Orta Doğu

Yemen’de Yeni Bir Savaşın Suudi Arabistan İçin Artan Bedeli

Husilerin Babülmendep Boğazı’ndaki baskısı ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, Riyad’ın enerji altyapısını ve deniz ticaretini tehdit ediyor. Ancak Yemen’de askerî müdahaleyi genişletmek, Suudi Arabistan’ı ekonomik dönüşüm hedeflerini de zora sokacak uzun ve maliyetli bir çatışmaya yeniden sürükleyebilir.

Yemen’de Yeni Bir Savaşın Suudi Arabistan İçin Artan Bedeli
Görsel: Tama2U - Shutterstock.

Eylül ayında Husilerin Suudi Arabistan’daki askerî ve enerji tesislerine yönelik saldırıları ile Suudi hava operasyonlarının yoğunlaşması, Riyad’ın Yemen’deki askerî angajmanının sınırlarını yeniden tartışmaya açtı. Suudi yönetiminin önündeki soru, bu tırmanışın daha kapsamlı ve uzun süreli bir müdahaleye dönüşmesinin nasıl önleneceği.

Yemen’de Husilerin artan askerî kapasitesi ve Suudi Arabistan’a yönelik oluşturduğu güvenlik tehdidi, Riyad açısından uzun süredir devam eden bir ikilemi yeniden gündeme getiriyor. Suudi Arabistan bir taraftan sınır güvenliğini, enerji altyapısını ve Kızıldeniz’deki çıkarlarını korumak zorunda. Diğer taraftan ise yaklaşık on yıllık Yemen tecrübesi, Husilerle doğrudan ve uzun süreli askerî mücadelenin Suudi Arabistan açısından ne kadar yüksek bir maliyet üretebildiğini ortaya koydu.

Bu nedenle Riyad’ın önündeki temel soru, Husilerin bir tehdit oluşturup oluşturmadığından ziyade, bu tehdidin hangi araçlarla yönetileceği. Zira Husilere karşı daha geniş çaplı bir askerî angajman kısa vadede Suudi Arabistan’ın caydırıcılığını gösterebilirken, uzun vadede ülkeyi yeniden siyasi sonucu belirsiz bir Yemen savaşının içine çekebilir.

Bu ihtimal, Yemen’in yakın tarihindeki başka bir dış müdahaleyi de hatırlatıyor: Cemal Abdünnasır döneminde Mısır’ın 1962 yılında başlayan Kuzey Yemen İç Savaşı’na müdahalesini.

Mısır’ın Yemen’deki Askerî Müdahale Tecrübesi

1962’de Yemen’de İmam Muhammed el-Bedir’in devrilmesiyle başlayan iç savaş, kısa sürede bölgesel güçlerin müdahil olduğu bir çatışmaya dönüştü. Mısır yeni kurulan cumhuriyetçi yönetimi desteklerken, Suudi Arabistan monarşist güçlerin arkasında yer aldı. Nasır yönetimi Yemen’e giderek daha fazla asker sevk etti ve çatışmanın ilerleyen yıllarında Mısır’ın ülkedeki askerî varlığı on binlerle ifade edilir hâle geldi.

Mısır’ın müdahalesinin arkasında yalnızca Yemen’deki yeni yönetimi koruma amacı yoktu. Nasır aynı zamanda Arap milliyetçiliğinin bölgesel nüfuzunu artırmayı ve Arap Yarımadası’ndaki monarşiler karşısında siyasi üstünlük sağlamayı hedefliyordu. Ancak Yemen savaşı Kahire açısından beklenenden çok daha uzun ve maliyetli oldu. Ülkenin dağlık yapısı, yerel güçlerin hareket kabiliyeti ve dışarıdan gönderilen düzenli ordunun karşı karşıya kaldığı asimetrik savaş koşulları Mısır’ın askerî üstünlüğünü siyasi sonuca dönüştürmesini zorlaştırdı.

Bu nedenle Mısır’ın Yemen müdahalesinin önemi yalnızca savaşın nasıl sonuçlandığında değil, yıllar içerisinde Kahire’ye yüklediği maliyette yatıyor. Mısır bölgenin askerî açıdan en güçlü devletlerinden biri olmasına rağmen, Yemen’deki yerel savaşın şartlarını kendi lehine değiştirmekte zorlandı.

Bugünkü Suudi Arabistan-Yemen ilişkileri elbette 1960’ların Mısır tecrübesiyle birebir karşılaştırılamaz. Bununla birlikte tarihsel örnek, Yemen’e dışarıdan müdahil olan bölgesel güçlerin karşılaşabileceği temel soruna işaret ediyor: Askerî kapasitenin büyüklüğü, yerel bir çatışmada hızlı veya kalıcı siyasi sonuç elde edileceği anlamına gelmiyor.

2015 Sonrası Suudi Arabistan’ın Yemen Politikası

Suudi Arabistan’ın Yemen’deki son büyük askerî müdahalesi Mart 2015’te başladı. Riyad liderliğindeki koalisyonun temel amacı Husilerin ilerleyişini durdurmak ve uluslararası alanda tanınan Yemen yönetiminin yeniden güç kazanmasını sağlamaktı. Ancak savaşın ilerleyen yıllarında sahadaki dengeler başlangıçtaki beklentiler doğrultusunda gelişmedi.

Husiler kuzey Yemen’deki hâkimiyetlerini korurken, Suudi Arabistan’ın hava operasyonları ve koalisyonun askerî üstünlüğü örgütün ortadan kaldırılmasını sağlayamadı. Buna karşılık Husilerin füze ve insansız hava aracı kapasiteleri giderek gelişti ve çatışma zaman içerisinde Suudi Arabistan topraklarını da doğrudan etkileyen bir güvenlik sorununa dönüştü. Yemen savaşı aynı zamanda Riyad açısından başka bir gerçeği ortaya çıkardı: Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki güç farkı, savaşın maliyetinin de aynı oranda farklı olduğu anlamına gelmiyor.

Tam tersine asimetrik çatışmanın doğası gereği, daha küçük aktörün gerçekleştirdiği nispeten düşük maliyetli saldırılar daha büyük aktörü oldukça pahalı savunma tedbirleri almaya zorlayabiliyor. Husilerin kullandığı füze veya insansız hava araçları, Suudi Arabistan açısından yalnızca askerî hedeflere yönelik bir tehdit oluşturmuyor; enerji tesislerinin, limanların, havaalanlarının ve şehirlerin sürekli korunması gerekliliğini de beraberinde getiriyor.

Dolayısıyla Husilerin Suudi Arabistan açısından oluşturduğu sorun, yalnızca sahip oldukları askerî kapasitenin büyüklüğüyle ölçülemez. Örgütün Riyad’a yükleyebileceği ekonomik ve siyasi maliyet de aynı ölçüde önem taşıyor.

ABD’yle Savaş Hâlindeki İran Yeni Denklemde Nasıl Bir Role Sahip?

Yemen’deki yeni krizin bir diğer boyutunu İran-Husi ilişkileri oluşturuyor. İran’ın Husilere sağladığı siyasi ve askerî destek, Tahran’a Suudi Arabistan üzerinde doğrudan bir askerî çatışmaya girmeden baskı kurabileceği önemli bir araç sağlıyor. Bu durum Yemen’i İran-Suudi rekabetinin en önemli sahalarından biri hâline getirdi. Ancak bu ilişkinin Riyad açısından yarattığı sonuçlardan biri de Suudi Arabistan’ın Yemen politikasını yalnızca askerî araçlara dayandırmasının Tahran açısından avantaj yaratabilmesi.

İran’ın doğrudan savaşın maliyetini üstlenmediği ancak Suudi Arabistan’ın uzun süre askerî, ekonomik ve siyasi kaynak harcamak zorunda kaldığı bir çatışma, bölgesel güç dengelerinde Tahran’ın aleyhine olmak zorunda değil. Hatta avantaj da sağlayabilir. Bu nedenle Suudi Arabistan’ın Husilere karşı izleyeceği politikanın İran’la yürüttüğü ilişkilerden bağımsız ele alınması da zor.

2023 yılında Çin’in arabuluculuğunda başlayan Suudi Arabistan-İran normalleşmesinin Riyad açısından temel kazanımlarından biri, iki ülke arasındaki rekabetin vekil aktörler üzerinden kontrolsüz şekilde tırmanmasını engelleyebilecek doğrudan bir diplomatik kanalın oluşmasıydı.

Bu yakınlaşma Suudi Arabistan ile İran arasındaki temel çıkar farklılıklarını ortadan kaldırmadı. Fakat Yemen bağlamında tarafların doğrudan iletişim kurabilmesi, Husiler üzerinden yaşanabilecek yeni bir gerilimin yönetilmesi açısından önemini koruyor. Üstelik Babülmendep Boğazı üzerindeki Husi baskısının sürmesi, İran açısından yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de önemli bir kaldıraç yaratıyor. Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıklara Babülmendep’te kalıcı bir Husi baskısının eklenmesi, küresel enerji arzına ilişkin riskleri artırarak petrol fiyatları üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturabilir. Bu durum, 3 Kasım 2026’daki ABD ara seçimleri öncesinde yakıt fiyatları ve enflasyon konusunda hassasiyetin arttığı bir dönemde Trump yönetimi açısından ilave bir siyasi maliyet doğurabilir. Dolayısıyla Babülmendep üzerindeki baskının sürmesi, İran açısından doğrudan askerî çatışmanın ötesinde Washington’a karşı kullanılabilecek önemli bir stratejik kaldıraç oluşturuyor.

Suudi Arabistan’ın Değişen Öncelikleri

Suudi Arabistan’ın bugünkü Yemen politikasını 2015’tekinden ayıran en önemli unsurlardan biri Riyad’ın kendi dış politika önceliklerinin değişmiş olması. Son yıllarda Suudi dış politikasının temel eğilimlerinden biri, doğrudan askerî müdahalelerin yerine bölgesel gerilimleri azaltmaya ve ekonomik dönüşüm için daha istikrarlı bir çevre oluşturmaya yönelik diplomatik araçların daha yoğun kullanılması oldu.

İran’la normalleşme, Husilerle yürütülen görüşmeler ve farklı bölgesel aktörlerle ilişkilerin çeşitlendirilmesi bu yaklaşım içerisinde değerlendirilebilir. Bu politikanın arkasında yalnızca güvenlik kaygıları bulunmuyor. Suudi Arabistan’ın Vision 2030 çerçevesinde yürüttüğü ekonomik dönüşüm, Riyad’ın bölgesel istikrarla daha doğrudan bir çıkar ilişkisi kurmasına neden oluyor.

Uzun süreli bölgesel çatışmalar, turizmin geliştirilmesini, yabancı yatırımın çekilmesini ve büyük altyapı projelerinin hayata geçirilmesini zorlaştırabilir. Bu nedenle Yemen’de yeni bir geniş çaplı askerî angajman yalnızca savunma politikası bakımından değil, Suudi Arabistan’ın ekonomik hedefleri açısından da değerlendirilmek zorunda.

Riyad’ın Önündeki Seçenekler

Bütün bunlar Suudi Arabistan’ın Husi tehdidine karşı pasif kalabileceği anlamına gelmiyor. Riyad açısından sınırların ve enerji altyapısının korunması, hava ve füze savunma kapasitesinin güçlendirilmesi ve Kızıldeniz’de seyrüsefer güvenliğinin sağlanması temel güvenlik öncelikleri olmaya devam ediyor.

Ancak bu hedeflerle Yemen’de yeniden kapsamlı bir savaş yürütmek aynı şey değil. Suudi Arabistan açısından daha temel mesele, askerî caydırıcılık ile siyasi angajman arasında bir denge kurulması. Husiler için saldırıların maliyetini yükseltecek bir savunma kapasitesi oluşturulurken, aynı zamanda İran ve Yemen’deki aktörlerle diplomatik kanalların açık tutulması Riyad’ın hareket alanını genişletebilir. Bu açıdan Suudi Arabistan’ın Yemen politikasının başarı kriterinin de yeniden düşünülmesi gerekiyor.

Riyad açısından Yemen’de başarı, Husilerin tamamen ortadan kaldırılması veya Sana’nın yeniden Suudi Arabistan’ın desteklediği güçlerin kontrolüne geçmesi olmak zorunda değil. Daha gerçekçi bir hedef, Yemen’in Suudi Arabistan’a yönelik sürekli bir güvenlik tehdidi üretmediği ve Husilerin Riyad üzerinde askerî baskı kuramadığı sürdürülebilir bir denge oluşturmak.

Mısır’ın 1960’lardaki Yemen tecrübesinin bugüne bıraktığı ders de burada önem kazanıyor. Bölgesel bir gücün sahip olduğu askerî üstünlük, uzun süreli bir yerel çatışmada siyasi sonuç üretmek için tek başına yeterli olmayabilir. Hatta çatışmanın uzaması durumunda askerî üstünlük, giderek artan maliyetleri üstlenme zorunluluğuna dönüşebilir.

Suudi Arabistan’ın önündeki mesele bu nedenle yalnızca Husilere nasıl cevap vereceği değil, cevabın sınırlarını nerede çizeceği sorusu büyük önem arz ediyor.

Riyad’ın Yemen’de yeni bir savaşa sürüklenmeden caydırıcılığını koruyabilmesi, yalnızca Yemen politikasının değil, son yıllarda geliştirdiği daha temkinli bölgesel stratejinin de önemli bir sınavı olacak.

Büşra Öztürk

Londra Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun olan Büşra Öztürk, Viyana Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. İkinci yüksek lisansını aynı üniversitede iletişim alanında tamamlayan Öztürk, Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi (UNOV) Orta Doğu Masasında ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatında (AGİT) araştırmacı olarak çalıştı. Öztürk, şu anda da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansında (IAEA) Orta Doğu araştırmacısı olarak çalışmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler