Yemen

Bir Kahve İmparatorluğunun Çöküşü: Moka’dan Husilere Uzanan Yemen Tarihi

Bir zamanlar dünya kahvesinin tamamı Yemen’deki Moka Limanı’ndan geçiyordu. Sömürge plantasyonları bu tekeli yıkınca Yemenli çiftçiler su kaynaklarını tüketen gata yöneldi. Ülkenin derinleşen ekolojik ve ekonomik krizi Husilerin yükseldiği zemini hazırlarken Moka’yı zenginleştiren Babülmendep, bugün küresel kahve ticaretini tehdit eden saldırıların merkezine dönüştü.

Bir Kahve İmparatorluğunun Çöküşü: Moka’dan Husilere Uzanan Yemen Tarihi
Hollandalı haritacı Olfert Dapper’in 1680’de yayımlanan gravürü, Moka’nın küresel kahve ticaretinin merkezlerinden biri olduğu dönemi gösteriyor. Ön plandaki Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) gemisinde ve soldaki ticaret merkezinde Hollanda bayrağı dalgalanırken ortada İngiliz, sağda ise muhtemelen Danimarka şirketlerinin merkezleri görülüyor. Fransızların da katıldığı bu rekabetin merkezi Moka, Hollanda Doğu Hint Adaları ile Brezilya’nın kahve üretiminde öne çıkmasıyla 1740’larda önemini hızla kaybetti. | Görsel: Hollanda Kraliyet Kütüphanesi - Wikimedia Commons

Kızıldeniz, Yemen’in kuzeyiyle batısının büyük bölümünü kontrol eden siyasi ve dinî bir hareket olan Husilerin petrol tankerlerine ve altyapı tesislerine yönelik saldırılarıyla sık sık gündeme geliyor. Oysa bu önemli deniz yolunun tarihini bir zamanlar enerji veren başka bir koyu renkli sıvının, kahvenin geçişi şekillendiriyordu.

Yemen’deki Moka Limanı, zenginliğini büyük ölçüde ülkenin dağlık bölgelerinde yetiştirilen ve buradan Orta Doğu, Avrupa ve daha uzak pazarlara gönderilen kahveye borçluydu. Arabistan, Hindistan, Afrika ve Avrupa’dan gelen tüccarlar limanın iskelelerinden geçiyor, Moka’yı modern çağdan çok önce kozmopolit bir kavşağa dönüştürüyordu.

Moka, batıya taşınan kahveye ve yüzyıllar sonra Avrupa’daki evlerin vazgeçilmezlerinden biri olacak İtalyan tasarımı ocak üstü espresso demliği Moka Pot’a adını verdi. Espresso bugün İtalyan kültürüyle özdeşleşse de içeceğin hikâyesi, yüzyıllar boyunca uzanan ticaret yolları üzerinden Yemen’deki bu liman kasabasına kadar gidiyor.

Yemen bugün de kahve ticaretini şekillendirmeye devam ediyor. Avrupa’nın toplam kahve ithalatının dörtte birinden fazlası Güneydoğu Asya’dan, özellikle Vietnam’ın yanı sıra Endonezya ve Hindistan’dan geliyor. Yakın zamana kadar bu kahvenin tamamı Kızıldeniz’den geçiyordu. Ama 2023’ün sonlarından bu yana Husi saldırıları, gemilerin Süveyş Kanalı’na ulaşmasını tehlikeli hâle getirdi. Bu yüzden Asya ile Avrupa arasında sefer yapan birçok gemi, Afrika’nın güney ucunu dolaşarak Ümit Burnu üzerinden ilerliyor. Bu pahalı rota değişikliği, yolculuğa 11 bin kilometre ekliyor.

Çatışmanın etkileri çok geniş bir alanda hissediliyor. İtalyanlar espresso fiyatlarındaki yükselişten endişelenirken Avrupa’daki kahve tüketicileri, daha az miktarda ama daha kaliteli kahve içebilmek için Robusta yerine çekirdek Arabica kahvesine yöneliyor. İtalyan kahve üreticisi Lavazza’nın yöneticisi de tedarik zincirinin tamamının ağır baskı altında olduğu uyarısında bulundu.

Husilerin doğuşu da dâhil olmak üzere Yemen’in tarihi, ülkenin küresel kahve ticaretinde yüzyıllarca süren hâkimiyetinin yükselişi ve çöküşüyle ayrılmaz biçimde bağlantılı.

Moka: Dünyanın Kahve Limanı

Moka’nın tarihi, üç yüzyıla yayılan ekolojik bir yıkımın iki perdelik trajedisi. Bu hikâye, kahve ticaretinin bugün hâlâ izlediği rotayı da çizdi. 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar dünyadaki kahvenin tamamı Moka üzerinden geçiyordu. Kahve bitkisinin anavatanı Etiyopya olsa da ticari amaçla ilk kez Yemen’in teraslı dağlık arazilerinde yetiştirildi. Romalılar bu bölgeye ‘Arabia Felix’, yani ‘Mutlu Arabistan’ adını vermişti. Kahve bitkisi Arabica adını da Arabistan’dan aldı.

Kafein, bitkinin bünyesinde bulunan doğal bir böcek ilacı. Bitkiyi böceklerden koruyan bu kimyasal, insanlara uyanıklık ve enerji hissi de veriyor. Yemen’deki Sufi tarikatlar, gece ibadetleri sırasında uyanık kalabilmek için kahve içiyordu. Daha sonra Portekizli denizciler de Hürmüz gibi bölgelere uzanan yeni deniz ticareti rotalarında yol alırken dikkatlerini korumak amacıyla bu içecekten yararlandı. Kahve, Osmanlı dünyasına ve oradan Avrupa’ya yayılırken limanın adını da beraberinde taşıdı.

Fakat Moka’nın tekeli uzun sürmedi. Bütün göz kamaştırıcı liman kentleri gibi buranın da gözü kara kaçakçıları vardı. Doğruluğu kesinleşmemiş bir anlatıya göre Baba Budan adlı Sufi bir hacı, 1670 civarında çimlenebilen yedi kahve tohumunu vücuduna bağlayarak Moka’dan Hindistan’daki Mysore tepelerine götürdü.

Hollanda Doğu Hindistan Şirketi ise daha 1616’da Moka’dan bir kahve bitkisi çıkarmıştı. Şirket, 1690’lı yıllarda bu bitkiyi Endonezya Takımadaları’ndaki Java Adası’nda yetiştirmeye başladı. Amsterdam Botanik Bahçesi’ndeki bir fidan da büyütülerek XIV. Louis’ye armağan edildi. Bu bitkinin soyundan gelen fidanlar Atlas Okyanusu’nu aşarak Martinik’e, oradan da 1727’de Brezilya’ya ulaştı.

Bir yüzyıl içinde Moka’nın tekeli, birer birer çalınan tohumlarla aşındı. Limanın ağzı alüvyonlarla doldu. İngilizlerin 1839’da Aden’i geliştirmesi de Moka’nın büyük bir ticaret ve aktarma merkezi olma konumuna son verdi. Kahveye adını veren hareketli liman, küçük bir balıkçı kasabasına dönüştü.

Gat, Kuraklık ve Husiler

Sömürge plantasyonlarının yarattığı rekabet kahve fiyatlarını çökertince Yemen’in dağlık bölgelerindeki çiftçiler gat veya Yemen otu olarak da bilinen başka bir ürüne yöneldi. Yemenliler, hafif uyuşturucu etkiye sahip bu bitkinin yapraklarını akşam boyunca çiğniyor. Ama yapraklar toplandıktan birkaç saat sonra etkisini kaybettiği için uzak pazarlara ihraç edilmeye uygun değil.

Gat aynı zamanda olağanüstü miktarda su tüketiyor ve ülke açısından yıkıcı sonuçlara yol açıyor. Bugün Yemen’in yenilenebilir su kaynaklarının yüzde 40’ından fazlası gat üretiminde kullanılıyor. Üstelik ülke, yeraltı sularını bu kaynakların doğal yenilenme hızının iki katı oranında çekiyor. Başkent Sana çevresindeki kuyular yüzlerce metre derine iniyor. Sana’nın dünyada suyu tamamen tükenen ilk başkent olacağı tahmin ediliyor; Tahran da benzer bir tehlikeyle onun hemen arkasından geliyor.

Yemen, kahve tekelini yalnızca Java ve Brezilya’ya kaptırmadı. Altın çağını yaratan üründen vazgeçerek ülkeyi yavaş yavaş susuz bırakan başka bir ürüne yöneldi. Bu ‘hidrolojik iflas’, Husilerin yoksul kuzey bölgelerinde yükselmesi ve Sada kentini merkez edinmesiyle de bağlantılı. 2000’li yıllarda Husiler ile merkezî hükûmet arasında bu bölgede yaşanan çatışmalar, devletin başarısızlığından beslendi. Su sisteminin çöküşü ise bu başarısızlığın hem bir belirtisi hem de süreci hızlandıran etkenlerden biriydi.

Bugünkü radikalleşmiş Husi hareketi; kuyuların kuruduğu, tarımın çöktüğü ve eski kırsal düzenin genç erkeklere hiçbir gelecek sunmadığı bir coğrafyada doğdu. Hareketin şikâyetleri siyasi olsa da hâkimiyet kurduğu zemini ekolojik tükeniş hazırlamıştı.

Bir zamanlar Moka’yı zengin eden coğrafi avantaj da Husilerin eline geçti: Yemen ile Cibuti arasında, Kızıldeniz’in girişindeki dar su yolu Babülmendep Boğazı’nın kontrolü. Husiler, Ekim 2016 gibi erken bir tarihte Moka kıyılarına yaklaşan Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait bir gemiyi imha ettiklerini açıkladı. Daha sonra aynı kıyıdan bir Amerikan destroyerine de ateş açtılar. Bir zamanlar dünya kahvesini Moka’dan dışarı taşıyan sular, bugün kahveyi aynı kıyıların önünden geçiren gemilere doğru füzeler taşıyor.

Bununla birlikte Yemen’de kahve tarımını yeniden canlandırmaya yönelik çalışmalar da yürütülüyor. Birleşmiş Milletler kuruluşları bugün ‘gattan kahveye geçiş’ programını finanse ediyor ve Yemenli çiftçilere, tarlalarında atalarının dünyaya kazandırdığı ürünü yeniden yetiştirmeleri için ödeme yapıyor. Birkaç hektarlık adımlarla ilerleyen bu çalışma, geçmişteki kaybı kalkınma politikası yoluyla telafi etme girişimi olarak görülebilir.

Vietnam’dan Alınacak Dersler

Yemen’in kaybettiği kahve ticaretinin değerini ve ülke ekonomisinin ekolojik bir felaketin ardından nasıl toparlanabileceğini anlamak için bugün rotasını değiştirmek zorunda kalan konteyner gemilerindeki Robusta çekirdeklerine bakabiliriz. Avrupa’daki espresso karışımlarının büyük bölümünde kullanılan bu kahve, ağırlıklı olarak Vietnam’dan geliyor. Vietnam’ın kahve kuşağı da savaşın baştan şekillendirdiği bir coğrafyada yer alıyor.

ABD kuvvetleri, 1961 ile 1971 yılları arasında Vietnam’ın güneyine 20 milyon galondan fazla askerî bitki öldürücü kimyasal püskürttü. Bunun yaklaşık 11 milyon galonunu Agent Orange oluşturuyordu. Bu kimyasallar yaklaşık 3,1 milyon hektarlık orman ve mangrov alanının yaprak örtüsünü yok etti. Etkilenen bölgelerdeki mangrov ormanlarının yarısından fazlası da kısa sürede ortadan kalktı. Yıkım o kadar sistematikti ki bilim insanları bunu tanımlamak için ‘ekokırım’ kavramını üretti.

Dioksin, toprağı ve suyu zehirleyerek hem Vietnamlı sivillerde hem de Amerikalı gazilerde kanser vakalarına yol açtı. Toprağın yeniden ürün verebilmesi on yıl aldı. Vietnam ekonomisini dışa açtığında Dünya Bankası ve uluslararası bağışçılar, ülkenin orta kesimindeki dağlık bölgelerde kahve ekimini finanse etti. Bu tarlaların büyük bölümü, savaş sırasındaki ormansızlaşmanın dönüştürdüğü araziler üzerinde kuruldu. Kahve ticaretinde kenarda kalan bir ülke, dünyanın en büyük Robusta üreticisine dönüştü.

Kahve fiyatlarındaki yükseliş genellikle sıcak hava dalgalarına, kötü hasatlara ve artan taşımacılık ücretlerine bağlanıyor. Ancak bunlar tablonun yalnızca bir bölümünü oluşturuyor. Kahvenin coğrafyasını tekeller, kaçakçılık, sömürgeci güçlerin bitkiyi farklı coğrafyalara taşıması ve savaş çizdi. Bugün bu haritalar, söz konusu dört sürecin uzun vadeli toplumsal ve ekolojik sonuçlarıyla yeniden şekilleniyor. Vietnam’ın dağlık bölgelerini kavuran sıcak hava dalgaları, savaşın harap ettiği topraklarda kurulan tek ürünlü kahve tarımını tehdit ederken Babülmendep üzerindeki füzeler de kahvenin karmaşık tarihinin kuraklaşmasına katkıda bulunduğu bir coğrafyadan yükseliyor.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 25 Ağustos’ta The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.

Doç. Dr. Ibrahim Al-Marashi

Ibrahim Al-Marashi, California State University San Marcos’ta (CSUSM) Orta Doğu tarihi doçenti olarak görev yapıyor; doktorasını Oxford Üniversitesi’nde modern tarih alanında, Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine hazırladığı tezle tamamladı. Çalışmaları özellikle 20. yüzyıl Irak tarihi, Baas dönemi devlet şiddeti, sivil-asker ilişkileri, Baas sonrası Irak devleti ve IŞİD’in dönüşümü üzerine yoğunlaşıyor.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler