konuma iter.

Daha da önemlisi, 19. madde, sömürgeci devletlerin ve onların ordularının perspektifini öne çıkararak 18. maddeyi fiilen hükümsüz kılar. Sivillerin perspektifine odaklanmak, insan hakları vaadiyle daha uyumlu olmaz mıydı? Çoğu durumda hastaları hastaneden tahliye etmek ciddi sağlık riskleri doğurur. Nitekim söz konusu hastalar güvenli bir yere tahliye edilemiyorsa -Gazze’de olduğu gibi- 19. maddenin hastanelere saldırıya izin vermesi bir ölüm fermanıdır. Hastaların perspektifinden bakıldığında, hastaneleri hedef almanın hukuka uygunluğu bir vakıa tespitine -yani hastanenin askerî amaçla kullanılıp kullanılmadığına- dayandırılmamalıdır. İleri sürülen bir askerî hedef, hastaların sağlığının, güvenliğinin ve geçim imkânlarının önüne geçmemelidir. Ne yazık ki insan haklarının sahte vaadi Cenevre Sözleşmeleri’nin metnine de içkindir.

Gazze’de İsrailli muharipler hastaneleri yaktı; evleri, okulları, üniversiteleri, camileri, kiliseleri ve insani yardımla dolu depoları da yaktı. Ayrıca Filistinli hastaları, hastane yataklarında yaralı hâlde yatarken, serumlara bağlıyken, hastane arazisindeki dayanıksız çadırlara sığınmışken diri diri yaktılar. İsrailli muhariplerin hastaları -sağlık çalışanları ve kurtarma görevlileriyle birlikte- kitlesel olarak öldürdüğüne dair tartışmasız kanıtlara rağmen, uluslararası hukuku formüle etme mücadelesinin birçok katılımcısı sessiz kalıyor. Destansı boyutlara ulaşmış bir kuşatmadan zar zor sağ çıkan Gazze’deki Filistinlilerin gözünden bakıldığında, Cenevre Sözleşmeleri muhtemelen sahte vaatler gibi görünüyordur. ABD ve İsrail İran’daki hastaneleri bombaladığı için İranlılar da muhtemelen bu sözleşmeleri sahte vaatler olarak görüyordur. Belki de çağdaş savaş hukuku üzerine bir kitap, Gazze’deki o ateşi -yalanları yakan ateşi- harlamıştır. İçinde sahtelikler bulunan kitaplardan, ihtiyaç duyulan sıcaklığı hissetmek belki de arındırıcı gelmiştir.

Dipnotlar

  • [1] Bu yazı boyunca “Siyonist” terimini, Filistin’in yerleşimci sömürgeleştirilmesini destekleyen herhangi bir birey, kurum ya da devleti ifade etmek için kullanıyorum. Günümüzde ABD, Siyonist yerleşimci koloninin -İsrail’in- başlıca sponsor devletidir. “Siyonist” bir kimlik kategorisi değildir ve İsrailli kelimesinin eş anlamlısı değildir.
  • [2] Savaş hukukuyla ilgili modern öncesi hukuki kaynaklar arasında Hammurabi Kanunları -yaklaşık MÖ 1754-, Manu Kanunları -yaklaşık MÖ 2. yüzyıl ile MS 2. yüzyıl arası-, Roma teamül hukuku -yaklaşık MÖ 2. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arası-, Justinianus Kanunları -529-534- ve 7. yüzyıldan itibaren gelişen İslam savaş hukuku yer alır.
  • [3] Tarihçiler açısından, burada sunacağım makro-anlatıda çok sayıda ayrıntı eksiktir. Argümanı açık kılmak için kısalık ve soyutlama gereklidir

NOT: Prof. Lena Salaymeh’e ait bu makalenin İngilizce aslı (Burning Human Rights Books, Part I: Modern International Law, War, and Colonialism) 17 Mart 2026 tarihinde yayımlanmıştır. Türkçe tercümesi Prof. Salaymeh’in bilgisi dahilinde yayımlanmaktadır.

Prof. Lena Salaymeh

École Pratique des Hautes Études’deki dinî bilimler programında öğretim üyeliği yapan Prof.Lena Salaymeh, İslam hukuku, Yahudi hukuku ve eleştirel teori alanlarında çalışmaktadır. Guggenheim bursuna layık görülen Salaymeh’in ilk kitabı The Beginnings of Islamic Law: Late Antique Islamicate Legal Traditions (İslam Hukukunun Başlangıçları: Geç Antik Dönem İslamî Hukuk Gelenekleri), Amerikan Din Akademisi tarafından Metinsel Çalışmalar kategorisinde Din Araştırmalarında Mükemmellik Ödülü’ne layık görülmüştür.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler