Medyada Temsil

“Televizyon Programı İçin Acil Başörtülü Kadın Aranıyor”

Acil aranıyor: Başörtülü kadın. Mümkünse hemen gelebilecek. Ne iş yaptığı önemli değil. Ne ürettiği, ne araştırdığı, ne yazdığı, ne düşündüğü de. Yeter ki başörtüsü kadrajda olsun. Asma Aiad, son günlerde medyadan aldığı davetlerden yola çıkarak soruyor: Müslüman kadınların sesi gerçekten duyulmak isteniyor mu, yoksa bütün mesele ekranda bir başörtüsünün görünmesi mi? Çünkü bazen bir kadını görünür kılmak, onu gerçekten görmek anlamına gelmiyor.

“Televizyon Programı İçin Acil Başörtülü Kadın Aranıyor”
Avusturya'da yaşayan Asma Aiad, sanatçı, küratör ve kültür üreticisidir. | Fotoğraf: asmaaiad.com

Dünden beri telefonum durmadan çalıyor. Tanımadığım numaralar, haber vermeden gelen aramalar… Tanımadığım numaraları açmamayı çoktan alışkanlık hâline getirdim. Biraz açmak gerekirse, özellikle ilk otuz saniye içinde benimle ısrarla konuşmak isteyen kişinin benim kim olduğum hakkında en ufak bir fikri olmadığının anlaşıldığı o konuşmalara bayılıyorum.

“Merhaba, ben…” Kadın, adını sanki benim onun kim olduğunu elbette bilmem gerekiyormuş gibi son derece doğal bir şekilde mırıldanıyor. Ardından aradığı televizyon kanalının adını söylüyor. Numaramı bir meslektaşından almış. Onun da adını veriyor. Onu da tanımıyorum. İnsanlar ne zamandan beri sormadan başkalarının telefon numarasını paylaşmaya başladı? Herhâlde benim bilmediğim yeni âdetler bunlar. Neyse. Bugünkü meselemiz bu değil.

Bana Bayan As..A.id.. ile mi görüştüğünü soruyor. Adımı yanlış telaffuz ediyor.

Düzeltiyorum.

“Evet, aynen.”

Ardından şu anda tam olarak “hangi sıfatla” ne yaptığımı bilmediğini ama bu akşamki programı için acilen başörtüsü yasağı tartışmasına katılabilecek birini aradığı için beni aradığını anlatıyor.

“Peki siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye soruyorum.

Kısa bir şaşkınlık. Sorumu anlamıyor. Ben de tekrarlıyorum. Tekrarlarken bu cümlenin bağlamından koparıldığında ne kadar kendini beğenmiş, ne kadar megalomanca duyulduğunu fark ediyorum: “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?”

Ama tam olarak bunu kastediyorum.

“Az önce beni hangi sıfatla aradığınızı bilmediğinizi kendiniz de söylediniz. Ben de bu yüzden soruyorum: Şu anda kiminle konuştuğunuzu gerçekten biliyor musunuz? Benim kim olduğumu biliyor musunuz?”

Hayır, aslında bilmiyor.

“Acil Başörtülü Kadın Aranıyor”

Acilen birine ihtiyacı olduğunu anlatıyor bu akşam için. Kimse katılmayı kabul etmemiş. Müslüman toplumdan programa gelmek isteyen kimseyi bulamıyormuş.

Bunun beni hiç şaşırtmadığını söylüyorum.

Çünkü ne hikmetse pek çok medya kuruluşunun aklına Müslüman kadınlara Avusturya’daki başörtüsü yasağı hakkında ne düşündüklerini sormak ancak şimdi geliyor. Onlar hakkında konuşulduktan sonra. Siyasetçiler onların bedenlerini, kıyafetlerini, dindarlıklarını ve sözüm ona özgürlüklerini tartışıp bunları çoktan yasalara döktükten sonra. Uzmanlar onlar adına neyin kendileri için iyi olduğunu açıkladıktan sonra.

Şimdi bir de alelacele Müslüman bir kadın lazım. Başörtülü olanından.

Konunun çok önemli olduğunu söylüyor. Acaba vaktim var mıymış? Ya da kuruluşumdan birinin?

“Hangi kuruluş?” diye soruyorum.

Bir kuruluşun adını söylüyor.

Ben o kuruluşta değilim.

Bir kez daha soruyorum: Programına davet etmek istediği kişinin kim olduğunu gerçekten biliyor mu? En azından konuştuğu kişinin kim olduğunu araştırmış mı?

Yavaş yavaş sabrı tükeniyor. Ardından sertleşiyor. Vakti yokmuş. Zaman baskısı altındaymış.

Ben de ne vaktim ne de ilgim olduğunu söylüyorum.

Muhtemelen bu televizyon kanalının beni herhangi bir programa son davet edişi olacak. Bu, son günlerde aldığım bu türden ilk telefon değil. Muhtemelen sonuncusu da olmayacak.

Avusturya’daki haber merkezleri şu sıralar harıl harıl panelist arıyor. Röportaj verecek kadınlar arıyor. “Müslüman toplumdan” sesler arıyor.

Ya da adını koyalım: Bir başörtüsü arıyorlar.

Müslüman Kadın: Sorun ya da Mağdur

Başörtüsünün altında kimin olduğu, tamamen önemsiz değilse bile ikinci planda: O kadının ne iş yaptığı, neyle uğraştığı, ne yazdığı, ne araştırdığı, ne kurduğu, hangi çalışmaları yürüttüğü, ne organize ettiği ya da neler yaşadığı, hangi görüşleri savunduğu, bu konuda konuşmak isteyip istemediği… Bazen adının nasıl doğru telaffuz edildiği bile önemli değil.

Fark etmez.

Yeter ki başörtüsü tam zamanında kameranın karşısında, stüdyoda yerini alsın.

Normalde görmek istemediğiniz, sorun olarak gördüğünüz, kriminalize ettiğiniz, siyasallaştırdığınız o başörtüsü… Şimdi ona ihtiyacımız var. Akşam programı için, radyo yayını için, canlı stüdyo tartışması için, röportaj için.

Böyle zamanlarda başörtülü kadınlar için bir cast ajansı açsam muhtemelen bütün randevularım dolardı.

Acil aranıyor: Başörtülü kadın. Bu akşam için. Mümkünse hemen gelebilecek.

Yılın geri kalanında ise ilgi pek sınırlı. Müslüman kadınları aslında nelerin meşgul ettiğini sormak için arayan neredeyse yok. Ne yaptığımızla, ne düşündüğümüzle, ne yazdığımızla, ne araştırdığımızla, ne ürettiğimizle, neyi kurduğumuzla ya da neyi değiştirdiğimizle ilgilenen pek yok.

Kamusal tartışmalarda başörtülü Müslüman kadın, şaşırtıcı biçimde yalnızca iki hâliyle var oluyor: Ya sorun ya da mağdur. Ya bizi başörtümüzden kurtarmak gerekiyor ya da başörtümüz nedeniyle bize ayrımcılık yapan insanlardan.

Her iki durumda da yalnızca kendi başına bir özne olmaya pek az yer kalıyor.

Bugünkü tartışmanın bana göre en büyük çelişkilerinden biri de tam burada yatıyor.

Sürekli Müslüman kadınları kurtarmak, özgürleştirmek ve güçlendirmek gerektiği söyleniyor. Fakat bizi sözüm ona özgürleştirmek isteyen yapıların bizzat kendilerinin ne ölçüde baskıya yol açtığı ve mevcut baskıları yeniden ürettiği fark edilmiyor.

Ne giyip giyemeyeceğime kim karar veriyor? Kıyafetimi siyasi bir meseleye kim dönüştürüyor? Başörtülü kadınların iş hayatına erişimini kim zorlaştırıyor? Onlara belirli mesleklerin, okulların ya da alanların kendilerine göre olmadığını kim söylüyor?

Güçlendirilmek istenen kişinin kendisi hakkında alınan kararlarda mümkün olduğunca az söz sahibi olduğu tuhaf bir “güçlendirme” anlayışı bu.

Görünür Kılarken Görünmezleştirmek

Gayatri Chakravorty Spivak’ın meşhur “Madun Konuşabilir mi?” sorusunu hâlâ bu kadar isabetli kılan da tam olarak bu. Çünkü Spivak’ın sorusu basitçe “Marjinalleştirilen kişi ağzını açıp konuşabilir mi?” anlamına gelmiyor. Elbette konuşabiliyoruz. Zaten sürekli konuşuyoruz.

Asıl soru şu: Sesimiz hangi koşullarda gerçekten bir ses olarak kabul ediliyor? Söylediklerimiz bizim için önceden biçilmiş role uymadığında da duyuluyor muyuz?

Neyin konuşulacağını belirleme hakkımız var mı? Bilgi sahibi, eyleyen ve siyasi özneler olarak mı görülüyoruz; yoksa hakkımızda yürütülen bir tartışmaya meşruiyet kazandırmak için yalnızca görünür biçimde orada bulunmamıza mı ihtiyaç duyuluyor?

Bir televizyon stüdyosuna başörtülü bir kadın oturtup yine de onun hakkında konuşmaya devam edebilirsiniz. Eline mikrofon verip yine de söylediklerini dinlemeyebilirsiniz. Onu görünür kılıp aynı anda görünmez bırakabilirsiniz.

Belki de tam şu an, akşam programı için çaresizce bir sonraki başörtüsünü aramak yerine başka bir şey yapmak için iyi bir zamandır.

Sipariş verir gibi: “Kamera için bir başörtüsü lütfen!”

Belki de neden bu kadar çok kadının artık televizyon programlarına gelmek istemediğini sormanın zamanıdır. Neden ancak varlıkları yeniden toplumsal bir tartışma konusu hâline getirildiğinde aranmaktan yorulduklarını…

Neden yüzüncü kez kendi onurlarını, kendi kaderlerini tayin haklarını ve bu topluma aidiyetlerini tartışmaya açmak istemediklerini…

Belki de bu yüzden sorulması gereken soru, “Bu akşam için alelacele nereden bir başörtülü kadın bulabiliriz?” değildir.

Asıl soru şudur belki de: “Yıllardır hakkında bu kadar çok konuştuğumuz kadınlar hakkında neden aslında bu kadar az şey biliyoruz?”

Asıl Mesele: Gerçekten Dinlemek

Ve eğer sonunda o koltukta hangi kadının oturduğunun, ne iş yaptığının, neyi savunduğunun, ne düşündüğünün ve ne söyleyeceğinin zaten hiçbir önemi yoksa, bari dürüst olun: Bizim için ayrılan koltuğun üzerine bir başörtüsü koyun, olsun bitsin.

Çünkü böyle anlarda indirgendiğimiz şey tam da bu: Hakkımızda yürütülen tartışmaya meşruiyet kazandırması beklenen görünür bir kumaş parçası.

Yeter ki başörtüsü kadrajda olsun. Yeter ki sonunda kimse “Programda Müslüman bir kadın yoktu.” diyemesin.

Oysa sorun tam da burada: Sürekli hakkında konuşulan bu kadınlar, çoğu zaman bu tartışmada en az dinlenen ve söylediklerine en az ağırlık verilen kişiler.

Bize öncelikle söz hakkı tanımanız gerekmiyor.

Yapmanız gereken şey artık bizi gerçekten dinlemeye başlamak.

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler