Birleşik Krallık

10 Yılın Ardından Brexit: İngiltere AB’den Ayrıldığı İçin Pişman mı?

Birleşik Krallık’ı Avrupa Birliği’nden ayıran tarihî referandum, namıdiğer Brexit, ülkeye egemenlik, refah ve sınırlar üzerinde kontrol vadetmişti. Peki aradan geçen on yılın ardından bu vaatlerden geriye ne kaldı; Britanya siyaseti, ekonomisi ve toplumu nasıl bir tabloyla karşı karşıya?

10 Yılın Ardından Brexit: İngiltere AB’den Ayrıldığı İçin Pişman mı?
Londra, Birleşik Krallık. 23 Eylül 2023. Fotoğraf: John Gomez / Shutterstock.com

23 Haziran 2016’da Britanyalıların çoğunluğu, Nigel Farage ve Boris Johnson’ın öncülük ettiği “Ayrıl” (Leave) kampının vaatleri etrafında şekillenen bir referandum kampanyasının ardından Avrupa Birliği’nden ayrılma yönünde oy kullandı. “Kontrolü Geri Al” (Take Back Control) sloganı üzerine kurulan Brexit yanlısı kampanya, ülkenin egemenliğinin yeniden tesis edileceğini, göç akışlarının kontrol altına alınacağını ve ekonomik refahın artacağını vaat ediyordu. Aradan geçen on yılın ardından umutların yerini, Britanyalıların “Bregret” olarak adlandırdığı derin bir hayal kırıklığı aldı ve ülke şimdi referandumun onuncu yıl dönümünü bölünmüş, zayıflamış ve umudunu yitirmiş bir halde anmaya hazırlanıyor.

Birleşik Krallık’ı ve Avrupa’yı Şoke Eden Bir Referandum: Brexit

Bir ülkenin ulusal tarihinde Brexit kadar büyük ve derin bir sarsıntı yaratan olayların sayısı oldukça azdır. Sonuçların açıklanması ve “Ayrıl” kampının yüzde 51,9 oyla kazandığının ortaya çıkması tüm dünyada şok etkisi yarattı. Çoğu zaman çalkantılı ve çatışmalı geçen 43 yıllık bir ilişkinin ardından Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nden ayrılmaya ve tarihinde yeni bir sayfa açmaya karar verdi.

Bu şokun birçok nedeni vardı. Her şeyden önce, bu benzeri görülmemiş bir olaydı ve hem Birleşik Krallık’ın hem de Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda çok sayıda belirsizlik ve endişe yaratıyordu. Ayrıca, başlıca kamuoyu araştırma kuruluşlarının başa baş bir yarış öngörmesine ve “Kal” (Remain) kampına hafif bir avantaj vermesine rağmen sonucun tamamen beklenmedik olması da şaşkınlığı artırdı. Son olarak, Brexit lehine verilen oy, Avrupa Birliği’ne, göçe ve çok kültürlülüğe sert şekilde karşı çıkan aşırı sağ popülist Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisinin (UKIP) o dönemki lideri Nigel Farage için siyasi ve ideolojik bir zafer anlamına geliyordu.

Daha önce daha çok siyaset sahnesinin dışındaki bir figür olarak görülen Nigel Farage, Brexit’in ardından Britanya siyasetinin merkezî isimlerinden biri hâline geldi ve Brexit’in başlıca mimarı olarak kabul edildi. Göçle mücadele, ulusal egemenliğin yeniden tesis edilmesi ve Britanya ulusal kimliğinin savunulması etrafında şekillenen kampanya temaları, ulusal tartışmaların baskın başlıkları hâline geldi. “Ayrıl” kampanyasının bir diğer önemli ismi ve daha sonra başbakanlık görevini üstlenecek olan Boris Johnson (2019–2022) da popülist fikirleri Muhafazakâr Partinin merkezine taşıyarak bu yükselişe katkıda bulundu.

Brexit böylece uzun süre kamusal alanın kenarında kalmış olan popülist söylemi normalleştirdi ve ana akım hâline getirdi; bu durum aşırı sağ için eşi görülmemiş bir ivme yaratırken Britanya siyasal yaşamında da büyük bir yeniden yapılanmaya yol açtı. Referandumun büyük ironisi de burada yatıyordu: Dönemin başbakanı David Cameron tarafından 2013 yılında Muhafazakâr Parti üzerindeki otoritesini güçlendirmek ve UKIP’in yükselişini durdurmak amacıyla gündeme getirilen referandum, tam tersine bir sonuç doğurdu.

Ayrıl” oyu yalnızca Cameron’ın siyasi sonunu hazırlamakla kalmadı; aynı zamanda geleneksel iki büyük partinin aşınması, aşırı sağın güçlü yükselişi ve kamuoyundaki tartışmaların göç ile ulusal kimlik meseleleri etrafında kutuplaşmasıyla karakterize edilen büyük siyasi dönüşümlere de yol açtı. Referandumun ülkeyi yatıştırması ve birleştirmesi bekleniyordu; ancak tam tersine, ülkeyi derinden istikrarsızlaştırdı ve böldü.

Sağlık Bütçesinden, Göç Rejimine: Brexit’in Gerçekleşmeyen Vaatleri

Sonuçların açıklanmasından birkaç saat sonra ve “Ayrıl” kampı destekçileri arasında coşku hâlâ sürerken, Nigel Farage’ın ITV’nin Good Morning Britain programında verdiği ilk röportaj büyük şaşkınlık yarattı. Farage, Avrupa Birliği bütçesine yapılan katkının Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) bütçesine aktarılacağı yönündeki vaadin “muhtemelen yerine getirilmeyeceğini” söyledi.

Farage, kampanyasının temel vaatlerinden birinden geri adım atarak, birçok seçmenin “Ayrıl” yönünde oy vermesinde önemli rol oynayan bir taahhüdü inkâr etmiş oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tüm Britanyalıların “beşikten mezara” kadar sağlık hizmetlerine evrensel erişimini sağlamak amacıyla kurulan NHS, refah devletinin simgesel sütunlarından biridir. Ancak sistemi daha ucuz ve daha verimli hâle getirmeyi amaçlayan çok sayıdaki reform onu ciddi şekilde zayıflattı ve bugün kronik bütçe yetersizliği, personel eksikliği ve aşırı uzun bekleme süreleri gibi birçok sorunla karşı karşıya bırakmıştır.

NHS’nin Britanya halkının gönlündeki yerinin farkında olan Brexit yanlıları, Avrupa Birliği’nden ayrılınması durumunda daha önce AB bütçesine aktarılan paranın doğrudan NHS’ye yönlendirileceği argümanını yoğun biçimde kullandılar. Boris Johnson’ın üzerinde “AB’ye haftada 350 milyon sterlin gönderiyoruz, bunun yerine NHS’yi finanse edelim” yazan kırmızı otobüsüyle ülkeyi dolaşması, kampanyanın en sembolik görüntülerinden biri hâline geldi.

Bu argüman, böyle önemli bir ulusal kurumun gerilemesinden endişe duyan Britanya seçmenlerinin geniş bir kesiminde doğal olarak karşılık buldu. Nigel Farage’ın ani geri adımı büyük bir ihanet olarak algılandı ve referandumun hemen ardından, vaatlerle gerçeklik arasındaki uçurumu gözler önüne serdi.

Brexit yanlısı kampanyanın bir diğer temel teması göçle mücadeleydi. Bu konuda da vaatlerle gerçekler arasındaki fark seçmenlerde derin bir hayal kırıklığı yarattı.

Nigel Farage yıllar boyunca, açık sınırlar ve insanların serbest dolaşımı ilkesini savunan Avrupa Birliği üyeliği nedeniyle Birleşik Krallık’ın sınırlarını kontrol etme ya da kitlesel göçü engelleme kapasitesine sahip olmadığını tekrarlayıp durdu. Referandumdan birkaç gün önce Farage, “Breaking Point” adlı bir kampanya afişi tanıttı. Afişte, Hırvatistan-Sırbistan sınırında toplanmış ve Avrupa’yı “işgal etmeye” hazırmış gibi gösterilen, tamamı erkeklerden oluşan Orta Doğulu göçmenlerden oluşan bir kalabalık yer alıyordu. Afişteki slogan ise şuydu: “AB hepimizi yüzüstü bıraktı.”

Afişin yol açtığı tepkinin ardından UKIP onu derhâl kaldırmak zorunda kaldı. Ancak bu argüman, özellikle Müslüman ülkelerden gelen göçün halkın en büyük kaygıları arasında yer aldığı bir ülkede güçlü bir etki yarattı. Farage’ın kampanya stratejisi aynı zamanda Brexit oylamasını bir kimlik ve medeniyet meselesi olarak sunmaya dayanıyordu. Ona göre Avrupa elitleri tarafından teşvik edilen göç, Britanya kimliği ve ulusun geleceği için varoluşsal bir tehdit oluşturuyordu.

Brexit’in zaferi kısmen karanlık duyguların zaferi olarak yorumlandı: başkalarından korkma, yabancılara karşı düşmanlık ve çok kültürlülüğe yönelik tepki. Aynı zamanda ülkenin giderek içine kapanan bir yapıya büründüğünün işareti olarak değerlendirildi. Ancak Brexit yanlısı seçmenlerin önemli bir kısmının arzusu ülkenin yabancılara tamamen kapatılması olsa da durum bundan çok uzaktı. Nitekim Birleşik Krallık, 31 Ocak 2020’de resmen Avrupa Birliği’nden ayrıldıktan sonra bile göç rakamları artmaya devam etti ve Mart 2023’te net göç yaklaşık bir milyona ulaşarak tarihî bir rekora imza attı. Göçe karşı olan kamuoyunun önemli bir kesimi için bu rakamlar, göçün kontrolden çıktığı ve hükûmetlerin göç akımları karşısında çaresiz kaldığı izlenimini yarattı; bu da siyasi elitlere yönelik öfke ve hoşnutsuzluğu daha da artırdı.

Brexit yanlısı kampanyanın bir başka temel vaadi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bu koşullar altında, düşük ekonomik büyüme ve yüksek enflasyon da hesaba katıldığında, son anketlerin Britanyalıların çoğunluğunun -yaklaşık yüzde 56’sının- Avrupa Birliği’nden ayrılmış olmaktan pişmanlık duyduğunu göstermesi şaşırtıcı değildir.

Brexit’in Ardından: Parçlanmış Bir Toplum

Britanyalılar Brexit referandumunun onuncu yıl dönümünü anmaya hazırlanırken, kamuoyunda pişmanlık, kırgınlık ve ihanete uğramışlık duyguları baskın durumda. Bu duygular siyasi elitlere yönelik büyük bir öfkeyi besliyor; bunun sonucu olarak da hem geleneksel iki büyük partiye duyulan güven azalıyor hem de Nigel Farage liderliğindeki aşırı sağ parti Reform UK’nin yükselişi hız kazanıyor.

Birleşik Krallık’ın yaşadığı tüm sorunların tek sorumlusu Brexit değildir. Covid-19 pandemisine bağlı sağlık krizi ve Ukrayna’daki savaş da ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik sorunları kısmen açıklamaktadır. Ancak nüfusu birbirine karşıt, hatta birbirine düşman iki kampa bölen şey Brexit olmuştur. Bu kamplar göçten etnik ve kültürel çeşitliliğe, ulusal kimliğin tanımından toplumsal değerlere kadar pek çok konuda karşı karşıya gelmektedir. Bu bölünmeler, gerçek anlamda kültür savaşlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamış ve referandumun üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen Britanya toplumunu parçalamaya devam etmektedir.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 3 Haziran’da The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.

Laëtitia Langlois

Anglofon Çalışmaları alanında doktorasını tamamlayan Langlois, Angers Üniversitesi’nde Britanya Siyaseti üzerine öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Araştırmaları, Birleşik Krallık’ta ulusal popülizmin yükselişi ve aşırı sağ ideolojiye ait fikir ve teorilerin siyasal, medyatik ve kamusal alandaki yayılımı üzerine yoğunlaşmaktadır. Brexit’in kökenleri, sonuçları ve etkileri; Birleşik Krallık ile Amerika Birleşik Devletleri arasında popülist fikirlerin dolaşımı; ayrıca Birleşik Krallık’ta aşırı sağın hızlı yükselişini mümkün kılan dinamikler ve mekanizmalar başlıca çalışma konuları arasındadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler