Yapay Zekâ Terapistlerin Yerini Alabilir mi?
Psikolojik destek hizmetlerine erişimin giderek zorlaştığı bir dönemde yapay zekâ uygulamaları, milyonlarca kişi için hızlı ve düşük maliyetli bir destek seçeneğine dönüşüyor. Peki bu durumda alternatif olarak gösterilen yapay zekâ sistemleri gerçekten bir çözüm mü, yoksa beraberinde yeni riskler mi getiriyor?
“Yapay zekâ bir gün terapistlerin yerini alabilir mi?” sorusu esasen uzak bir geleceğin senaryosu değil. Amerikan Psikoloji Derneğinin verilerine göre, psikologların yüzde 77’si hastalarının yapay zekâyı bir alternatif olarak kullandığını belirtiyor. Hastalar ya tanı koymak için ya duygusal destek almak için ya da sadece içini dökebilecekleri bir sohbet ortağı olarak yapay zekâya başvuruyor. Nitekim Harvard Business Review’in yakın zamanda yayımladığı bir analize göre, terapi ve duygusal destek bu yıl yapay zekânın en çok kullanıldığı alan hâline geldi.
Bu dönüşümün arkasındaki pragmatik nedenler de oldukça etkili. Bir zamanlar psikoloğa gitmek toplumda neredeyse ayıplanacak bir şeyken, bugün giderek normalleşen, hatta teşvik edilen bir davranış hâline geldi. Talep artarken arz aynı hızla büyümedi; bugün profesyonel psikolojik destek almanın, orta ve düşük gelirli kitleler için bir lükse dönüştüğü söylenebilir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından derlenen verilere göre, yüksek gelirli ülkelerde her 100 bin kişiye yaklaşık 67 uzman düşerken, düşük gelirli ülkelerde bu sayı sadece 1 kişiye kadar geriliyor. Yani özellikle maddi imkânları yetersiz milyonlarca insan, en temel ruh sağlığı desteğine bile ulaşmakta zorlanıyor.
Uzman eksikliği tesadüf değil, zira devletlerin ruh sağlığına ayırdığı bütçeler arasında da benzer bir uçurum var. Yine Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, düşük gelirli ülkelerde ruh sağlığı için kişi başına ayrılan yıllık bütçe 10 sentin altında kalırken, yüksek gelirli ülkelerde bu rakam 65 doların üzerine çıkıyor. Durum böyle olunca, yapay zekâ kimileri için tek alternatif hâline geliyor. Bu talebe karşı piyasa da elbette kayıtsız kalmıyor; ruh sağlığı ve terapi için özel tasarlanmış, klinik iddialarda bulunan yapay zekâ uygulamaları hızla çoğalıyor. Öyle ki çift terapisi hizmeti sunduğunu ileri süren uygulamalar bile var. Peki bu uygulamalar gerçekten bir terapistin yerini alabilir mi?
Yapay Zekâ Terapisi Gerçekten İşe Yarıyor mu?
Bazı ruh sağlığı araştırmalarına göre yapay zekâ ile terapi işe yarıyor gibi görünüyor. Örneğin ağır depresyon ve anksiyete semptomları gösteren 210 kişiyle yapılan bir klinik çalışmada, tedavi için yapay zekâ kullanan hastaların kaygı seviyelerinde ciddi düşüşler söz konusu. Hatta kullanıcılar botla kurdukları bağı gerçek bir terapistle kurulan ilişkiye çok benzer buluyor.
Ne var ki bu olumlu sonuçlar, her durumda geçerli değil. Özellikle ruhsal kriz anlarında yapay zekâya sığınmak, bazen ölümcül sonuçlara bile yol açabiliyor. Bu riskin ne kadar somut olabileceğini gösteren bir örnek, Florida’dan 14 yaşındaki Sewell Setzer. Sewell, aylar boyunca bir yapay zekâ botuyla kurduğu yoğun bağ sonucunda ona gerçek bir sırdaş gibi güvenmeye ve içini dökmeye başladı. Zamanla intihar düşüncelerini bota açıkça ifade etti fakat bot onu caydırmak ya da bir uzmana yönlendirmek yerine hiçbir müdahalede bulunmadı. Sonunda çocuk hayatına son verdi.
Gerçek bir terapist, doğru soruları sorarak olası tanıları eler ve adım adım belirli bir teşhise ulaşır. Yapay zekâ ise bir klinisyen gibi bağımsız ve sistematik bir muhakeme süreci işletemez; olası tanıları güvenilir biçimde eleyerek bir teşhise ulaşamaz. Büyük dil modelleri (LLM), kendilerine verilen girdiler doğrultusunda olasılık temelli yanıtlar üretir. Bu yanıtların kesin ve kararlı bir dille sunulması, kullanıcıda gerçek bir klinik değerlendirme yapıldığı izlenimini doğurabilir. Fakat bunu o kadar kararlı bir dille yapar ki, kullanıcı onun gerçekten doğru bir değerlendirme yaptığını sanabilir. Özellikle intihar düşüncesi gibi kriz anlarında yapay zekâ, gerçek bir terapist gibi doğru müdahalede bulunamıyor. Bazı modeller kullanıcıyı acil yardım hatlarına yönlendirse de çoğu, krizi fark edip buna göre davranmakta yetersiz kalıyor.
En Mahrem Travmalarınızı Kime Emanet Ediyorsunuz?
Terapi dediğimiz şey, insanın kendine bile itiraf edemediği en karanlık, en mahrem sırlarını dökmesidir. Bu kadar hassas ve kırılgan bilgileri bir yapay zekâyla paylaşıp yapay zekâ botuna içimizi dökerken, paylaştığımız psikolojik süreçler ve travmalar aslında teknoloji şirketlerinin sunucularına veri olarak işleniyor. Yarın verilerimizin internete sızmayacağının ya da birer “Büyük Veri” malzemesi olarak reklam şirketlerine satılmayacağının bir garantisi yok.
Bir diğer mesele de yapay zekânın kurduğu “terapi” ilişkisinin ne kadar etik olduğu. Büyük dil modelleri hakkında 2025’te yayımlanan bir çalışma, yapay zekâ botlarının psikoterapinin etik standartlarını çeşitli biçimlerde ihlal ettiğini ortaya koydu. Bu ihlallerin başında yapay zekânın “sahte empati” kurması geliyor. Yapay zekâ aslında bizi anlamıyor veya benzer şeyler hissetmiyor. Sadece “Seni anlıyorum”, “Yanındayım” gibi teskin edici kalıpları kullanarak yapay bir bağ kuruyor ve kullanıcıyı bir nevi kandırıyor. Üstelik gerçek hayattaki insanların benzersiz yaşam deneyimlerini hiçe sayarak herkese tek tip tavsiyeler veriyor. Daha da tehlikelisi, konuşmayı gereksiz yere domine ederken kullanıcının kendisi ya da başkaları hakkındaki yanlış, olumsuz ve kimi zaman da saplantılı inançlarını onaylayıp besliyor. Yapay zekâ modellerinin kültürel ve cinsiyetçi kalıplara girerek ayrımcılık yapmaları da sıkça karşılaşılan etik ihlaller arasında.
Bir diğer temel problem ise sorumluluk mekanizması meselesi. Gerçek bir terapist hata yaptığında, meslekten menedilmeye kadar giden hesap verebilirlik süreçleri mevcut. Ancak bir yapay zekâ botu bu etik ihlalleri yapıp bir insanın hayatını kararttığında, onu cezalandıracak ya da sorumlu tutacak yeterli yasal çerçeve henüz yok.
Yapay Zekâ Kaynaklı Psikoz Tehlikesi
Terapinin iyileştirici gücü, terapistle kurulan güven bağından doğar. Tam da bu noktada soru, yapay zekânın bir meslek olarak terapistlerin yerini alıp alamayacağından ziyade yapay zekânın gerçek bir insanın yerini alıp alamayacağı sorusuna evriliyor. Stanford Üniversitesinde yapılan yakın tarihli bir çalışma, yapay zekânın aslında tam bir “yaltakçılık”, yani dalkavukluk eğilimiyle çalıştığını kanıtladı. Yapay zekâlar, analiz edilen konuşmaların yüzde 70’inden fazlasında karşısındaki insanın her söylediğini sorgusuz sualsiz onaylıyor. Oysa gerçek bir terapistin görevi sizi onaylamak değil, neyin doğru neyin yanlış olduğunu sizinle birlikte sorgulamak, gerektiğinde rahatsız edici sorular sorarak sizi kendi düşüncelerinizle yüzleştirmek.
Yapay zekâ botlarının onaylama refleksi, klinik çevrelerde giderek daha ciddiye alınan bir riski, “yapay zekâ kaynaklı psikoz” tartışmasını da beraberinde getiriyor. Yapay zekâ, gerçek bir terapistin aksine, kullanıcıyı olduğu yerde onaylayıp izole ediyor; bu da zamanla kullanıcıyı gerçek dünyadan, arkadaşlarından ve ailesinden uzaklaştırıp yapay zekâyla kurduğu “yankı odasına” hapsedebiliyor. Sürekli onaylanmak, zamanla kullanıcıda kendini haklı, hatta ayrıcalıklı görme eğilimini güçlendiriyor. Kişi giderek kendi düşüncelerinin sorgusuz doğru olduğuna daha fazla inanmaya başlıyor. Hatta bazı vakalarda bu sürecin yalnızca düşünce düzeyinde kalmadığı, kişiyi somut ve zararlı davranışlara yöneltebildiği bildiriliyor. Sürekli pekiştirilen sanrılı veya gerçeklikle uyuşmayan düşüncelerin, kişinin gerçeklikle bağını zayıflatabileceği ve psikotik belirtileri ağırlaştırabileceği belirtiliyor.
Günün sonunda temel mesele, yapay zekânın sınırlarının nerede bittiğini anlamak. Birçok durumda fayda sağlayabilecek olsa da yapay zekâ, insan deneyiminin ve empatisinin yerini tam olarak dolduramıyor. Bu durum yapay zekânın ruh sağlığı alanından tamamen dışlanması gerektiği anlamına da gelmiyor. Teknolojinin terapiye erişimi kolaylaştırma konusunda hâlâ ciddi bir potansiyeli var. Fakat bunun yolu, yapay zekâyı olduğu gibi bir terapist muadili olarak bırakmaktan ziyade, süreçlerin başından itibaren psikologların, etik uzmanların ve klinik araştırmacıların içinde olduğu bir tasarım sürecinden geçiyor. Bunun yanında biz kullanıcılar olarak da bir tür “yapay zekâ okuryazarlığı” geliştirmeli, bu araçların neleri yapıp neleri yapamayacağının farkında olarak kullanmalıyız. Gelecekte bu teknolojinin nereye evrileceğini kestirmek zor; ama şu an için insan ruhunu gerçekten anlayabilecek ve iyileştirebilecek olanlar hâlâ gerçek terapistler.