Dosya: "Yapay Zekâ ve Meslekler"

Yapay Zekâ Çağında İnanç: Algoritmalar Dinî Rehberlik Sunabilir mi?

Yapay zekâ ayetleri, hadisleri ve fıkhi görüşleri saniyeler içinde tarayabilir; ama kederi, tövbeyi ve sorumluluğu bir insan gibi tecrübe edemez. Dinî otoritenin geleceği, insanla makine arasındaki rekabetten çok teknolojinin hikmet, merhamet ve ahlaki hesap verme bilinciyle nasıl buluşturulacağına bağlı.

Yapay Zekâ Çağında İnanç: Algoritmalar Dinî Rehberlik Sunabilir mi?
Fotoğraf yapay zekâ ile üretilmiştir.

Yapay zekâ çoğu zaman teknolojik bir devrim olarak anlatılıyor. Oysa daha derinde, insanın kendisini anlama biçimini değiştiren bir devrimle karşı karşıyayız. Yapay zekâ artık metin yazabiliyor, çeviri yapabiliyor, devasa miktarda bilgiyi analiz edebiliyor, soruları yanıtlayabiliyor ve bir zamanlar yalnızca insana özgü olduğu düşünülen görevleri giderek daha başarılı biçimde yerine getirebiliyor.

Bu durum dinî cemaatler açısından önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Makineler bilgi ve tavsiye sunabiliyor, hatta dinî sorulara görünüşte oldukça gelişmiş yanıtlar verebiliyorsa dinî rehberliğin insana özgü yanı ne olacak? İslam açısından bu yalnızca teknolojiyle ilgili bir mesele değil. Aynı zamanda insan onuru, sorumluluk, hikmet ve manevi hayatın anlamıyla ilgili teolojik bir soru.

Teknolojik Coşku ile Yapay Zekâ Korkusu Arasında

Müslümanların yapay zekâya yaklaşımı şimdiden ikiye ayrılmış durumda. Bazıları yanlış bilgilerin yayılması, insanların işlerini kaybetmesi, gözetim ve manipülasyon imkânlarının artması, gücün hükûmetler ile teknoloji şirketlerinin elinde toplanması gibi risklerden ciddi biçimde kaygı duyuyor. Bazıları ise çok daha iyimser. Onlara göre yapay zekâ eğitime erişimi kolaylaştırabilir, doktorlara ve araştırmacılara yardımcı olabilir, klasik İslami metinleri çevirebilir ve yüzyıllar boyunca oluşan dinî birikimi, normal şartlarda bu kaynaklara ulaşmakta zorlanacak insanların önüne getirebilir.

Her iki yaklaşım da önemli gerçeklere dikkat çekiyor. Ama İslam bizi teknolojik coşku ile teknoloji korkusu arasında bir seçim yapmaya zorlamıyor. Kur’an, Müslümanları “aşırılıklardan uzak bir ümmet” olarak tanımlar (Bakara, 2:143). Bu anlayış teknolojiye yaklaşımımızda da yol gösterici olabilir: Bir şeyi yalnızca yeni olduğu için reddetmemeli, sırf güçlü olduğu için de benimsememeliyiz. Asıl mesele, teknolojinin nasıl kullanıldığı ve insana hizmet mi ettiği, yoksa insan üzerinde hâkimiyet mi kurduğudur.

İmamların geleceğini düşündüğümüzde bu soru daha da önemli hâle geliyor. İlk bakışta, imamların geleneksel görevlerinin büyük bir bölümünü yapay zekânın üstlenebileceği düşünülebilir. Bir makine Kur’an ayetlerini ve hadisleri bulabilir, farklı fıkhi görüşleri karşılaştırabilir, metinleri çevirebilir, sık sorulan soruları yanıtlayabilir, hatta günün her saatinde kişiye özel dinî bilgiler de sunabilir.
Gelecekte belirli âlimlerin veya dinî geleneklerin dili ve üslubuyla konuşabilen, çok daha gelişmiş sistemlerle karşılaşabiliriz. Bu tür sistemler son derece faydalı olabilir. Fakat imam yalnızca dinî konularda çalışan bir arama motoru değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığı topluluğun parçası olan, insanlarla yüz yüze ilişki kuran biridir.

Anne veya babasını kaybeden, evliliğinde kriz yaşayan, suçluluk duygusuyla mücadele eden ya da inancından şüphe etmeye başlayan birinin imama başvurduğunu düşünelim. Bu kişi yalnızca bilgi aramaz. Kendisini dinleyecek, içinde bulunduğu koşulları anlayacak, kırılganlığını fark edecek ve ona şefkatle yol gösterecek birine ihtiyaç duyar. Bu nedenle dinî rehberlik, yalnızca bir metnin ne söylediğini bilmekle sınırlı kalmaz.

Empati Taklit Edilebilir, Peki Acı Anlaşılabilir mi?

Manevi rehberlik, bir insana hayatının zor bir döneminde nasıl eşlik edileceğini bilmeyi de gerektirir. Yapay zekâ empati dilini taklit edebilir, ama taklit ile gerçek insan tecrübesi aynı şey değildir. Bir makine kederi, ölümlülüğü, kırılganlığı, umudu veya tövbeyi insanın yaşadığı biçimde tecrübe edemez. Bu, yapay zekânın manevi rehberlik alanında hiçbir işlev üstlenemeyeceği anlamına gelmiyor. Yapay zekâ elbette tamamlayıcı ve yararlı bir araca dönüşebilir. Ama manevi rehberliğin merkezindeki insani ilişkiyi, kolayca otomatikleştirilebilecek teknik bir hizmet gibi görmemek gerekir.

Fetvalar söz konusu olduğunda da aynı ayrım önem kazanır. İslam hukuku geleneği her zaman bilgi, yorum, muhakeme ve kişinin içinde bulunduğu koşulları dikkate alma becerisi gerektirmiştir. Yapay zekâ bu çalışmalarda âlimlere büyük ölçüde yardımcı olabilir. Binlerce klasik metni saniyeler içinde tarayan, konuyla ilgili geçmiş örnekleri tespit eden, farklı mezheplerin görüşlerini karşılaştıran ve pek bilinmeyen tartışmaları bir âlimin dikkatine sunan bir sistem düşünelim. Böyle bir teknoloji ilmî çalışmaları zayıflatmak yerine güçlendirebilir. Tehlike, bilgiye erişimle dinî otoriteyi birbirine karıştırdığımız noktada başlar. Fetva, bir veri tabanından otomatik olarak çıkarılan basit bir cevap değildir. Ahlaki ve hukuki bir gelenek içinde verilen, gerçek bir insanın koşullarına uygulanan ve arkasında sorumluluk üstlenen bir kişinin bulunduğu bir değerlendirmedir.

Bu nedenle “yapay âlim” fikrini dikkatle ele almak gerekiyor. Bir yapay zekâ sistemi, herhangi bir insanın ulaşabileceğinden çok daha fazla bilgiyi tarayıp işleyebildiği için günün birinde tek tek bütün insanlardan daha bilgili görünebilir. Fakat bilgi tek başına ahlaki otorite kazandırmaz. Dinî rehberlik arayan biri, yalnızca bir yanıtın ortaya çıkmış olduğunu değil, o yanıtın arkasında kimin durduğunu da bilmek ister. Verilen tavsiye zarara yol açarsa kim hesap verecek? Kişinin içinde bulunduğu koşulları kim gerçekten anlayacak? Görünüşte doğru olan bir kuralın hangi durumlarda mekanik biçimde uygulanmaması gerektiğini kim fark edecek? Hepsinden önemlisi, Allah’ın huzurunda sorumluluğu kim üstlenecek? İslam düşüncesinde sorumluluk başkasına bırakılamaz. İnsanlar bazı görevleri devredebilir, ancak ahlaki hesap verme yükümlülüklerini devredemezler.

Buradan daha derin bir meseleye geliyoruz: İnsanı insan yapan nedir? Yapay zekâ hakkındaki güncel tartışmaların büyük bölümü makinelerin düşünüp düşünemeyeceğine, akıl yürütüp yürütemeyeceğine, öğrenip öğrenemeyeceğine veya bir gün bilinç kazanıp kazanamayacağına odaklanıyor. Bunlar önemli sorular. Ama İslam düşüncesi bizi başka bir soru sormaya çağırıyor. Mesele yalnızca bir makinenin insan gibi düşünüp düşünemeyeceği değil; insanı, düşünen bir makineden daha fazlası hâline getiren şeyin ne olduğudur.

Kur’an’da, “Kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar” buyrulur (A‘râf, 7:179). Buradaki kalp, insan hayatını daha geniş bir çerçevede ele almamızı sağlar. Ahlaki farkındalığı, manevi kavrayışı ve sorumluluğu da içine alan bir insan anlayışına işaret eder.

Bu ayrım özellikle önemli, çünkü zekâ ile iyilik aynı şey değildir. İnsanlık tarihi, parlak zihinlerin hem olağanüstü başarılara hem de korkunç yıkımlara yol açtığını gösteren sayısız örnekle dolu. Zekâ yeni ilaçlar geliştirmemize, uzayı keşfetmemize ve karmaşık sorunları çözmemize yardımcı olabilir. Fakat silahlar, baskı düzenleri ve gözetim teknolojileri geliştirmek için de kullanılabilir. Zekâyı hikmete dönüştüren, zekânın kendisi değil, ona yön veren ahlaki pusuladır. İslam öğretisinin kalbe bu kadar önem vermesinin nedeni de burada yatar. Hz. Muhammed (sav) kalp iyi olduğunda insanın bütünüyle iyi olacağını öğretmiştir. Buradan çıkan ders sade ama derindir: Önümüzdeki asıl görev yalnızca zihinleri daha güçlü kılmak değil, insanları daha sorumlu hâle getirmektir.

Makineler Bizden Üretken Olursa İnsan Değeri Nasıl Ölçülecek?

Yapay zekâ, bizi insan onuru ile çalışma hayatı arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye zorluyor. Yapay zekâyla ilgili kaygıların önemli bir bölümü, makinelerin insanların yerini alması ve işlerini ellerinden alması ihtimalinden kaynaklanıyor. Bu endişeyi anlamak zor değil. Her büyük teknolojik devrim çalışma dünyasını dönüştürdü; yapay zekâ da büyük ihtimalle aynı şeyi yapacak. Fakat daha derindeki tehlike yalnızca işsizlik olmayabilir. Belki de insanların değerini üretkenlikleriyle ölçmeye öylesine alıştık ki makineler bizden daha iyi performans göstermeye başladığında, kendimizin hâlâ değerli olup olmadığını sorgulamaya başladık.

İslam ise insan onurunu farklı bir temele oturtur. Bir insanın değeri bütünüyle ekonomik faydasına bağlı olamaz. Yapay zekâ teknik görevlerde daha başarılı hâle geldikçe empati, muhakeme, öğretme, danışmanlık, yaratıcılık, liderlik ve ahlaki akıl yürütme gibi insani özellikler daha az değil, daha fazla önem kazanabilir. Hatta bu gelişme, teknik becerilerin beşerî bilimlerden, etikten, felsefeden, bakım ve dayanışmadan, sanattan daha değerli görüldüğü modern eğitim sistemindeki bazı dengesizlikleri düzeltebilir. Makineler belirli işleri giderek daha iyi yapmaya başladığında, belki de toplulukları gerçekten insani kılan özelliklerin önemini yeniden keşfetmek zorunda kalacağız.

Öyleyse önümüzdeki mesele teknolojik ilerlemeyi durdurmak değil, ahlaki gelişmenin teknolojiye ayak uydurmasını sağlamak. Bunun eğitim açısından çok önemli sonuçları var. Gençlerin yapay zekâyı, algoritmaları, veriyi, kodlamayı ve robot teknolojilerini anlamaları elbette gerekiyor. Fakat teknik bilgi tek başına yeterli değil. Öğrencilere daha zor bir soruyu sormayı da öğretmeliyiz: Yalnızca “Bunu yapabilir miyiz?” diye değil, “Bunu yapmalı mıyız?” diye de sormalılar. Eğitim sadece parlak mühendisler değil, ahlaki sorumluluk taşıyan mühendisler yetiştirmeli; yalnızca teknik açıdan yetkin uzmanlar değil, muhakeme, sorumluluk ve şefkat sahibi insanlar da kazandırmalı.

Yapay Zekâ, Dinleri Ortak Bir Ahlaki Soruyla Karşı Karşıya Bırakıyor

Dinî gelenekler, yapay zekâyla ilgili daha geniş tartışmaya tam da bu noktada önemli bir katkı sunabilir. Hristiyanlık, Yahudilik, İslam ve diğer dinî gelenekler temel teolojik meselelerde birbirlerinden ayrılabilir. Fakat insan onurunun teknolojik veya ekonomik değere indirgenmesine karşı korunması konusunda ortak bir hassasiyet taşıyorlar.

Papa Francis ve Papa XIV. Leo dönemlerinde Vatikan’dan yapılan açıklamalar da dâhil olmak üzere, Katolik dünyasında son yıllarda yapay zekâ üzerine yürütülen tartışmalar insan onuru, sorumluluk, teknoloji ve ortak yarar hakkında benzer sorular gündeme getiriyor. Bu tartışmaların önemi, dinlerin mutlaka aynı sonuçlara ulaşacak olmasından kaynaklanmıyor. Daha ziyade yapay zekânın bütün insanlığı ilgilendiren ortak bir ahlaki sorun ortaya çıkardığını gösteriyor. Farklı dinî gelenekler, teknolojinin neye hizmet etmesi ve asla neyin yerini almaması gerektiğini birlikte düşünmeye çağrılıyor.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında İslam’ın geleceğinin “İslami algoritmalar” geliştirmeye bağlı olduğunu düşünmüyorum. Gelecek, teknolojiyi sorumlu biçimde geliştirmeyi, düzenlemeyi ve kullanmayı bilen ahlaklı insanlar yetiştirmeye bağlı. Bu konuda hükûmetlere, teknoloji şirketlerine, üniversitelere ve dinî topluluklara görev düşüyor. Hiçbiri bu sorunu tek başına çözemez. Kur’an bu konuda yol gösterici bir ilke sunarr: “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın” (Mâide, 5:2). Bu ilke, yapay zekânın nasıl yönetileceğini düşünürken sağlam bir başlangıç noktası sunabilir. Yeniliğe sorumluluk, rekabete iş birliği, teknolojik güce de adalet ve ortak yarar kaygısı eşlik etmeli.

Yapay zekâ kuşkusuz dinî hayatı değiştirecek. İnsanların kutsal metinleri inceleme, soru sorma, dinî birikime ulaşma ve belki de dinî kurumlarla ilişki kurma biçimlerini dönüştürecek. Fakat asıl soru, makinelerin daha zeki hâle gelip gelmeyeceği değil, insanların hikmet sahibi kalıp kalmayacağı.

Teknoloji bize neler yapabileceğimizi gösterir; vahiy ise kim olduğumuzu hatırlatır. Yapay zekâ hırsın yönlendirmesi altında kalırsa hırsı büyütebilir. Korkuyla yönlendirilirse baskı ve denetimi artırabilir. Fakat adalet, merhamet, güven ve takva rehberliğinde kullanılırsa insanlığa hizmet eden olağanüstü bir araca dönüşebilir. Bu nedenle dinî otoritenin geleceğini insanlarla makineler arasındaki bir mücadele olarak görmek zorunda değiliz. Aksine bu süreç, makinelerin bize sunamayacağı şeyleri yeniden keşfetmemiz için bir fırsata dönüşebilir: Hikmeti, ahlaki sorumluluğu, gerçek şefkati ve insan kalbini.

Dr. Mohammed Gamal Abdelnour

Dr. Mohammed Gamal Abdelnour, El-Ezher Üniversitesinde İslam teolojisi ve felsefesi alanında öğretim üyesi, İngiltere’deki Bath Camii’nde ise imam olarak görev yapıyor. Oxford Müslüman-Hristiyan Araştırmaları Merkezinde araştırmacı, Bristol Üniversitesi Din ve Teoloji Bölümünde onursal araştırma görevlisi olan Abdelnour, Durham Üniversitesinde Katolik teolojisi alanında yüksek lisansını, SOAS Londra Üniversitesinde karşılaştırmalı teoloji doktorasını tamamladı. Çalışmalarında İslam kelamı, karşılaştırmalı teoloji, Müslüman-Hristiyan ilişkileri ve yapay zekânın doğurduğu teolojik ve ahlaki sorulara odaklanıyor.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler