Gazze Şeridi

Soykırıma Destek: Almanya’ya Açılan Davanın Geleceğini Belirleyecek Üç İtiraz

Nikaragua’nın Almanya’ya açtığı davada, soykırımı önlememe ve ihlallere suç ortaklığı iddialarından önce Berlin’in üç usul itirazı karara bağlanacak. Uluslararası Adalet Divanının vereceği karar, İsrail’in taraf olmadığı bu davanın ilerleyip ilerlemeyeceğini ve Almanya’nın silah desteği nedeniyle sorumluluğunun hangi kapsamda incelenebileceğini belirleyecek.

Soykırıma Destek: Almanya’ya Açılan Davanın Geleceğini Belirleyecek Üç İtiraz
7-10 Eylül 2026 tarihlerinde Nikaragua'nın Almanya'ya açtığı davanın görüldüğü UAD mahkeme salonu. | Fotoğraf: UN Photo/ICJ-CIJ/Jeroen Jumelet.

10 Eylül 2026 Perşembe günü, UAD’de görülen İşgal Altındaki Filistin Toprakları Bakımından Bazı Uluslararası Yükümlülüklerin İhlal Edildiği İddiaları (Nikaragua / Almanya) davasında Almanya’nın ilk itirazlarına ilişkin sözlü yargılama aşaması sona erdi. Davanın geçmişi şimdiden epey karmaşık. Nikaragua, 1 Mart 2024’te geçici tedbir talebiyle birlikte dava dilekçesini sundu. Mahkeme, 30 Nisan 2024’te geçici tedbirlere hükmetmeyi reddetti; ancak yargı yetkisinin açıkça bulunmadığı sonucuna da varmadı. Bir yıl sonra, 1 Nisan 2025’te Nikaragua, Almanya’ya karşı açtığı davayı sürdürmek istemediğini Mahkemeye bildirdi, fakat bir hafta sonra bu kararından döndü. Burada Nikaragua’nın bunun yerine, Güney Afrika / İsrail soykırım davasındaki 62. madde kapsamındaki müdahale başvurusunu 3 Nisan 2025’te geri çektiğini de belirtmekte fayda var. Almanya ise ilk itirazlarını 21 Ekim 2025’te sundu.

Dolayısıyla bu davanın özellikle çetrefilli bazı usul meselelerini gündeme getirmiş olması belki de şaşırtıcı değil. Bu yazıda, sözlü yargılamanın odağında yer alan bu meselelerin en önemli ve ilgi çekici olanlarını açıklığa kavuşturmaya çalışacağım.

Almanya ve Nikaragua’nın İddia ve İtirazları

Nikaragua’nın Almanya’ya yönelttiği on ayrı iddia, genel hatlarıyla dört grupta toplanabilir: Birincisi, İsrail’e sağlanan silahlar yoluyla Filistin halkına yönelik soykırımı önlememek ve soykırıma suç ortaklığı etmek (1-3); ikincisi, Cenevre Sözleşmelerine ve uluslararası insancıl teamül hukukuna uyulmasını sağlamamak ve bunların ihlalinde kullanılan yardımları sunmak (4-6); üçüncüsü, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını inkâr etmek ve hukuka aykırı işgale, ırk ayrımcılığına, ırksal ayrıştırmaya ve apartheida yardım etmek (7-9); dördüncüsü ise savaş suçlarını ve apartheid suçunu kovuşturmamak (10).

Almanya, buna karşılık yine genel hatlarıyla üç itiraz ileri sürüyor. İlk olarak, Nikaragua dava dilekçesini sunduğunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmadığını, dolayısıyla davanın kabul edilemez olduğunu savunuyor. İkinci olarak, Nikaragua’nın ileri sürdüğü uyuşmazlık olduğu gibi kabul edilse dahi bazı iddiaların Almanya’nın 2008 tarihli ihtiyari kayıt beyanının zaman bakımından kapsamı dışında kaldığını ya da Nikaragua’nın gerekli ön koşulları yerine getirmediğini, bu nedenle Mahkemenin yargı yetkisinin hiç bulunmadığını öne sürüyor. Üçüncüsü ise hakkında daha önce çokça yazılmış olan Monetary Gold ilkesine dayalı kabul edilebilirlik itirazı (örneğin burayaburaya ve buraya bakılabilir). Bu itiraza göre, davanın esası hakkında karar vermek, İsrail’in yargılamaya katılımı ya da Mahkemenin yargı yetkisine rızası olmaksızın İsrail’in eylemlerinin hukuka uygunluğu hakkında hüküm vermeyi gerektirecektir.

Birinci İtiraz: Uyuşmazlık Bulunmadığı İçin Davanın Kabul Edilemezliği

Bilindiği üzere Mahkemenin görevi, devletler arasındaki uyuşmazlıkları çözmektir. Bu nedenle, diğer koşullar bakımından mevcut görünen yargı yetkisinin kullanılabilmesi için bir uyuşmazlığın bulunması zorunlu bir ön koşuldur. Davanın tarafları, uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi konusunda açıkça karşıt görüşlere sahip olmalı; davalı devlet de bu açık görüş ayrılığının varlığından “haberdar” olmalı ya da bundan “habersiz” olması mümkün olmamalıdır (Bu ölçütün doğurduğu sorunların daha ayrıntılı değerlendirmesi için buraya ve buraya bakılabilir).

Bu konuda Almanya’nın savlarının zaman zaman aşırı şekilciliğe vardığını söylemek gerekir. Nikaragua’nın sözlü notasını Almanya’nın BM nezdindeki temsilciliğinin genel e-posta adresine bir Yahoo hesabından göndermesi, açıkça önemsiz bir ayrıntı olmasına rağmen vurgulanmaya değer bulundu. Daha esaslı mesele ise dava açılmasındaki süratle ilgiliydi. 2 Şubat 2024 tarihli nota ile dava dilekçesinin sunulması arasında yalnızca bir ay, üstelik “yılın en kısa ayı”geçmişti (CR 2026/32, paragraf 10). Almanya, bu sürenin iki haftasında e-postayı görmediğini söylüyor. Bununla birlikte, 7 Şubat 2024’te bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Almanya’nın Nikaragua tarafından yayımlanan ve notanın içeriğini yineleyen “bir basın açıklamasından haberdar olduğunu” belirtmiş ve “basın açıklamasının ilgili içeriğini elbette reddediyoruz” demişti (CR 2026/30, paragraf 31).

Almanya, bunun “Mahkemenin bir gazeteciye verilen yanıttan açık bir görüş ayrılığının varlığını çıkarsadığı ilk durum olacağını” ileri sürse de (CR 2026/30, paragraf 33), ne yazık ki bu sav kendisi açısından bir sorun taşıyor: Mahkemenin gazetecilere verilen yanıtları devletin bağlayıcı taahhütleri olarak değerlendirmesi kesinlikle ilk kez gerçekleşmiş olmayacaktır. Üstelik dava açılmasındaki genel sürat de bir uyuşmazlığın varlığını çürütüyor görünmüyor. Ukrayna’nın Rusya’ya karşı başvurusu, Rusya’nın “özel askerî operasyonunu” başlatmasından yalnızca iki gün sonra yapılmıştı.

Bununla birlikte, Nikaragua’nın güçlük yaşayabileceği noktalardan biri, iddialarının tamamı bakımından bir uyuşmazlığın varlığını ortaya koymak olabilir. Yukarıda sıralanan üçüncü ve dördüncü gruptaki iddialar, kendi kaderini tayin hakkı dışında, notada hiçbir yerde yer almıyor. Bunların ilk kez dava dilekçesinde veya esasa ilişkin yazılı beyanda dile getirildiği anlaşılıyor. Mahkeme kimi zaman fer’î, yani asıl iddiaya bağlı iddialar hakkında karar verebilse de örneğin Almanya’nın bir apartheid rejimine yardım ettiği iddiasının, soykırımı önlememe gibi daha temel iddialarla bu kapsamda değerlendirilebilecek kadar bağlantılı olup olmadığı açık değil. Mahkeme, bazı iddiaların açık bir görüş ayrılığı doğuracak ölçüde Almanya’ya bildirilmediği sonucuna pekâlâ varabilir.

İkinci İtiraz: Yargı Yetkisinin Sınırları

Almanya’nın 30 Nisan 2008 tarihli ihtiyari kayıt beyanı, “bu beyandan sonra ortaya çıkan ve bu tarihten sonraki durum veya olgulara ilişkin olan bütün uyuşmazlıkları” kapsıyordu. Almanya, Nikaragua’nın iddialarından birçoğunun “gerçek nedeninin”, belirleyici tarihten sonraki herhangi bir faaliyette değil, Almanya’nın İsrail’le onlarca yıldır sürdürdüğü silah ihracatı ilişkisinde yattığını savunuyor. Askerî ihracatın kesintisiz ve bölünemez bir davranış bütünü oluşturduğunu, dolayısıyla bir kısmı belirleyici tarihten sonra gerçekleşmiş ayrı eylemler olarak ele alınamayacağını savunmak güç görünüyor. Yargıç Charlesworth’ün duruşmaların sonunda Nikaragua’dan, ilgili 4-9 numaralı iddiaların her biri için uyuşmazlığın kaynağını ya da gerçek nedenini oluşturan durum veya olguyu ayrı ayrı belirtmesini istediğini de kaydetmek gerekir (CR 2026/33, s. 38). Nikaragua bunu yapabilirse belirleyici tarihe ilişkin bu sav muhtemelen önemini yitirecektir.

Bununla birlikte, ayrı bir mesele daha var. Kelime sınırını gözetmek adına meseleyi fazla basitleştirme pahasına ifade edecek olursak, Almanya’nın 2008 tarihli beyanının (i) bendi, “bütün tarafların seçtiği başka bir barışçıl çözüm yöntemine tabi olan” uyuşmazlıkları kapsam dışında bırakıyordu. Almanya, iki devletin sırasıyla 1969 ve 1978’de Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye (CERD) taraf olarak böyle bir başka yöntemi seçtiğini savunuyor. Ayrıca Nikaragua’nın, Sözleşme’nin 22. maddesinin gerektirdiği müzakerelere hiçbir zaman girişmediğini ileri sürüyor.

Almanya’nın ihtiyari kayıt beyanı makul biçimde yorumlandığında, amacının paralel yargılamaları ya da başka bir yargı merciinde derdestlik durumunu (lis alibi pendens) önlemek olduğu anlaşılıyor. Bununla birlikte Nikaragua, yargı yetkisinin dayanağı olarak ihtiyari kayda ve Soykırım Sözleşmesi’nin IX. maddesine ek olarak CERD’e de başvuruyor. Bu durum, bazılarına dayanmak için ön koşulların yerine getirilmesi gerekirken diğerlerinde böyle koşullar bulunmadığında, Mahkemenin birbiriyle yarışan yargı yetkisi dayanaklarını nasıl değerlendirmesi gerektiği sorusunu doğuruyor.

Nikaragua’nın da dayandığı E.L.S.I. kararında Uluslararası Daimî Adalet Divanının belirttiği gibi, birden fazla olası yargı yetkisi dayanağının bulunması, “tarafların eski yolları kapatmak ya da bunların birbirini etkisiz kılmasına izin vermek yerine Mahkemeye erişim için yeni yollar açmayı amaçladığını” gösterir. Bu da Mahkemenin mümkün olan en geniş yargı yetkisi dayanağı üzerinden ilerlemesi gerektiğine işaret eder. Irk ayrımcılığına ve apartheida ilişkin iddialar, CERD ihlalleri olarak formüle edilmemiştir; bunlar yalnızca uluslararası teamül hukukuna dayanılarak da pekâlâ ileri sürülebilir.

Bu durumda mesele, Almanya’nın 2008 tarihli beyanının (i) bendine nasıl bir anlam verileceğidir. Bu bent, sözleşme ile teamül hukuku arasında maddi içerik bakımından örtüşme bulunduğu için, tamamen ayrı bir yargı yetkisi hükmünün gereklerini ihtiyari kayda dayalı bir uyuşmazlığa bütünüyle taşır mı? Bu bana, Mahkemenin yine Nikaragua’nın dayandığı Askerî ve Yarı Askerî Faaliyetler davasında yargı yetkisine ilişkin benimsediği yaklaşımın tamamen tersine çevrilmesi gibi geliyor. Zira o yaklaşıma göre, sözleşmeye dayalı yargı yetkisi bulunmasa bile teamül hukukuna dayalı iddialar ayakta kalabilir.

Yine de ırk ayrımcılığına ilişkin iddialar, bir uyuşmazlığın varlığı koşulunu aşabilseler dahi, Mahkemenin Almanya’nın kendi ihtiyari kayıt beyanına getirdiği yorumu kabul etmesi hâlinde yargı yetkisinin yokluğu nedeniyle reddedilme riskiyle, belki düşük de olsa, karşı karşıyadır.

Üçüncü İtiraz: Monetary Gold İlkesi

Almanya’nın birinci ve ikinci itirazları bazı iddialar bakımından, özellikle de üçüncü ve dördüncü gruptakiler açısından başarılı olabilir. Buna karşılık soykırım, kendi kaderini tayin hakkı ve uluslararası insancıl hukuka ilişkin iddialarda (yukarıdaki tasnifte birinci ve ikinci gruptaki iddialar) davanın esasına geçilip geçilemeyeceği, sonuçta Mahkemenin tarafların Monetary Gold savlarını nasıl yorumlayacağına bağlı görünüyor.

Nikaragua’yı temsil eden Alain Pellet, sözlü savunmasının önemli bölümünü Monetary Gold ilkesinin kapsamını daraltmaya ayırdı. Nitekim Sam Wordsworth onu, “Monetary Gold’a kuşkuyla yaklaştığını kendisi de kabul eden biri”olarak nitelendirdi (CR 2026/32, paragraf 1). Bunun üzerine Pellet de Wordsworth’ü “Monetary Gold fanatiği”olmakla suçladı (CR 2026/33, paragraf 1). Pellet, bunun yerine bir “Korfu İlkesi” geliştirilmesini savundu. Korfu Boğazı davasında Mahkeme, mayınları döşemiş olması pekâlâ mümkün olan Yugoslavya yargılamada yer almadığı hâlde, Arnavutluk’un mayınlarla bağlantılı sorumluluğu hakkında karar verebilmişti. Mayınları kimin döşediğinden bağımsız olarak, bunların varlığı bir olguydu.

Pellet benzer biçimde, İsrail’in uluslararası insancıl hukuk ihlallerinin de Mahkeme tarafından, diğerlerinin yanı sıra Mahkemenin 2024 tarihli danışma görüşüyle ortaya konmuş olgular olarak ele alınabileceğini savundu. Aynı şekilde, soykırım iddiasının makul bulunmasının da Mahkemenin Güney Afrika / İsrail davasındaki geçici tedbir kararlarıyla ortaya konmuş bir “olgu” olarak değerlendirilebileceğini ileri sürdü. Sonunda İsrail’in soykırım işlemediği ortaya çıkarsa, İsrail’in Nikaragua’ya karşı “iftira” (“dénonciation calomnieuse”, CR 2026/33, paragraf 28) nedeniyle dava açabileceğini belirtti. Bu görüşün, Mahkemenin Soykırım Sözleşmesi’nin ihlal edilmediğinin tespitini istemenin mümkün olduğunu kabul ettiği Ukrayna / Rusya davasından esinlendiği kuşkusuz.

Ancak Almanya’nın yükümlülüklerinin temel niteliği, Nikaragua’nın aşmış görünmediği bir engel oluşturuyor. Almanya soykırım ya da uluslararası insancıl hukuk ihlalleri işlemiyor; bunları önlememekle ya da işlenmelerine suç ortaklığı etmekle itham ediliyor. Bir şeyin meydana gelmesini önleme yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediği, ancak söz konusu şeyin tartışmasız biçimde gerçekleşmiş olması hâlinde değerlendirilebilir. Hiç gerçekleşmediyse, onu önlemekte nasıl başarısız olunmuş olabilir? Mahkemenin kediye ne olduğunu öğrenmek için kutuyu açması gerekir.

Çok sayıda uzman Gazze’de soykırım işlendiği sonucuna varmış olsa da (örneğin burayaburaya ve buraya bakılabilir) bu mesele Mahkeme açısından hâlâ karara bağlanmamıştır. Mahkeme bu konuda peşinen bir sonuca varamaz; hatta varmaması gerekir. Şimdilik kutuyu kapalı tutmak zorundadır.

Sonuç: Dava Hangi İddialarla Devam Edebilir?

Nikaragua başarılı olacak ve dava ilerleyecek mi? Bu hiçbir şekilde kesin değil. En azından Nikaragua’nın ileri sürdüğü iddiaların tamamının yargılamada kalması pek olası görünmüyor. Nikaragua’nın uluslararası insancıl hukuka ilişkin iddiaları, Almanya’nın ortaya koyduğu üç engeli de aşıyor gibi görünüyor. İsrail işgalinin genel anlamda hukuka aykırılığının, hukuken tespit edilmiş bir olgu olarak ele alınması gerçekten de mümkün. Ancak 2024 tarihli danışma görüşünün, 7 Ekim’den sonra yaşanan olayları açıkça kapsam dışında bıraktığını hatırlatmak gerekir. Dolayısıyla Almanya’nın suç ortaklığının değerlendirilmesinde muhtemelen esas alınacak eylemlerin büyük bir bölümü de bu kapsamın dışında kalıyor. Davanın kapsamı önemli ölçüde daraltılabilir; belki de yalnızca Almanya’nın 30 Nisan 2008 ile 7 Ekim 2023 arasında işgal altındaki Filistin topraklarında işlenen uluslararası insancıl hukuk ihlallerine suç ortaklığı edip etmediği sorusuyla sınırlı hâle gelebilir.

Bu, bir yönüyle üzücü. Soykırım Sözleşmesi’ne taraf bütün devletlerin soykırımı önleme yönünde açık bir yükümlülüğü var. Bu yükümlülüğün yargı yoluyla uygulanabilir olması büyük fayda sağlayabilir. Böyle bir yargılama, önleme yükümlülüğünün kapsamına ve daha genel olarak uluslararası yükümlülüklerin ağır ihlalleri karşısında üçüncü devletlerin yükümlülüklerine ilişkin çok ihtiyaç duyulan açıklığı sağlayarak diğer devletlere de yardımcı olacaktır. Bu davada esasa geçilirse, hâlihazırda İsrail’e silah veya çift kullanımlı malzeme sağlayan başka devletlerin davaya müdahil olduğunu görmek beni şaşırtmaz.

Öte yandan Mahkemenin işlevi hiçbir zaman uluslararası yükümlülüklerin genel olarak uygulanmasını sağlamak olmadı. Onun görevi, usulüne uygun biçimde önüne getirilen belirli uyuşmazlıkları çözmektir. Bu dava, gelecekte dava açmayı düşünen taraflar açısından, bildirim gereklilikleri ve Mahkemeye yargı yetkisi veren sözleşme hükümleri dâhil olmak üzere usulü ciddiye almak gerektiğine dair dikkatle değerlendirilmesi gereken bir ders olabilir. İddiaları, hangisinin kabul göreceğini görmek için gelişigüzel ortaya atmakla yetinmemek gerekir.

NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Schrödinger’s Breach” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır.

Dr. Juliette McIntyre

Dr. Juliette McIntyre, Adelaide Üniversitesinde hukuk alanında kıdemli öğretim görevlisidir. Uluslararası mahkemeler ve yargılama usulleri üzerine çalışmaktadır.
Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler