Aşırı Sağ

“Sorun Siz Değilsiniz, Yeni Gelenler”: Göç Karşıtı AfD’nin Göçmen Seçmen Açılımı

AfD, göçmen karşıtı politikalarıyla bilinse de Almanya’da göçmen kökenli seçmenlerin oylarını kazanmak için giderek daha doğrudan bir strateji izliyor. Berlin seçimi yaklaşırken bu çaba, aşırı sağın aidiyeti etnik kökenden çok davranış ve uyum üzerinden yeniden tanımladığı daha geniş bir Avrupa siyasetinin parçasına dönüşüyor.

“Sorun Siz Değilsiniz, Yeni Gelenler”: Göç Karşıtı AfD’nin Göçmen Seçmen Açılımı
Yaklaşan 20 Eylül Berlin seçimleri öncesi başkent sokaklarında AfD adayı Kristin Brinker ile anketleri önde götüren Die Linke adayı Elif Eralp'in seçim afişleri yan yana göze çarpıyor. Nüfusunun yüzde 42'sinden fazlası göçmen kökenli olan şehirdeki bu kritik yarışta AfD, göç karşıtı politikalarının yanı sıra göçmen kökenli seçmenlere yönelik mesajlarını da çeşitlendiriyor. | Fotoğraf: Achim Wagner - Shutterstock.

6 Eylül’de aşırı sağ parti Almanya için Alternatif (AfD), Saksonya-Anhalt eyaletinde oyların yüzde 43,8’ini alarak Hristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) yüzde 17,2’lik oy oranını ikiye katladı. Katılım oranı yüzde 77,8 ile eyaletin serbest seçim tarihindeki en yüksek seviyedeydi. Parti kampanyasını, sınır dışı etme ve “tersine göç” (remigration) hamlelerinin yanı sıra İslami ifadeleri kısıtlamak için “tüm yasal yolları” kullanma vaatleri üzerine kurdu.

Saksonya-Anhalt genel olarak kırsal bir eyalet; göçmen nüfusu çok az ve partilerin göçmenlere yönelik kampanya yapması için pek bir neden yok. AfD’nin burada kırdığı rekorun göçmen seçmenlerle pek bir ilgisi olmasa da 20 Eylül’de Berlin sandık başına gittiğinde durum çok daha farklı olacak.

10 Eylül’de yayımlanan bir ankete göre AfD, başkentte oyların yüzde 18’ini alarak 2023’teki yüzde 9,1’lik oranını ikiye katlama yolunda. Bu da sakinlerinin yüzde 42,3’ü göçmen kökenli olan bir şehirde, başa baş geçen bir yarışta AfD’yi birinci sıranın sadece üç puan gerisine taşıyacak. AfD, Saksonya-Anhalt’ı göçmen oyları olmadan kazanabilmiş olsa da Berlin’de göçmenleri görmezden gelme lüksü yok.

Göç Karşıtı AfD Göçmen Oylarının da Peşinde

AfD yıllardır göçmen oylarının peşinde koşuyor; özellikle TikTok’ta ve Türkçe materyallerle ağırlıklı olarak Rus ve Türk kökenli insanları hedefliyor. Bunlar, çoğu oy hakkına sahip Alman vatandaşı olan, ülkeye çoktan yerleşmiş göçmen toplulukları. AfD’nin göçmenlere verdiği mesajı bazı uzmanlar bir tür güvence olarak yorumluyor: “Sorun siz yerleşik topluluklar değil, yeni gelenler.”

Gelgelelim AfD’nin Türkçe yürüttüğü bu kampanya sandığa pek yansımıyor. Alman Entegrasyon ve Göç Araştırmaları Merkezi (DeZIM) tarafından Temmuz 2026’da yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre, göçmen kökenli seçmenler AfD’yi tüm partiler arasında “oy verilme ihtimali en düşük parti” olarak görüyor. Başka bir DeZIM raporu ise Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika kökenli seçmenlerin giderek düşen katılım oranına dikkat çekiyor. Rapora göre bu durum, siyasi sistemin geneline karşı uzun vadeli bir yabancılaşmanın habercisi olabilir.

2025’te Almanya genelindeki göçmenlerin oy verme eğilimleri üzerine yapılan bir çalışma, AfD’yi yüzde 19 ile CDU ve SPD’nin ardından üçüncü sırada gösteriyordu. Ama AfD, Polonya kökenli seçmenler ve Almanya’ya sonradan yerleşen Alman kökenliler arasında açık ara en güçlü partiydi. Yani parti göçmenlerden oy alabiliyor, sadece şu sıralar peşinden koştuğu Almanyalı Türklerden alamıyor.

Yine de bu seçmenlerin, ana akım siyasetin bir türlü çözemediği bir sitemi var. DeZIM araştırmacıları bu durumu “tanınma rekabeti” olarak adlandırıyor: İkinci sınıf muamelesi gören gruplar, kendilerini bu şekilde sınıflandıranlara karşı birleşmek yerine birbirleriyle kıyaslama ve çatışma içine giriyor.

Siyaset bilimci Özgür Özvatan, Türk-Alman kimliğinde bu dinamiğin etkisini araştırıyor: Çoğu zaman daha iyi bir konuma gelmek için çaba gösteriliyor ve başarılıyor da ancak bu her zaman ana akım toplum tarafından geniş çaplı ve kalıcı bir şekilde benimsenmeyle sonuçlanmıyor.

Göçmen Kökenlilerin Aidiyet Arayışı ve Tanınma Rekabeti

Tüm bunların altında yapısal bir neden yatıyor ve bu sadece Almanya’ya özgü değil. Eskiden aşırı sağ, aidiyeti soyla tanımlardı ve bunun doğal bir sınırı vardı. Potansiyel seçmen kitlesi sabitti; her yeni vatandaşlığa geçişte bu kitle küçülüyor, her göçmen ise kalıcı bir düşman olarak görülüyordu.

Ama 2015’ten bu yana tüm kıtaya yayılan bambaşka bir siyasi anlayış var: Aidiyetin davranışla kazanıldığı bir tasarım. Günümüzde aşırı sağın mesajları her zaman etnik veya kültürel değil. Artık mesaj şu: “Çok çalış, asimile ol, kurallara uy, o zaman buraya ait olabilirsin.” Göçmen olsun ya da olmasın, herkes bu sınırı kendi davranışlarıyla aşabilir.

Bu yaklaşım, Fransa’nın denizaşırı toprağı Mayotte’de çok net görülüyor. Hint Okyanusu’ndaki bu ada topraklarının yüzde 95’i Müslüman; ama 2022’de aşırı sağcı aday Marine Le Pen’e ilk turda yüzde 42,89 ile ülke genelindeki en yüksek oy oranını kazandırdılar. Oysa bu oran 2012’de sadece yüzde 2,77’ydi. MIGRAF adlı araştırma projesinin araştırmacıları bu durumu, Le Pen’in partisi Ulusal Birlik’in (RN) bölgedeki söylemlerinden ırk vurgusunu bilinçli bir şekilde çıkarmasıyla açıklıyor. Parti adada İslam’ı hedef almak yerine doğrudan yakındaki Komor Adaları’ndan gelen göçmenlere yükleniyor.

Fransız Müslümanların, Müslüman göçmenlere karşı Le Pen’e oy vermesi akla mantığa sığmaz gelebilir. Ama aidiyet sınırlarının nasıl değiştiğini düşünürseniz taşlar yerine oturuyor. Artık mesele kim olduğunuz değil, bürokratik bir çizginin ne tarafında durduğunuz.

İspanya’daki aşırı sağ da aynı telden çalıyor. Aşırı sağcı Vox partisinin lideri Santiago Abascal, 2018’de Gran Canaria’da yaptığı bir konuşmada, İspanya’nın dilini, dinini ve dünya görüşünü büyük ölçüde paylaşan Latin Amerikalılar ile İslam ülkelerinden gelen göçmenler arasında çok net bir ayrım yaptı. Vox, bu istisna üzerine uluslararası bir proje bile inşa etti ve adını “Iberosfera” koydu. Analistler bunu bir tür “etnik Hispanikçilik” olarak yorumluyor.

İsveç ise göçmenlerin davranışlarına ve yaşam tarzlarına yasal bağlayıcılık getirerek bu konuda muhtemelen en ileri giden ülke oldu. 13 Temmuz 2026’da yürürlüğe giren İsveç Yabancılar Yasası, İsveç Göçmenlik Bürosuna “kusurlu davranış” gerekçesiyle oturma izinlerini reddetme veya iptal etme yetkisi veriyor. Bu davranışların herhangi bir yasayı çiğnemesi gerekmiyor; toplumun korumak istediği kurallara aykırı olması yeterli. Hukukçular ise bu kriterin herkes için eşit ve öngörülebilir şekilde uygulanamayacak kadar muğlak olduğunu vurguluyor.

Koşullu Aidiyetin Sınırları

Bu türden bir siyasi vaat, aşırı sağcı partilerin seçmenlerinin ve üyelerinin kendi ilkelerinden taviz vermeyi kabul etmesine bağlıdır. Böyle bir fikri sürekli desteklemek zordur; nitekim İspanya’da bu durum Vox tabanında derin bir çatlağa neden oldu.

Ağustos 2019’da bir işveren sendikası yurt dışından, özellikle Latin Amerika’dan işçi getirilmesini talep etmişti. Málaga’dan bir Vox milletvekili ise buna tepki göstererek, demografik değişimin geleneksel kıyafetlerle ya da pala taşıyarak gelmesinin fark etmeyeceğini belirten bir tweet attı, ancak sonrasında paylaşımını sildi. Parti içindeki bu tartışma yıllarca sürdü. Ancak Ocak 2026’ya gelindiğinde Vox, İspanya’nın Hispanik seçmenlerini kazanmak için üç yıl önce başlattığı “Latinos por Abascal” kampanyasını internet sitesinden sessiz sedasız kaldırdı.

Şartlı aidiyetin ömrü kısadır. İnsanları partiye çekmek için iyi bir taktiktir; ama taban daha da radikalleştiğinde, bir zamanlar kucak açılan bu insanlar anında eski “istenmeyen” statülerine geri dönerler. İspanya bu döngüde Almanya’nın iki yıl ilerisinde.

AfD de kendine benzer bir manevra alanı bırakıyor, gerçi şu anki tutumu pek net değil. Partinin Saksonya-Anhalt programı “tersine göç” hedefini merkeze oturtuyor. Ama parti yetkilileri, bu kavramın sadece kalma hakkı olmayan yabancıların yasal yollarla geri gönderilmesini kapsadığını savunuyor ve göçmen kökenli Alman vatandaşlarının sınır dışı edilmesinin anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek bu fikri reddediyor.

Ne var ki AfD’nin Saksonya-Anhalt programını inceleyen anayasa hukukçuları, işin temelinde etnik bir halk tanımına dayanan bir sınır dışı etme politikası görüyor. Bu ay ister Saksonya-Anhalt’ta ister Berlin’de olsun, oylarına talip olunan hiçbir seçmene bu tanımlardan hangisinin uygulanacağı açıkça söylenmedi. Berlin sandık başına gittiğinde, göçmen kökenli bazı seçmenler bu uyarıların kendilerine değil, başkalarına yapıldığına inanacak. Zaten başka hiçbir işe yaramasa bile, AfD’nin stratejisinin asıl amacı tam olarak bu inancı yaratmak.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 14 Eylül’de The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.

Deniz Torcu

Deniz Torcu, Madrid’deki IE Business School’da Portfolio and Experience alanında yönetici direktör olarak görev yapan ve IE University’de öğretim üyesi olarak ders veren bir eğitimci, yazar ve kültür stratejistidir. Çalışmaları kültürel kimlik, çokdillilik, küreselleşme, eğitim ve aidiyet temalarına odaklanan Torcu, daha önce UNESCO ve Instituto Cervantes gibi kurumlarla kültürel diplomasi ve eğitim politikaları alanında çalışmıştır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler