İsveç’te Seçim Düğümü: Solda İttifak Açmazı, Sağda Aşırı Sağın İktidar Talebi
İsveç’te 13 Eylül seçimleri öncesinde Sosyal Demokratların koalisyon arayışı ve Liberallerin baraj mücadelesi iktidar hesaplarını şekillendiriyor. Hükûmete dışarıdan destek veren aşırı sağcı İsveç Demokratları ise bu kez kabineye girmek, sağ blokta en yüksek oyu alırsa başbakanlığı da üstlenmek istiyor.
İsveç’te halk 13 Eylül Pazar günü genel seçimler için sandığa gidiyor. Seçim öncesinde İsveç’teki sosyal demokratların stratejileri, Liberal Partinin parlamentodaki varlığını sürdürme çabaları ve İsveç Demokratları adlı aşırı sağ partinin koalisyon ortağı olma talepleri olmak üzere üç temel dinamiği inceleyelim.
İsveç’in Seçim Sistemi ve İdari Yapısı
İsveç’te genel seçimler, her dört yılda bir eylül ayının ikinci pazar günü gerçekleştiriliyor. Ülkedeki idari yapılanma gereği seçmenler; belediye (kommun), bölge (region) ve parlamento (Riksdag) olmak üzere üç farklı kademe için eş zamanlı olarak oy kullanıyorlar. Yerel yönetim kademesini oluşturan belediyeler; temel eğitim, yaşlı bakımı, katı atık yönetimi, su-kanalizasyon hizmetleri ve yerel imar planlamaları gibi doğrudan vatandaşa dokunan hizmetlerden tam yetkiyle sorumlu. Parlamento makro düzeyde eğitim politikalarını belirlerken, bu politikaların kalitatif düzeyde uygulanması ve geliştirilmesi belediyelerin uhdesinde. Bölge meclislerinin temel görev alanını ise toplu taşıma, bölgesel kalkınma planlamaları ve en önemlisi sağlık hizmetleri ile hastanelerin yönetimi oluşturuyor.
Siyasal sistemin merkezinde yer alan parlamento seçimleri, ülkeyi dört yıl boyunca yönetecek hükûmetin meşruiyet zeminini oluşturması bakımından da kritik öneme sahip. İsveç, bir anayasal monarşiye sahip olmasına karşın parlamenter demokrasiyle yönetiliyor. Ülkenin yakın siyasi tarihi incelendiğinde, son yüzyılın yaklaşık 70 yılında Sosyal Demokrat İşçi Partisinin (SAP) iktidar gücünü elinde bulundurduğu görülüyor. Ancak son yasama döneminde sağ blok partileri (Muhafazakâr Parti, Hristiyan Demokratlar ve Liberaller) bir azınlık hükûmeti kurdu. Aşırı sağ ve göçmen karşıtı bir çizgide yer alan İsveç Demokratları (SD) ise hükûmete dışarıdan destek verdi. Siyasi literatürde bu dörtlü ittifak, yapılan anlaşmaya atfen “Tidö Blok/Partileri” olarak adlandırılıyor.
İsveç Sosyal Demokratlarının Mevcut Durumu ve İttifak Çıkmazı
İsveç’teki seçimler öncesi yapılan kamuoyu yoklamalarında Sosyal Demokrat İşçi Partisinin anketlerde yaklaşık 2,5 puanlık bir oy kaybı yaşadığı görülüyor. Partinin seçimi birinci sırada tamamlayacağına dair kesin beklenti, seçim kampanyası sürecinde bir rehavet dalgasına yol açtı. Partinin lideri Magdalena Andersson, liderler zirvelerinde ve tartışma programlarında bu rahatlıkla hareket etti, ancak seçmen nezdinde somut ve dönüştürücü vaatler sunmakta yetersiz kaldı. Kampanya sürecinde Andersson’a yöneltilen soruların merkezini, olası bir zafer durumunda hangi partilerle koalisyon kuracağı sorusu oluşturuyordu. Andersson’un bu soruya net ve stratejik bir yanıt verememesi, kampanya son düzlüğe girerken liderin güvenilirlik endeksinde 8 puanlık bir düşüşü de beraberinde getirdi.
Sosyal Demokratların kuracağı olası bir koalisyon hükûmetinde Yeşiller Partisinin (MP) yer almasına kesin gözüyle bakılırken; Sol Parti (V) ve Merkez Partisi (C) diğer alternatifler olarak öne çıkıyor. Köylü (agrar) kökenli, köklü bir siyasi geçmişe sahip olan Merkez Partisi, geleneksel olarak merkez sağ blokta yer almasına rağmen bu seçimde farklı bir pozisyon aldı. Parti yönetimi, İsveç Demokratları (SD) partisinin zımni veya açık desteğine dayanan hiçbir koalisyon formülünde yer almayacağını deklare etti. Ancak Merkez Partisi aynı netlikle, Sol Partinin (V) destekleyeceği veya ortak olacağı bir hükûmete de geçit vermeyeceğini açıkladı.
Bu iki eksenli veto politikası, Sosyal Demokratların koalisyon kurma esnekliğini ciddi ölçüde kısıtlıyor. Merkez Partisi, Sol Partiyi denklemin dışına itebilmek amacıyla Hristiyan Demokratlara merkezde yeni bir ittifak çağrısında bulunsa da bu girişim sonuçsuz kaldı. Seçim sonrasındaki aritmetiğin ve pragmatik yaklaşımların ne getireceği belirsizliğini korumakla birlikte, İsveç Sosyal Demokratlarının iktidarı devralması durumunda oldukça çetin bir uzlaşı süreci ülkeyi bekliyor.
Liberallerin Siyasal Alanda Yeniden Varlık Gösterme Çabası
Eski adı “Halk Partisi” (Folkpartiet) olan Liberal Parti (Liberalerna), İsveç siyasetinin köklü aktörlerinden biri. Merkez sağ blok içinde geleneksel olarak rasyonel eğitim politikalarına odaklanan parti, son dönemde ciddi bir kimlik ve liderlik değişimi yaşadı. Partinin mevcut lideri ise, babası Filistinli, annesi Lübnanlı olan, Hamburg doğumlu ve sekiz yaşında İsveç’e göç eden)heterojen kimliğiyle dikkat çeken Simona Mohamsson. Mohamsson, son haftalarda liderlik performansıyla kamuoyu güvenini iki katına çıkarmayı başardı: Özellikle kriz anlarındaki sembolik çıkışlarıyla (örneğin televizyon oturumuna Davut Yıldızı kolyesiyle çıkması) seçmen algısını etkiledi. Parti, seçim barajını aşabilmek adına geniş bir yelpazede agresif bir kampanya yürüttü.
İsveç siyasi geleneğinde sağ partiler, ideolojik ortaklarının parlamento dışında kalmasını önlemek adına stratejik oy desteği (baraj altı kalma riski olan partiye oy kaydırma) sağlama eğiliminde. Bir partinin bu desteğe hak kazanabilmesi için kamuoyu yoklamalarında en az yüzde 3 ila 3,5 bandına ulaşması gerekiyor. Liberaller seçim sath-ı mailine kadar bu eşiğin altında kalmış olsa da son anketlerde yüzde 4’lük ulusal barajı aşma eğilimi gösteriyor. Göçmen kökenli bir lider liderliğindeki Liberal Partinin barajı aşması, hem partinin siyasi bekası için yeni bir milat olacak hem de sağ bloğun parlamento çoğunluğunu doğrudan etkileyecek.
Koalisyon Ortağı Olma Stratejisiyle Hareket Eden İsveç Demokratları
İsveç Demokratları (SD), son bir yıldır yürüttükleri siyasi söylemde, Tidö Bloku’nun seçimi kazanması hâlinde artık dışarıdan destek veren bir aktör olmak istemediklerini, bizzat kabinede yer alarak yürütme gücünü paylaşmak istediklerini yüksek sesle dile getiriyor. Sağ bloktaki diğer ortaklar bu talebe temkinli ve mesafeli yaklaşırken, SD bu iddiasını bir adım daha ileri taşıdı. Parti yönetimi, blok içinde en yüksek oy oranına ulaşmaları durumunda başbakanlık makamının da kendi partilerine verilmesi gerektiğini savunuyor. Bu iddia, merkez sağ partilerde ve İsveç seçmeninin yaklaşık %yüzde 80’lik ana akım kitlesinde ciddi bir huzursuzluk yaratıyor.
Sağ ittifakın lideri konumundaki Muhafazakâr Parti (Moderaterna), başbakanlık makamını kaybetme riski karşısında, “Liberaller olmadan da seçimi kazanabileceklerine” dair alternatif bir söylem geliştirdi. Bu söylemin birincil hedef kitlesi, partilerinin baraj altında kalmasından endişe eden liberal seçmenlerdi. Muhafazakârlar, oyların boşa gitmemesi adına bu seçmenleri kendilerine çekmeyi amaçladı. Ancak Liberallerin oy oranındaki artış ve bu artışta SD tabanının da kısmi rol oynaması, blok içi güç dengeleri ve taktiksel hamleleri açığa çıkardı. Muhafazakârlar, iktidara gelmek için SD’nin parlamento desteğine muhtaç olsalar da onları kabinede görmeye dirençliler. SD’nin başbakanlık çıkışı, merkez sağ ortaklarını kabine üyeliğine razı etmek adına yürütülen rasyonel bir müzakere stratejisi olarak da değerlendirilebilir.
İsveç’i Seçim Sonrasında Sancılı Bir Koalisyon Süreci Bekliyor
Yakın dönem İsveç siyasi tarihi incelendiğinde, ittifaklar arası geçişkenliğin ve belirsizliğin bu denli yüksek olduğu bir seçim dönemine rastlamak güç. Ortaya çıkan tablo, ülkeyi seçim sonrasında uzun ve sancılı bir koalisyon kurma sürecinin beklediğini gösteriyor. Seçim kampanyaları süresince televizyon oturumlarında ve panellerde öne çıkan temalar analiz edildiğinde, gündemin büyük ölçüde aşırı sağ parti SD’nin siyasi ajandasına hizmet edecek şekilde belirlendiği görülüyor.
Aşırı sağ söylem; artan organize suç oranlarını, başarısız göçmen ve entegrasyon politikalarıyla ilişkilendirdi. Buradan hareketle konuyu demografik ve kültürel bir düzleme (Müslüman nüfus ve İslamiyet odaklı tartışmalar) taşıdı. Bu doğrultuda, İslami kültürün Batı değerleriyle bağdaşmadığı iddia edildi, radikal söylemler kapsamında mevcut ibadethanelerin yıkılması veya yenilerinin inşasına izin verilmemesi gibi popülist vaatler sıklıkla yinelendi.
Özetlemek için, son yıllarda İsveç siyaset sahnesine rasyonel müzakerelerden ziyade popülist retoriklerin egemen olduğu söylenebilir. Bu durum, ana akım siyasetçilerin de yapısal sorunlar yerine aşırı sağın belirlediği suni gündem maddelerine çekilmesine yol açtı. Oysa ki İsveç’in acilen çözülmesi gereken çok sayıda kronik sorunu mevcut:
Demografik yaşlanma ve buna bağlı olarak düşen doğum oranları, PISA ve benzeri uluslararası endekslerde somutlaşan eğitim kalitesindeki gerileme, jeopolitik riskler karşısında askerî/savunma kapasitesinin durumu, büyük metropollerde kronikleşen konut arzı sıkıntısı, sağlık sistemindeki uzun bekleme süreleri ve yapısal aksaklıklar, enerji dönüşümü ve yeşil atılımlar, geleneksel “İsveç Refah Devleti” (Folkhemmet) modelinin sürdürülebilirliği…
Bu hayati makro-ekonomik ve sosyal sorunlar seçim kampanyası sürecinde derinlemesine analiz edilmedi, yalnızca yüzeysel olarak geçiştirildi. Gündem yönetimi ve kendi siyasi temalarını merkeze çekme başarısı açısından incelendiğinde, İsveç Demokratları partisinin diğer rakiplerine kıyasla kampanya sürecini daha efektif yönettiği ve siyasi dispozisyonu kendi lehlerine manipüle ettiği tespiti yapılabilir.