PISA 2025: Skorları Düşen Ülkeler Sorunları Doğru Tespit Edebiliyor mu?
PISA 2025 sonuçları, OECD ülkelerinde öğrenci performansının gerilediğini gösteriyor. Ancak eğitimdeki ilerlemeyi anlamak için ülkelerin sıralamadaki yerinden fazlasına bakmak gerekiyor: Okulda geçirilen yıllar hangi becerilere dönüşüyor, bu kazanımlar ne kadar eşit dağılıyor ve öğrencileri yaşam boyu öğrenmeye nasıl hazırlıyor?
Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (PISA 2025) son sonuçlarının 8 Eylül’de yayımlanması, her zamanki gibi yoğun bir yorum, karşılaştırma ve sıralama trafiğini beraberinde getirdi. Fransa geriledi, bazı ülkeler ilerleme kaydetti, bazılarıysa gerilemeye karşı daha dirençli olduğunu gösterdi. Her zamanki gibi dikkatler hızla ülkelerin sıralamadaki yerlerine çevrildi.
Bu sıralamalar yararlı olsa da daha önemli bir soruyu gölgede bırakma riski taşıyor: Okulda geçirdiğimiz yılları gerçekte nasıl değerlendiriyoruz?
Okul Hayatı İnsanlara Hangi Becerileri Katabiliyor?
20. yüzyılın büyük bölümünde eğitimdeki ilerlemeyi ölçmek görece kolay görünüyordu. Öğrenci sayılarını, eğitimde geçirilen yılları ve alınan diplomaları sayıyorduk. Bunun haklı gerekçeleri vardı: Eğitimin yaygınlaşması ve demokratikleşmesi, geçtiğimiz yüzyılın başlıca toplumsal dönüşümleri arasındaydı.
Ancak çocukların büyük çoğunluğunun uzun yıllar okula gittiği günümüzde soru da değişti. Artık eğitimde ne kadar süre kaldıklarını bilmek yeterli değil. Bu yılları nasıl değerlendirdiğimizi ve bu yılların nasıl bireyler olmamızı mümkün kıldığını anlamamız gerekiyor. Meslektaşımız Nadir Altınok ile birlikte hazırladığımız Edumetrics: 21. Yüzyıl İçin Beşerî Sermayeyi Ölçmek adlı kitap çalışmamızın amacı da tam olarak bu. Öğrenme kazanımlarının niteliğine ve dağılımına ilişkin uzun dönemli, karşılaştırılabilir ölçümler oluşturarak beşerî sermaye analizinin odağını okulda geçirilen yıllardan gerçekten edinilen becerilere kaydırmayı amaçlıyoruz.

Kaynak: OECD. Görselleştiren: Perspektif.
Sıralamalar Bir Yana, Ne Kadar Yol Aldık?
PISA 2025 sonuçları bu soruyu daha da belirginleştiriyor. OECD ülkelerinde ortalama performans, değerlendirilen üç temel alanın tamamında PISA’nın başlangıcından bu yana görülen en düşük düzeyde. 2015 ile 2025 arasında matematik puanları 22, okuma puanları ise 28 puan geriledi.
2022’de 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 16’sı üç temel alanın tamamında düşük performans gösterirken, bu oran artık yüzde 20’ye ulaşmış durumda.
Fransa, fen bilimlerinde 483 puanla OECD ortalaması olan 482 puana neredeyse eşit bir sonuç elde etti. Okumada 456 puanla OECD ortalaması olan 461’in, matematikte ise 458 puanla 463’ün biraz altında kaldı. Ancak Fransa’nın sıralamadaki yerinden daha önemli olan, belki de hangi yöne ilerlediği: Ülke, 2022’den bu yana okumada 18, matematikte 16 puan daha kaybetti.
Bir ülkenin 25’inci, 27’nci ya da 30’uncu sırada olması, sonuçta bize o ülkenin nereden geldiğini, hangi yöne ilerlediğini ve hangi öğrencilerin ilerleme kaydederken hangilerinin geride kaldığını bilmekten daha az şey söylüyor.
Fransa Strateji ve Planlama Yüksek Komiserliğinin öğrencilerin eğitimdeki başarı düzeylerine ilişkin yakın tarihli bir raporu da buna işaret ediyor. Rapor, yaygın teşhise önemli bir boyut ekliyor. Fransa’da eğitim alanında ciddi eşitsizlikler var; ancak yaşanan güçlükler yalnızca dezavantajlı öğrencilerle sınırlı değil. Avantajlı öğrencileri, hatta bazı alanlarda en yüksek başarıyı gösterenleri de etkiliyor.
Dolayısıyla hem bir eşitsizlik sorunu hem de en azından ortaokul sonuna kadar, özellikle matematik ve fen bilimlerinde, genel başarı düzeyinin görece düşük olması sorunu söz konusu. Yalnızca ortalamalara bakmak yeterli değil; yalnızca eşitsizliklere bakmak da öyle.
Eğitime Erişimin Genişlemesi, Öğrenmenin Demokratikleştiği Anlamına Gelmiyor
Fransa, eğitime erişimi büyük ölçüde genişletti. Bu, küçümsenmemesi gereken tarihsel bir başarı. Ancak erişim neredeyse herkesi kapsar hâle geldiğinde, demokratikleşmenin eğitimin niteliğini de kapsaması gerekiyor. Artık soru yalnızca “Kimler okula girebiliyor?” değil. Şunu da sormak gerekiyor: “Öğrenciler okulda ne öğreniyor ve kim, neyi öğreniyor?”
Uzun dönemli veri serimiz, eğitim performansında yaklaşık 1990’a kadar süren ülkeler arası yakınlaşmanın ardından ülkelerin gelişim çizgilerinin yeniden ayrışmaya başladığını gösteriyor. 2000’den bu yana görece az sayıda ülke, öğrenmenin niteliğinde süreklilik gösteren bir iyileşme kaydetti. Elbette PISA 2025 bu tarihsel sürece son noktayı koymuyor. Yalnızca ona yeni bir gözlem ekliyor.
Bu bakış açısı, eğitimdeki eşitsizlikleri de farklı bir biçimde ele almamızı sağlıyor. Bireylerin geliştirebileceği beceriler geliştirilmediğinde, bundan yalnızca kendi yaşamlarının seyri etkilenmiyor. Toplumun ortak beşerî sermaye potansiyelinin bir bölümü de hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilemiyor.
Fransa için yaptığımız simülasyonlar, 1970’lerin sonlarından itibaren eğitimdeki eşitsizlikleri azaltmaya yönelik etkili bir politika uygulanmış olsaydı, ekonomik büyümenin yaklaşık yüzde 0,5 daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.
Eğitime Daha Fazla Para Harcamak Yeterli Değil
Kaynaklar kuşkusuz önemli. Yüksek Komiserlik, Fransa’daki çeşitli zayıflıklara dikkat çekiyor: İlköğretime ayrılan harcamaların görece sınırlı olması, öğretmen başına düşen öğrenci sayısının Avrupa standartlarına göre yüksekliği ve öğretmen istihdamında giderek artan güçlükler.
Ancak kaynaklar önemli olsa da her şeyi açıklamıyor. PISA 2025, politikaların ihtiyaçlara ne ölçüde karşılık verdiğinin ve kaynakların nasıl dağıtıldığının, performansla yalnızca öğrenci başına yapılan harcamadan daha yakından ilişkili göründüğüne işaret ediyor. Edumetrics çalışmamızdan çıkarılan derslerden biri de bu: Daha fazla harcamak yeterli değil; daha iyi yatırım yapmamız gerekiyor.
Ne var ki eğitime harcanan bir avro ile gerçekten edinilen bilgi ve beceriler arasında koca bir dünya var: Öğretmenler, öğrenciler, aileler, müfredatlar, öğretim uygulamaları, okullar, kurumlar ve zaman. Kaynaklar kendiliğinden sonuç üretmiyor. Bireylerin yapabileceklerini artıran kapasitelere dönüştürülmeleri gerekiyor.
Bu da bizi daha az sorduğumuz bir soruya götürüyor: Öğrenciler öğreniyor, peki eğitim sistemlerinin kendisi öğrenmeyi biliyor mu?
Bir reform, hedeflenen etkilerin yanı sıra öngörülmesi daha güç sonuçlar da doğurur. Ancak çok fazla reform yapmak, reformun kendi amacına ulaşmasını engelleyebilir. Bir uygulama belirli bir bağlamda işe yararken başka bir bağlamda başarısız olabilir. Politikaların uyarlanması, geliştirilmesi ve bazen de terk edilmesi gerekir. Dolayısıyla eğitim politikası, aynı zamanda toplumun birlikte gözlem yapma, deneme, ölçme, düzeltme ve öğrenme kapasitesiyle ilgilidir.
Bu açıdan bakıldığında uluslararası karşılaştırmalar, bize neyi kopyalayacağımızı söylemelerinden çok, daha iyi sorular sormamızı sağladıkları için değerlidir.
Geçmişten Gelen Sorunları Katılan Yeni Faktör: Yapay Zekâ
Bu soru, yapay zekâyla birlikte yeni bir boyut kazanıyor. Bir öğrenci artık saniyeler içinde bir çeviriye, açıklamaya, özete, alıştırma çözümüne ya da ilk bakışta ikna edici görünen bir metne ulaşabiliyor.
Buradan hareketle bazı temel bilgilerin önemini yitirdiği sonucuna varılabilir. Oysa PISA, gerilemekte olan bazı okuma becerilerinin, bilgiyle kuşatılmış bir ortamda tam da ihtiyaç duyduğumuz beceriler olduğunu vurguluyor: Bilgiyi değerlendirmek, birden fazla kaynağı karşılaştırmak, kanıtları yorumlamak ve eleştirel değerlendirme yapabilmek.
21. yüzyılda beşerî sermayeyi, bir kez edinilip tamamlanan bir bilgi birikimi olarak düşünmek muhtemelen artık mümkün değil. Beşerî sermaye, daha temel bir kapasiteyi de içermeli: Öğrenmeyi öğrenmek. Yaşamın ilk dönemlerinde alınan eğitim önemini koruyor; çünkü insanların daha sonra bilgilerini gözden geçirmelerini, yeni beceriler edinmelerini ve hayatları boyunca değişime uyum sağlamalarını mümkün kılan temelleri oluşturuyor.
Sıralamak İçin Değil, Anlamak İçin Ölçüm Yapılmalı
Yine de temel bir çekinceyi akılda tutmak gerekiyor: Testler eğitimin kendisi değildir; PISA da okulun kendisi değildir. Hiçbir gösterge, bir çocuğun büyürken öğrendiği her şeyi kapsayamaz. Veriler kararlarımıza ışık tutabilir; ancak gelecek kuşaklara ne aktarmak istediğimize ya da toplum olarak neye dönüşmek istediğimize bizim yerimize karar veremez.
Son PISA bulgularını kaçınılmaz bir gerilemenin kanıtı olarak okumamak gerektiğini düşündüren nedenlerden biri de bu. Bazı ülkelerde öğrenme kazanımları artıyor. Örneğin Birleşik Krallık ve Türkiye, fen bilimlerinde ilerleme kaydetti.
Elbette başka bir yerde doğrudan uygulanabilecek tek bir model yok. Tarih hiçbir zaman hazır reçeteler sunmaz; bazen olanaklar gösterir. Dolayısıyla PISA, belki de bizi eğitim hakkındaki sorularımızı biraz farklı bir sırayla sormaya davet ediyor.
Ne kadar harcadığımızı, kaç öğrencinin başarılı olduğunu, hangi ülkelerin ilerlediğini ve hangilerinin geride kaldığını soruyoruz. Bunların hepsi yerinde sorular. Ancak belki de önce başka bir soruyu sormamız gerekiyor: Bir eğitim sistemi gerçekte neyi dönüştürmeyi başarabiliyor?
Zamanı öğrenmeye, bilgiyi becerilere, becerileri uyum sağlama yeteneğine ve belki de bu bireysel kapasiteleri toplumsal olanaklara. Eğitimi bir avuç sayıya indirgemek yerine, ilerleme yanılsamasıyla gerçek ilerlemeyi mümkün olduğunca birbirinden ayırabilmek için ölçmeye çalışmamız gereken de bu.
NOT: Bu yazının Fransızca aslı, 7 Eylül’de The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.