Avrupa Birliği

AB’de Göç ve İltica Paktı Yürürlüğe Giriyor: Yeni Sistem Neleri Değiştiriyor?

AB’nin Göç ve İltica Paktı, 12 Haziran 2026’da uygulamaya giriyor. Dış sınırlarda tarama, hızlandırılmış iltica prosedürleri ve geri dönüş mekanizmalarıyla Avrupa’nın iltica rejimi daha merkezi ve sınır odaklı bir yapıya taşınırken, sivil toplum kuruluşları iltica hakkının daralması, gözaltının yaygınlaşması ve sorumluluğun üçüncü ülkelere aktarılması riskine dikkat çekiyor.

AB’de Göç ve İltica Paktı Yürürlüğe Giriyor: Yeni Sistem Neleri Değiştiriyor?
Görsel: SergeyCo/Shutterstock

Avrupa Birliği’nin 2024’te kabul ettiği Göç ve İltica Paktı, 12 Haziran 2026 itibarıyla büyük ölçüde uygulanmaya başlıyor. Bir direktif ve dokuz tüzükten oluşan bu yeni düzenleme, AB’nin sınır yönetimi, iltica prosedürleri, üye devletler arası sorumluluk paylaşımı ve geri dönüş politikalarında köklü değişiklikler öngörüyor. Avrupa Komisyonu’nun İçişleri Genel Müdürlüğü (DG HOME), Pakt’ı “Birlik çapında ortak bir göç yönetimi sistemi” olarak tanımlıyor ve bu yeni yapının dört temel sütuna dayandığını belirtiyor: güvenli dış sınırlar, hızlı ve etkili prosedürler, dayanışma ve sorumluluk sistemi, göçün uluslararası ortaklıklara entegre edilmesi.

AB Sınır Dışı İşlemlerini Arttırmak İstiyor

Pakt, AB kurumları tarafından uzun süredir tıkanmış kabul edilen iltica sistemine bir cevap olarak sunuluyor. Dublin sistemi uyarınca iltica başvurusunu inceleme sorumluluğu büyük ölçüde başvurucunun AB’ye ilk giriş yaptığı ülkeye düşüyordu. Bu durum özellikle İtalya, Yunanistan, İspanya, Malta ve Kıbrıs gibi sınır ülkelerinde ciddi bir yük birikmesine yol açtığı gerekçesiyle eleştiriliyordu. Euronews’in aktardığı verilere göre 2025’te AB genelinde 669 binden fazla ilk iltica başvurusu kaydedildi; AB’nin sınır koruma ajansı Frontex ise aynı yıl yaklaşık 178 bin düzensiz giriş bildirdi. AB’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de geri dönüş kararlarının uygulanma oranının düşük kalması: Euronews’e göre tipik bir çeyrekte yaklaşık 117 bin 500 kişinin geri gönderilmesi yönünde karar çıkarken, fiilen geri dönenlerin sayısı 34 binin altında kalıyor.

Bu tablo, AB kurumları açısından daha hızlı, daha uyumlu ve daha “etkili” bir sisteme geçişin gerekçesini oluşturuyor. Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü, Gisti, La Cimade, Uluslararası Af Örgütü ve diğer sivil toplum aktörleri açısından Pakt, iltica hakkını güçlendirmekten çok sınırda tutma, hızlandırılmış ret ve dışsallaştırma mekanizmalarını genişleten bir dönüşüm anlamına geliyor.

Göç ve İltica Paktı Nedir?

Avrupa Göç ve İltica Paktı tek bir yasa değil; göç ve iltica alanında AB çapında kabul edilen yeni kurallar bütünü. Bu paket, iltica başvurularının incelenmesinden sınır kontrollerine, geri dönüş prosedürlerinden üye devletler arasındaki dayanışmaya kadar geniş bir alanı kapsıyor.

Pakt’ın ne olmadığını en başta söylemek gerekir: Bu düzenlemeler iltica hakkını tamamen kaldırmıyor. Bir kişi AB sınırına geldiğinde hâlâ iltica başvurusu yapma hakkına sahip. Bir ülkenin “güvenli” sayılması da o ülkeden gelen herkesin otomatik olarak reddedileceği anlamına gelmiyor. Kişi, kendi özel durumunda neden risk altında olduğunu anlatabilecek. Ayrıca uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan geri göndermeme ilkesi de yürürlükte kalıyor. Yani bir kişi zulüm, işkence ya da insanlık dışı muamele riskiyle karşılaşacağı bir ülkeye gönderilemeyecek.

Fakat Pakt’ın yaptığı şey, iltica sisteminin işleyişini ciddi biçimde değiştirmek. Eski sistemde temel sorunlardan biri, “Dublin” adı verilen mekanizmaydı. Bu sisteme göre bir iltica başvurusunu inceleme sorumluluğu çoğu zaman kişinin AB’ye ilk girdiği ülkeye düşüyordu. Bu da İtalya, Yunanistan, İspanya, Malta ve Kıbrıs gibi dış sınır ülkelerinde büyük bir yük oluşturuyordu. Yeni Pakt, Dublin adlı sistemi bütünüyle ortadan kaldırmıyor; fakat onu yeniden düzenliyor.

Pakt’ın merkezinde üç hedef var: AB’ye düzensiz gelen kişileri daha hızlı tespit etmek, başvuruları daha kısa sürede sonuçlandırmak ve başvurusu reddedilen kişilerin geri dönüşünü hızlandırmak.

Bunun için ilk aşama “tarama” olacak. AB dış sınırına düzensiz biçimde gelen kişiler kimlik, güvenlik ve sağlık kontrollerinden geçirilecek. Bu süreç dış sınırda en fazla yedi gün sürecek. Eğer kişi zaten AB içinde yakalanmışsa, tarama süresi üç gün olacak. Eurodac adlı veri tabanı da genişletilecek. Eskiden ağırlıklı olarak parmak izi üzerinden işleyen bu sistem, artık yüz görüntüleri, kimlik bilgileri ve seyahat belgeleri gibi daha fazla kişisel veriyi içerecek.

İkinci aşama, bazı başvurular için “sınırda iltica prosedürü” olacak. Bu, kişinin başvurusunun AB topraklarına hukuken girmiş sayılmadan, sınırda ya da sınırla bağlantılı merkezlerde incelenmesi anlamına geliyor. Özellikle AB genelinde iltica kabul oranı yüzde 20 veya altında olan ülkelerden gelen kişiler, güvenlik riski oluşturduğu düşünülenler ya da yetkilileri yanıltmakla suçlananlar bu hızlandırılmış prosedüre yönlendirilebilecek.

Üçüncü aşama ise geri dönüş. Eğer kişi uluslararası koruma hakkı elde edemezse, geri dönüş prosedürü daha hızlı başlatılacak. AB kurumları bunu sistemin “etkinliğini” artırmak olarak görüyor. Çünkü mevcut durumda AB’de hakkında geri dönüş kararı verilen çok sayıda kişi fiilen geri gönderilemiyor.

Avrupa Birliği Sınırlarında Neler Değişecek?

Yeni sistemin en somut sonucu, iltica başvurucusunun AB sınırına geldiği anda karşılaşacağı işlemlerde görülecek. Eskiden sınırı geçen kişi çoğu durumda ilgili ülkenin iltica sistemine dâhil edilirken, yeni sistemde önce bir ön elemeden geçirilecek. Bu eleme sırasında kişinin kim olduğu, güvenlik riski taşıyıp taşımadığı, sağlık durumu ve özel bir kırılganlığı olup olmadığı kontrol edilecek.

Bu noktada “giriş yapmamış sayılma” adı verilen hukuki kurgu önem kazanıyor. Kişi fiziksel olarak bir AB ülkesinin sınırında, transit bölgesinde ya da belirlenen bir merkezinde bulunabilir. Fakat hukuken ülkeye girmiş sayılmayacak. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), bu durumun iltica hakkı, etkili başvuru hakkı ve hukuka aykırı geri itmeler bakımından ciddi riskler doğurduğunu belirtiyor.

Yeni sistemde “güvenli menşe ülke” kavramı da daha belirleyici hâle geliyor. Güvenli menşe ülke, genel olarak istikrarlı, demokratik ve temel haklara saygılı olduğu kabul edilen ülke olarak tanımlanıyor. Böyle bir ülkeden gelen kişinin normal şartlarda uluslararası korumaya ihtiyaç duymadığı varsayılıyor. AB ilk kez ortak bir “güvenli menşe ülkeler” listesi oluşturuyor. Listede Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Kosova, Fas ve Tunus yer alıyor. Ayrıca belirli koşullar aksini gerektirmediği sürece AB aday ülkeleri de bu kapsamda değerlendirilebilecek. Bu ülkelerden gelen başvurular daha hızlı incelenebilecek.

Bir diğer tartışmalı kavram ise “güvenli üçüncü ülke” tanımlaması. Bu, kişinin kendi ülkesi değil; geçtiği, bağlantısının bulunduğu ya da AB ile anlaşması olan başka bir ülke anlamına geliyor. Örneğin bir kişi ülkesinden ayrılıp başka bir ülkeden geçerek AB’ye geldiyse, AB ülkesi “Bu kişi korumayı o ülkede talep edebilirdi” diyerek başvuruyu esastan incelemeyebilecek. Pakt, bu kavramın kullanımını genişletiyor.

Bu noktada eleştiriler yoğunlaşıyor. Çünkü güvenli üçüncü ülke uygulaması, AB’nin iltica başvurularını kendi topraklarında değerlendirmek yerine başka ülkelere yönlendirmesinin yolunu açabilir. HRW, bunun iltica sorumluluğunu dışarıya aktarma anlamına gelebileceğini söylüyor. Fransız göçmen hakları derneği Gisti de bu eğilimi, Avrupa’nın göç politikasında “dışsallaştırma” mantığının güçlenmesi olarak değerlendiriyor.

Pakt’ın yanında geri dönüş alanında yeni bir düzenleme daha gündemde. Üzerinde siyasi uzlaşı sağlanan “Geri Dönüş Tüzüğü”, AB’de kalma hakkı bulunmayan kişilerin daha hızlı gönderilmesini amaçlıyor. Bu düzenleme, geri dönüş kararlarının üye devletler arasında karşılıklı tanınmasını öngörüyor. Yani bir ülkede hakkında geri dönüş kararı verilen kişinin başka bir AB ülkesine giderek süreci yeniden başlatmasının önüne geçilmek isteniyor.

En tartışmalı yeniliklerden biri de “geri dönüş merkezleri” ya da “return hubs”. Bunlar, AB dışında kurulabilecek merkezler. Hakkında nihai geri dönüş kararı verilen ve AB’de kalma hakkı bulunmayan kişiler, bazı şartlarda bu merkezlere gönderilebilecek. AB Konseyinin 1 Haziran 2026 tarihli açıklamasına göre bu merkezler, kişinin gönderileceği nihai yer olabileceği gibi, menşe ülkeye veya başka bir üçüncü ülkeye dönüş öncesi transfer noktası olarak da işlev görebilecek.

Sivil Toplum Pakt Konusunda Neden Endişeli?

AB kurumları Pakt’ı daha düzenli, daha hızlı ve daha dayanışmacı bir sistem olarak sunuyor. Avrupa Komisyonu’na göre bu reform, hem dış sınırların daha iyi korunmasını hem de baskı altındaki ülkelerin yalnız bırakılmamasını sağlayacak.

Ancak sivil toplum kuruluşları bu mekanizmanın gerçek bir sorumluluk paylaşımı yaratıp yaratmayacağından emin değil. Çünkü üye devletler, iltica başvurucularını kabul etmek yerine mali katkı ya da operasyonel destek sunabilecek. Bu da “dayanışmanın” insanları paylaşmak yerine para ödeyerek sorumluluktan kaçınma yoluna dönüşebileceği eleştirisini doğuruyor.

HRW’nin yönelttiği temel eleştiri, yeni kuralların iltica hakkını zayıflatacağı yönünde. Örgüte göre hızlandırılmış prosedürler, başvurucuların durumlarının ayrıntılı biçimde incelenmesini zorlaştırabilir. İltica başvurusu çoğu zaman karmaşık bir süreçtir: Kişinin yaşadığı zulmü belgelemesi, travmatik olayları anlatması, tercüman ve hukuki destek alması gerekir. Bu işlemler çok kısa sürelere sıkıştırıldığında hatalı ret kararlarının artması yüksek ihtimal olarak görülüyor.

Gisti ise Pakt’ın 2015’ten bu yana Yunanistan ve İtalya’da uygulanan “hotspot” yaklaşımını genelleştirdiğini savunuyor. Hotspotlar, gelen kişilerin hızla kaydedildiği, ayrıştırıldığı ve yönlendirildiği merkezler olarak tasarlanmıştı. Ancak yıllar içinde bu merkezler kötü koşullar, uzun bekleme süreleri ve kapatılma pratiği nedeniyle yoğun eleştirilere konu oldu. Gisti’ye göre Pakt, aynı mantığı AB dış sınırlarının tamamına yayma riski taşıyor.

AB Sınırları Dışındaki Geri Dönüş Merkezleri

Bir başka kaygı da gözaltının yaygınlaşması. Pakt, hukuken gözaltının son çare olması gerektiğini söylüyor. Fakat sınır prosedürüne alınan kişilerin ülkeye girmiş sayılmaması, onların fiilen kapalı merkezlerde tutulmasını kolaylaştırabilecek bir düzenleme olarak öne çıkıyor. HRW, tarama, sınırda iltica prosedürü ve geri dönüş prosedürü birlikte düşünüldüğünde bazı kişilerin aylarca özgürlüklerinden mahrum kalabileceğine dikkat çekiyor.

Çocuklar ve kırılgan gruplar açısından da soru işaretleri var. Pakt bazı olumlu hükümler içeriyor: Çocukların eğitime erişimi, yaş tespitlerinde çok disiplinli değerlendirme, özel destek ihtiyacı olan kişilerin belirlenmesi gibi. Ancak insan hakları örgütleri, hızlandırılmış prosedürlerin bu kişilerin ihtiyaçlarını yeterince dikkate almamasından endişe ediyor. Özellikle 13 yaş ve üzerindeki çocukların aileleriyle birlikte sınır prosedürüne tabi tutulabilmesi eleştiriliyor.

Son büyük endişe ise ilticanın dışsallaştırılması. Güvenli üçüncü ülke uygulaması ve geri dönüş merkezleri, AB’nin koruma sorumluluğunu kendi sınırları dışına taşıyabilir. Bu durum, gönderilen kişilerin gerçekten korunup korunmayacağı, etkili başvuru hakkına erişip erişemeyeceği ve başka bir ülkeye zincirleme biçimde geri gönderilip gönderilmeyeceği sorularını gündeme getiriyor.

Ancak Pakt’ın başarısı, kâğıt üzerindeki kurallardan çok uygulamada belli olacak. Eğer tarama merkezleri yeterli kapasiteye sahip olmazsa, hukuki yardım fiilen sağlanamazsa, tercüman ve uzman eksikliği giderilemezse, hızlandırma adil yargılanma ve etkili başvuru hakkı aleyhine çalışabilir. Avrupa Komisyonu’nun Mayıs 2026 değerlendirmesi de siyasi iradenin yüksek olduğunu, ancak bazı ülkelerde bilişim sistemleri ve sınır tesisleri gibi pratik hazırlıkların geride kaldığını ortaya koyuyor.

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler