Göç Politikası

Beş Ülke AB Dışında Kurulacak “Geri Dönüş Merkezleri” İçin Harekete Geçti

Beş Avrupa ülkesi, iltica başvurusu reddedilen ancak ülkesine gönderilemeyen kişilerin AB dışındaki “geri dönüş merkezlerine” nakledilmesi için ortak bir model hazırlıyor. 2027’de ilk nakilleri hedefleyen girişimde ev sahibi ülke henüz belli değil; merkezlerdeki haklar, kalış süreleri ve hukuki sorumluluk ise belirsizliğini koruyor.

Beş Ülke AB Dışında Kurulacak “Geri Dönüş Merkezleri” İçin Harekete Geçti
Danimarka Entegrasyon Bakanı Morten Bødskov. Fotoğraf : Alexandros Michailidis/Shutterstock

Avrupa’da iltica başvurusu reddedilen, ancak ülkesine gönderilemeyen bir kişinin geleceğine nerede karar verilecek? Danimarka, Almanya, Avusturya, Hollanda ve Yunanistan’ın üzerinde çalıştığı model, bu sorunun cevabını Avrupa Birliği sınırlarının dışında arıyor. Beş ülke, 4 Eylül’de Kopenhag’da yaptıkları toplantıda “geri dönüş merkezleri” kurulması için ortak ilkeler belirledi. Hedef, yıl sonuna doğru veya 2027’nin başında AB sınırları dışındaki bir üçüncü ülkeyle anlaşmak ve gelecek yıl ilk nakilleri gerçekleştirmek. Ancak henüz adı açıklanmış bir ev sahibi ülke veya faaliyete geçmiş ortak merkez bulunmuyor.

Danimarka Entegrasyon Bakanı Morten Bødskov, merkezlerin hapishane ya da kamp olmayacağını, ülkelerine dönemeyen göçmenlere yeni bir şans sunacağını savunuyor. İnsan hakları kuruluşları ise uygulamanın, insanları Avrupa’da kurdukları hayattan kopararak uzun süreli belirsizliğe sürükleyebileceği uyarısında bulunuyor. Uganda ve Ruanda’nın adı olası ortaklar arasında geçse de Kopenhag toplantısında herhangi bir ülke teyit edilmedi. Le Monde gazetesinin aktardığına göre, Ruanda bazı Avrupa devletleriyle ön görüşmeler yürüttüğünü açıklamış durumda. Geçtiğimiz yıllarda Birleşik Krallık ile Ruanda ve Hollanda ile Uganda devletleri benzer sığınmacı anlaşmaları yapmak için görüşmeler yapmış ama uygulamaya geçilmemişti.

Tartışmanın merkezinde yalnızca göçmenlerin hangi ülkeye gönderileceği yok. Avrupa devletlerinin sorumluluğunun nerede başlayıp nerede biteceği, merkezlerde hangi hakların geçerli olacağı ve daha önce pahalı hukuki çıkmazlara dönüşen girişimlerden farklı bir sonuç alınıp alınamayacağı da belirsizliğini koruyor.

Geri Dönüşten Üçüncü Ülkeye Nakle: Model Neyi Değiştiriyor?

“Geri dönüş merkezi” ifadesi, ilk bakışta kişinin kendi ülkesine gönderilmeden önce bekletildiği geçici bir tesisi düşündürüyor. Ancak tartışılan model daha geniş: Avrupa’da kalma hakkı bulunmayan bir kişi, vatandaşı olmadığı bir ülkeye de gönderilebilecek. AB Konseyi ve Avrupa Parlamentosunun haziran ayındaki uzlaşmaya ilişkin açıklamasına göre bu merkezler, menşe ülkeye veya başka bir ülkeye gönderilmeden önce kullanılan geçiş noktaları olabileceği gibi nihai varış yeri de olabilecek.

Bu nedenle yeni girişimi, iltica başvurularının yurt dışında incelenmesini öngören bütün projelerle aynı kategoride değerlendirmek yanıltıcı. Kopenhag’daki plan özellikle iltica başvuruları reddedilmiş, buna rağmen ülkelerine gönderilemeyen kişilere odaklanıyor. Başvurunun nerede incelendiği ile ret kararından sonra kişinin nereye gönderileceği, hukuken ve uygulamada farklı aşamalar. Geri dönüş merkezleri ikinci aşamayı Avrupa dışına taşımayı amaçlıyor.

Hükûmetlerin gerekçelerinden biri, alınan sınır dışı etme kararları ile gerçekleşen geri dönüşler arasındaki fark. Eurostat verilerine göre, 2025’te AB ülkelerinde 491 bin 950 sınır dışı etme kararı kaydedilirken, bu tür kararların ardından AB dışına dönenlerin sayısı 135 bin 460 oldu. Hükûmetler, ülkeyi terk etme kararları ile fiilen gerçekleşen geri dönüşler arasındaki bu büyük farkı yeni politikalara duyulan ihtiyacın başlıca gerekçelerinden biri olarak gösteriyor.

“Çekirdek grup” olarak adlandırılan beş ülkenin üzerinde uzlaştığı ilkeler, düzensiz göçte ölçülebilir azalma, AB hukuku ve uluslararası hukuka uyum, ev sahibi ülkelerle eşit ve karşılıklı yarar sağlayan ortaklık kurulması başlıklarından oluşuyor. Görüşmelerden önce aday ülkelerde değerlendirme ziyaretleri yapılması öngörülüyor. Dolayısıyla siyasi mutabakat, merkezlerin hemen kurulabileceği anlamına gelmiyor.

Euronews’in haberine göre finansmanın tamamını beş ülkenin üstlenmesi, ortak ülkelere ek mali destek ve ticari teşvikler sunulması bekleniyor. Bu da müzakerelerin yalnızca göçün yönetimi konusuyla sınırlı kalmayacağını gösteriyor. Merkezlerin kapasitesi, kişilerin kalış süreleri, çalışma imkânları ve uzun vadeli yerleşim seçenekleri açıklanmadığı için Euronews‘a göre mevcut durumda “yeni bir şans” vaadinin pratik karşılığını değerlendirmek güç.

Modelin siyasi iddiası, mevcut dosyaları sonuçlandırmanın da ötesine geçiyor. Avusturya İçişleri Bakanı Gerhard Karner’in düzensiz göçü sıfıra yakın seviyeye indirme hedefi, merkezlerin gelecekte Avrupa’ya gelmeyi düşünenler üzerinde caydırıcı etki yaratmasının beklendiğini gösteriyor. Ancak geri gönderme işlemlerini artırmak ile göç yollarını ve insanların kararlarını değiştirmek aynı sonuç değil. Projenin başarısı değerlendirilirken bu iki hedefin ayrı ayrı ölçülmesi gerekecek.

Danimarka’nın öncülüğü, tartışmanın yalnızca belirli bir siyasi aileyle sınırlı olmadığını da gösteriyor. Sosyal demokrat bir hükûmetin yürüttüğü girişim, farklı siyasi çizgilerden Avrupa hükûmetlerini buluşturuyor. Buna karşılık bütün üye devletler aynı yaklaşımı paylaşmıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un düzenlemeyi etkisiz ve Avrupa’nın değerleriyle uyumsuz bulması, geri gönderme konusunda ortak hedefler bulunsa bile Avrupa düzeyinde kullanılacak araçlar üzerinde uzlaşmanın tamamlanmadığını ortaya koyuyor. Kopenhag’daki beşli grup, bu ayrışma içinde öncü rol üstleniyor.

Geri Dönüş Merkezleri İçin Hukuki Kapı Açılsa da Sorumluluk Tartışması Sürüyor

Girişimin hız kazanmasının temel nedenlerinden biri, AB’nin geri gönderme mevzuatındaki değişiklik. Avrupa Parlamentosu, 17 Haziran’da yeni Geri Dönüş Tüzüğü üzerindeki uzlaşmayı 418 kabul, 218 ret ve 30 çekimser oyla onayladı. Parlamentonun açıklaması, üçüncü ülkelerle anlaşma yapılarak geri dönüş merkezlerine nakil imkânını açıkça tanımlıyor. Refakatsiz çocuklar bu uygulamanın dışında tutuluyor.

Ancak Avrupa Parlamentosu tarafından yapılan oylama, düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle aynı şey değil. Hala yasama aşamasında bulunan metnin AB Konseyi tarafından resmen kabul edilmesi ve Resmî Gazete’de yayımlanması gerekiyor. Kopenhag toplantısı sırasında nihai kabulün sonbaharda gerçekleşmesi bekleniyordu. Yeni düzenleme, 2008 tarihli Geri Dönüş Direktifi’nin yerini almayı ve Göç ve İltica Paktı’nın getirdiği reformları tamamlamayı amaçlıyor. Avrupa Komisyonu, üye devletlerin geri gönderme kararlarını karşılıklı tanımasını da ortak sistemin temel unsurları arasında sayıyor.

Hukuki çerçeve, herhangi bir ülkeyle koşulsuz anlaşma yapılmasına izin vermiyor. Merkezlerin kurulacağı ülkelerin insan haklarına ve geri göndermeme ilkesine (non-refoulement) uyması gerekiyor. Bu ilke, kişilerin zulüm veya ağır kötü muamele riskiyle karşılaşacakları yerlere gönderilmesini engelleyen temel güvence. Bir kişinin önce başka bir ülkeye nakledilmesi, oradan tehlikeli bir yere gönderilmesi riskini de değerlendirme dışı bırakmıyor.

Asıl tartışma, bu güvencelerin Avrupa dışındaki tesislerde nasıl uygulanacağı konusunda yoğunlaşıyor. Nakledilen kişi hangi mahkemeye başvurabilecek? Avukatıyla nasıl görüşecek? Ev sahibi ülke anlaşmaya uymazsa onu kim koruyacak? Menşe ülkeye gönderilmesi hâlâ mümkün değilse merkezde ne kadar kalacak? Bunlar, anlaşmaların içeriği açıklanmadan cevaplandırılamayan sorular.

Modeli Geliştiren Ülkelerden Dört Temel Güvence İstendi

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty de beş ülkeye gönderdiği mektuplarda dört temel güvence istedi: kapsamlı insan hakları risk değerlendirmesi, bağımsız ve sürekli denetim, uygulanabilir insan hakları hükümleri içeren bağlayıcı anlaşmalar ve kamuoyu ile yargının denetimini sağlayacak şeffaflık. Ayrıca gerektiğinde işbirliğinin askıya alınabilmesini sağlayan mekanizmaların bulunmasını önerdi.

Bakanlar, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Uluslararası Göç Örgütü ile çalışmayı planladıklarını söylüyor. Ancak bu niyet, kuruluşların projeyi onayladığı anlamına gelmiyor. Reuters’ın konuyla ilgili haberine göre, Mülteciler Yüksek Komiserliğine toplantı sırasında henüz ayrıntılı bir öneri sunulmamıştı. Uluslararası kuruluşların adının anılmasıyla somut görev, yetki ve denetim sorumluluğu üstlenmeleri arasındaki fark, projenin güvenilirliği açısından belirleyici olacak.

Bir başka ayrım, merkezlerin resmî adıyla günlük işleyişi arasında ortaya çıkacak. Tesislerin “kamp” olarak adlandırılmaması, insanların buradan ayrılıp ayrılamayacağı sorusunu cevaplamıyor. Barınma, sağlık hizmetleri ve hukuki yardım kadar hareket serbestisinin de açıklanması gerekiyor. Göçmenlerin Avrupa’daki aile bağlarının nasıl değerlendirileceği ve hak ihlali durumunda hangi devletin müdahale edeceği, kamuoyuna sunulacak anlaşmaların değerlendirilmesinde somut ölçütler olacak.

Ruanda ve Arnavutluk Deneyimleri Ne Gösteriyor?

Avrupa dışına nakil fikri yeni değil. Birleşik Krallık’ın Ruanda planı, bazı sığınmacıların başvurularının bu Afrika ülkesinde değerlendirilmesini öngörüyordu. Dolayısıyla Kopenhag’daki geri dönüş modeliyle birebir aynı değildi. Ancak yurt dışına taşımanın maliyeti ve uygulanabilirliği bakımından önemli bir karşılaştırma sunuyor. İşçi Partisi hükûmeti, Temmuz 2024’te bu politikayı sonlandırdı.

Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığının maliyet dökümüne göre, Ruanda ortaklığı ve bağlantılı 2023 göç yasasının uygulanması için Haziran 2024’e kadar 715 milyon sterlin harcandı. Bunun 290 milyon sterlini Ruanda’ya yapılan ödemelerdi. İki yılı aşan süreçte plan kapsamında hiçbir sığınmacı gönderilmedi; yalnızca dört gönüllü Ruanda’ya gitti. Bu tablo, nakiller gerçekleşmese bile hazırlık, personel ve altyapı maliyetlerinin birikebildiğini gösteriyor.

İtalya’nın Arnavutluk’ta kurduğu merkezler ise uygulamaya geçmiş bir örnek. Başlangıçta denizde alınan kişilerin iltica işlemlerinin yürütülmesi için tasarlanan tesisler, yargı kararları ve uygulama sorunlarıyla karşılaştı. Mart 2025’te geri gönderme amacıyla kullanılmaları yönünde değişiklik yapıldı. Euronews, bu dönüşümden sonra toplam yaklaşık 500 kişinin nakledildiğini aktarıyor; bu sayı, başlangıçta açıklanan ayda yaklaşık 3 bin kişilik hedefin oldukça gerisinde.

Maliyet tartışmasında rakamların niteliği de önemli. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) tarafından 20 Ağustos’ta yapılan açıklama, İtalya’nın 2028’e kadar işletme için 670 milyon avroyu aşan kaynak ayırdığını belirtiyor. Örgütün incelemesi, nakledilen kişilerin hukuki yardıma erişimde yaşadığı güçlükleri, özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarını ve bazı vakalarda kendine zarar verme girişimlerini de belgeliyor.

Önceki modellerin farklı hukuki yapılara dayanması, yeni girişimin mutlaka aynı sonuçla biteceğini göstermiyor. Fakat bu farklılık, geçmiş deneyimlerin ortaya çıkardığı maliyet ve denetim sorunlarını önemsizleştirmiyor. Karşılaştırmanın anlamı da burada: Siyasi vaadin uygulanabilir bir kamu politikasına dönüşüp dönüşmediğini somut sonuçlarla değerlendirmek.

Danimarka Mülteci Konseyi, önceki girişimlerin yüksek maliyetler ve hukuki engeller ürettiğini, buna karşılık göçmenlerin kararlarını değiştirmekte başarılı olmadığını savunuyor. Beş hükûmet ise ortak bir Avrupa yaklaşımının daha etkili sonuç vereceği görüşünde. Eylül sonunda Münih’te yapılması planlanan yeni toplantı, bu iddianın nasıl somutlaştırılacağını gösterecek. Asıl sınav, bir merkez açıldığının duyurulmasıyla bitmeyecek: Nakledilen kişilerin kalıcı statüsü, haklarının korunması, kamu kaynaklarının kullanımı ve geri gönderilemeyenlerin geleceği açıklığa kavuşmadıkça, Avrupa’daki belirsizliğin başka bir ülkeye taşınması ihtimali ortadan kalkmayacak. (P)

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler