Britanya Müslümanları: Ülkeyi Taşıyan Ama Siyasetin Görmediği Güç
Britanya Müslümanları, sağlık sisteminden girişimciliğe, hayır kurumlarından küresel ticaret ağlarına kadar ülkeye büyük bir katkı sunuyor. Buna rağmen yoksulluk, ayrımcılık ve siyasi dışlanma, Britanya’nın kendi geleceğiyle kurduğu ilişkiyi sınayan temel meselelerden biri hâline geliyor.
Britanya on yılda bir kendi fotoğrafını çeker. 2021 yılındaki nüfus sayımı (İskoçya’da 2022’de) insanlara dinlerinin sorulduğu üst üste üçüncü sayımdı. Bu soruya üçüncü defa verilen cevaplar, ilk defa Birleşik Krallık’taki (İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda) Müslüman nüfusun yirmi yıllık değişim çizgisini takip etme imkânı veriyor.
Birleşik Krallık’taki Müslüman kuruluşların çatı kurumu Britanya Müslüman Konseyinin (Muslim Council of Britain – MCB) Araştırma ve Belgeleme Komisyonu, bu verileri iki cilt ve yaklaşık 400 sayfa hâlinde yeni analizleriyle yayımladı. Müslüman Ticaret Forumunun (Muslim Trade Forum – MTF) kurucu üyelerinden biri olarak ben bu raporu, her gün içinde yaşadığım gerçekliğin penceresinden okudum: inşa eden, istihdam yaratan, ihracat yapan, infak veren; ama siyasi iklimin giderek sertleştiği bir topluluk.
Bu yazımın üç ana hedefi var: Nüfus Sayımı’nın gerçekte ne söylediğini ortaya koymak; bu rakamları içinden geçtiğimiz siyasi ve ekonomik anın içine yerleştirmek ve her yönetim kurulu masasında, her kamu politikası ofisinde sorulması gereken soruyu sormak: “Britanya bu meseleyi yanlış yönetirse ne kaybeder?”
Raporda Öne Çıkan Rakamlar: Müslümanların Yüzde 94’ü “Britanyalıyım” Diyor
Birleşik Krallık’ta 4 milyon Müslüman yaşıyor; bu, nüfusun yüzde 6’sına denk geliyor. Bu rakam 2001’de 1,6 milyon, 2011’de 2,8 milyondu. Bu büyümenin yaklaşık üçte biri tek bir gerçekten kaynaklanıyor: Müslümanlar genç. Müslüman nüfusun medyan yaşı 29; Birleşik Krallık genelinde ise 44. Müslümanların yaklaşık dörtte biri okul çağında ve Britanya’daki her on okul çocuğundan biri Müslüman. Müslümanların ancak yirmide biri 65 yaş üstü; toplam nüfusta ise bu oran beşte bir.
Bu genç, kentli ve etnik açıdan çok katmanlı topluluk, kimlik bakımından da büyük ölçüde Britanyalı. Yarısından biraz fazlası Birleşik Krallık’ta doğmuş. Birleşik Krallık’ta doğan Müslümanların yüzde 94’ü kendisini yalnızca “Britanyalı” olarak tanımlıyor; toplam nüfusta bu oran daha düşük. İngiltere ve Galler’de doğmuş Müslümanların yüzde 99’u İngilizceyi ana dili gibi veya iyi düzeyde konuşuyor. Burada söz konusu olan; yerleşen, büyüyen ve içine doğduğu ülkeyle özdeşleşen bir topluluklar topluluğu.
“Sosyal Hareketliliğin Yeşeren Filizleri”
Rapor, bir bölümüne “Green Shoots of Social Mobility” (“Sosyal Hareketliliğin Yeşeren Filizleri”) başlığını koymuş; veriler bu ad seçimini doğrular nitelikte. İngiltere ve Galler’de 16-24 yaş arası Müslümanlar arasında lisans düzeyi diplomaya sahip olanların oranı 2001’de yüzde 11 iken 2021’de yüzde 21’e yükselmiş durumda. Bu oran, genel nüfustaki orandan biraz daha yüksek. Tam zamanlı eğitim gören Müslüman öğrencilerin yarısı kadın. Ekonomik olarak aktif Müslüman kadınların oranı 2001’de yüzde 20 iken 2021’de yüzde 31’e çıktı; aynı dönemde genel nüfusta kadın istihdamı bir miktar düştü.
Bütün nesiller, yirmi yıl içinde “diplomasız” kategorisinden üniversite mezunluğuna doğru ilerlemiş durumda. Daha yaşlı üyelerinin önemli bir kısmı sınırlı İngilizceyle zorlu göç yollarından gelmiş bir topluluk için bu, dikkate değer bir gidişat.
Nüfus Yapısındaki Dönüşüm Birleşik Krallık’a Neler Kazandırıyor?
İşte tam burada rakamlar, bir topluluğun hikâyesi olmaktan çıkıp ülkenin tamamına ait bir hikâyeye dönüşüyor. Britanyalı Müslümanları konu alan politika araştırma kuruluşu Equi’nin 2024 tarihli başka bir raporu, Britanya Müslümanlarının ekonomiye yılda en az 70 milyar sterlin (yaklaşık 81 milyar avro) katkı sağladığını tahmin ediyor: 42 milyar sterlin (yaklaşık 48 milyar avro) Müslüman iş gücünden, yaklaşık 25 milyar sterlin (yaklaşık 29 milyar avro) Müslüman sahipli işletmelerden ve 2,4 milyar sterlin (yaklaşık 2,8 milyar avro) bağış ve gönüllü emekten geliyor.
Bu rakamların neye karşılık geldiğini anlamak için şöyle ifade edelim: “Bu rakam, Birleşik Krallık’ın 62 milyar sterlinlik -yaklaşık 72 milyar avro- savunma bütçesinden büyük ve ülke nüfusunun yalnızca yüzde 6’sını oluşturan bir topluluk tarafından üretiliyor.”
Birleşik Krallık’ın kamu sağlık sistemi olan Ulusal Sağlık Servisi tarafındaki (National Health Service – NHS) tablo daha da çarpıcı. Bugün yaklaşık 44.500 Müslüman doktor var; bu, hekim iş gücünün yaklaşık yüzde 15’i anlamına geliyor. Ayrıca en az 17.000 Müslüman hemşire bulunuyor. Diğer bir deyişle “Nüfusun yüzde 6’sını oluşturan bir topluluk, doktorların yüzde 15’ini sağlıyor.”
Üzerine “kurtarılmalı” tartışmaları yapılan NHS, önemli ölçüde Müslümanların omuzladığı bir kurum. Pandemi vurduğunda bu temsil oranı en acı biçimde görünür oldu; ön cephe NHS personeli içinde Müslüman ölümleri orantısız biçimde yüksekti. Hayatını kaybedenlerin pek çoğunun ismi, tabloid basının övgüyle anmak isteyeceği türden değildi.
Girişimcilik tarafında, yalnızca Londra’da yaklaşık 13.400 Müslüman sahipli işletme bulunuyor. Bu, başkentin küçük ve orta ölçekli işletmelerinin (Small and Medium Enterprises – SME; KOBİ) yaklaşık üçte birine denk geliyor ve 70.000’den fazla kişiye istihdam sağlıyor. Birleşik Krallık, Avrupa İslami bankacılık sektörü varlıklarının yüzde 85’ini elinde tutuyor: yaklaşık 6 milyar sterlin (yaklaşık 6,9 milyar avro). Londra ise İslam hukukuna uygun finansın Batı’daki başkenti konumunda. Britanya helal yaşam pazarı şimdiden yıllık 2 milyar sterlin – yaklaşık 2,3 milyar euro – değerinde; helal gıda sektörü tek başına 1 milyar sterlinin (yaklaşık 1,2 milyar avro) üzerinde harcama üretiyor.
Sonrasında ise bağış geliyor. Equi’nin “Building Britain” (Britanya’yı İnşa Etmek) başlıklı raporuna göre Müslüman bağışçılar yılda yaklaşık 2,2 milyar sterlin (yaklaşık 2,5 milyar avro) infak ediyor. Bu, ulusal ortalama bağış oranının dört katı; üst gelir gruplarında ise neredeyse on katı. Tek bir kuruluş, Ulusal Zekât Vakfı (National Zakat Foundation), 2023 yılında belediyelere tahminen 28,8 milyon sterlin (yaklaşık 33 milyon avro) tasarruf ettirecek kadar tahliyeyi önledi: Bağışlanan her 1 sterlin için 73 sterlinlik kamu yararı. Kamu hizmetleri daralırken Müslüman hayır kurumları boşluğu dolduruyor.
Manşetlerin neredeyse hiç ulaşmadığı kısım bu. Ülke ekonomisi üzerindeki bir “yük” olarak çerçevelenen bir topluluk, gerçekte ülkenin iş gücüne, kamu hizmetlerine, vergi tabanına ve sosyal güvenlik ağına en aktif net katkıyı yapan topluluklardan biri.
Müslümanların Artan Katkılarına Rağmen Sosyal Eşitsizlikler Yerinde Duruyor
Ne var ki İngiltere’deki Müslüman nüfusun yüzde 40’ı, ülkenin en yoksun beşinci diliminde yer alan ilçelerde yaşıyor. Aynı oran 2011’de de geçerliydi. 2001’de de. Bireysel Müslümanlar eğitim merdivenini tırmanmış olsa da topluluk bütünü, göreceli olarak, yoksulluk dağılımının en altında bulunduğu yerden hiç kıpırdamadı.
Mutlak rakamlarla ifade edersek bugün ülkenin en yoksun bölgelerinde, yirmi yıl öncesine göre yaklaşık bir milyon daha fazla Müslüman yaşıyor. Bir Müslüman bebeğin ülkenin en yoksun yüzde 10’luk ilçelerinden birinde doğma ihtimali, diğer bebeklere kıyasla neredeyse üç kat daha yüksek; en varlıklı ilçelerden birinde doğma ihtimali ise dörtte bir kadar.
Konut da aynı hikâyeyi anlatıyor. Müslüman hanelerin yalnızca yüzde 42’si evine sahip; genel nüfusta bu oran yüzde 63. Müslümanların dörtte biri kalabalık konutlarda yaşıyor; toplam nüfusta bu oran yüzde 6. Sosyal kiralık konutta oturan Müslüman hanelerin yüzde 22’sinde en az bir yatak odası eksik; yüzde 7’sinde ise iki veya daha fazla yatak odası eksik.
İş gücü piyasasındaki uçurum ise belki de en şaşırtıcı olanı. Gençlerdeki eğitim yakalama eğrisine rağmen Müslümanların yalnızca yüzde 6,5’i üst meslek kategorilerinde yer alıyor; genel nüfusta bu oran yüzde 9.
“Büyük işveren ve üst yönetici” diliminde ise oran yirmi yılda neredeyse hiç değişmemiş: yüzde 1,7. Nüfus sayımı verilerinin kendisi bunun nedenini söylemiyor. Daha geniş akademik literatür ise daha açık konuşuyor: “Britanya iş gücü piyasalarında, eğitim ve demografik faktörler kontrol altına alındıktan sonra bile süregelen, belgelenmiş bir ‘Muslim penalty’ (‘Müslüman cezası’) var.”
Sağlık Bilançosu: Yoksullukta Yaşlanmak Ne Demek?
50 yaş altında Müslümanlar, genel nüfusa göre kendi sağlıklarını biraz daha iyi değerlendiriyor; yaş profili göz önüne alındığında bu şaşırtıcı değil. Yaş ilerledikçe tablo dramatik biçimde tersine dönüyor. 65 yaş ve üstü Müslüman kadınların neredeyse üçte biri sağlığını “kötü” veya “çok kötü” olarak tarif ediyor; genel nüfusta bu oran sekizde bir.
Bunda gizemli bir şey yok. İngiltere’de sağlıklı yaşam beklentisi, en yoksun bölgelerle en varlıklı bölgeler arasında yaklaşık yirmi yıl fark gösteriyor ve uçurum açılıyor. Yoksulluk dağılımının en altında yirmi yıl üst üste yoğunlaşmış bir topluluğun yaşlı kuşağı, sonunda işte böyle bir tablo veriyor.
Eşitsizlik Tablosunu ve Müslümanların Durumunu Kötüleştiren Makro Şoklar
Britanya Müslümanlarının göreceli konumu fazla değişmedi. Ama Britanya toplumunun en altında olmanın ne anlama geldiği muazzam biçimde değişti. Özellikle dört şok, Müslümanların yaşadığı bölgeleri sert biçimde vurdu.
Birincisi Brexit: Vaat edilen kazançlar gelmedi. Bloomberg Economics’in son çalışması, Birleşik Krallık ekonomisi üzerindeki yıllık baskıyı 100 ila 200 milyar sterlin (yaklaşık 115 ila 230 milyar avro) arasında, uzun vadeli kişi başı GSYH zararını ise yüzde 6-8 civarında konumlandırıyor. Bu, Britanya’nın bağımsız mali izleme kurumu Bütçe Sorumluluk Ofisinin (OBR) başlangıçta tahmin ettiği yüzde 4’ün neredeyse iki katı. Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü, 2021 sonrası Birleşik Krallık ile Avrupalı muadilleri arasındaki enflasyon farkının baş etkenini Brexit olarak işaret etti: AB emek dolaşımına son vererek, tarife ve tarife dışı engelleri ekleyerek Britanya, herkesin yaşadığı arz şokları karşısında kendini tek başına savunmasız bıraktı. Açık konuşalım: Brexit bir hataydı ve bedelini en ağır ödeyenler, zaten zorluk içindeki bölgelerde yaşayan insanlar oldu.
İkincisi COVID-19: Pandemi, kalabalık konutlarda yaşayan, müşteriyle temas eden ve kilit hizmet mesleklerinde çalışan, yoksun mahallelerde yoğunlaşmış toplulukları diğerlerinden çok daha sert vurdu; Müslümanlar bu üç kesişimin tam ortasında yer alıyordu. Ön cephe NHS personeli arasındaki orantısız Müslüman ölümleri artık kayıtlarda; pandemi sonrası, birikimleri 2022’de tükenmiş düşük gelirli haneler üzerindeki uzun ekonomik kuyruk da öyle. COVID eşitsizlikleri yaratmadı. Onları görünür kıldı, derinleştirdi ve sonraki on yıl boyunca yerine sabitledi.
Üçüncüsü Rusya-Ukrayna Savaşı: Şubat 2022’de başlayan savaş, hâlâ sürüyor ve dünyanın göğüslemek zorunda kaldığı bütün enerji ve tahıl piyasası sonuçlarını yarattı.
Dördüncüsü -ve şu anda en akut olanı- Şubat 2026’da başlayan İsrail/ABD-İran Savaşı: Saldırılar ve İran’ın karşılık vermesi, Hürmüz Boğazı’ndaki nakliyatı bozdu, Körfez’de günlük en az 10 milyon varil petrol üretimini kesintiye uğrattı ve Paris merkezli enerji piyasası kuruluşu olan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) bunu “tarihteki en büyük küresel enerji güvenliği meydan okuması” olarak tarif etti. Savaştan önce Birleşik Krallık tüketici fiyat endeksi (TÜFE) enflasyonunun Nisan 2026’dan itibaren yüzde 2’ye gerilemesi bekleniyordu; İngiltere Merkez Bankası (Bank of England) şimdi ikinci ve üçüncü çeyrek için yüzde 3-3,5 bekliyor. Londra merkezli bağımsız iktisat düşünce kuruluşu Ulusal Ekonomik ve Sosyal Araştırma Enstitüsünün (NIESR) merkez tahmini yıl sonunda yüzde 4 civarında; kötümser senaryoda ise yüzde 5’in üstüne çıkıyor. Ülkenin nihayet geride bıraktığını sandığı geçim krizi yeniden patlatıldı.
Ve bu şokların her biri, en sert biçimde Müslüman topluluğun en yoğun yaşadığı yerlere düşüyor. Nisan 2026’da Britanyalı yetişkinlerin yüzde 79’u, bir önceki aya göre yaşam maliyetinin arttığını bildirdi; bunların yüzde 92’si gıdayı, yüzde 80’i yakıtı işaret etti. En yoksul haneler en hızlı enflasyona maruz kalır. Aşırı sağ siyasetin ekildiği toprak yoksulluktur.
İslam Karşıtı Siyaset Hız Kazanıyor Ama Müslüman Seçmen Artık Tutsak Değil
Siyasetimizin yeniden harmanlandığı ekonomik arka plan budur. Mayıs 2026 yerel seçimleri, her açıdan tarihî seçimlerdi. Reform UK (Nigel Farage liderliğindeki, sert göç karşıtı çizgide yer alan aşırı sağ-popülist parti) 1.250’den fazla koltuk kazandı, 10 belediye meclisinin kontrolünü aldı. Sir Keir Starmer liderliğindeki, mevcut hükûmet partisi İşçi Partisi 1.100’den fazla meclis üyesi ve 28 meclis kaybetti. Yeşil Parti ise yaklaşık 300 koltuk ve üç meclis kazandı; Hackney ile Lewisham’da ilk seçilmiş belediye başkanlarına kavuştu. Sir Ed Davey liderliğindeki parti Liberal Demokratlar (Lib Dems), 155 meclis üyesi kazandı, Stockport’un tek başına kontrolünü aldı ve Surrey üniter idarelerinde güçlü bir sonuç elde etti. Genel Başkan Davey, partisini “kazanç elde eden tek aşırı olmayan parti” olarak konumlandırdı. Yirmi iki meclis daha “kesin çoğunluğu olmayan” duruma düştü.
Siyaset bilimi profesörü Sir John Curtice, seçim sonuçlarını şöyle yorumluyor: “Siyasetimizin parçalanması, artık teyit edilmiş durumda; hiçbir partinin kamuoyunda kayda değer bir desteği yok.” Müslüman seçmenlerin parti tercihleri, bu parçalanmanın önemli bir parçasıydı ve İşçi Partisinin hesap ettiği yönde değildi. Seçim öncesi anketler, İşçi Partisinin Müslüman desteğinin tarihsel zirvesi olan yüzde 80’lerden yüzde 33’e çöktüğünü gösterdi.
Britanyalı Müslümanların yüzde 60’ı, özellikle İşçi Partisi’ni durdurmak için Gazze odaklı bir bağımsız adayı destekleyeceğini söyledi. Yüzde 49’u aynı şeyi Yeşiller için söyledi. 25 yaş altı Müslümanlarda İşçi Partisi desteği yüzde 30’un altına düştü. Bu bir anket sapması değildi; sandıkta da yaşandı. Kirklees’te, neredeyse tamamen Gazze üzerinden kampanya yürüten bağımsızlar Reform UK ile birlikte oyu böldüğünde, İşçi Partisi bölgedeki bütün meclis üyelerini kaybetti. Aynı örüntü, iki kuşaktır İşçi Partisi’nin kentsel koalisyonunun bel kemiği olan Pennine ve Midlands bölgelerinde tekrarlandı.
Kararsız Seçmen Kitlesi Olarak İşçi Partisinden Kopan Britanyalı Müslümanlar
O koalisyon artık yok. İşçi Partisinin en sadık seçmen tabanı olan bir topluluk, bir gecede taktik oy veren bir “kararsız bölge”ye dönüştü: Yeşillere, bağımsızlara, hatta bazı bölgelerde kısa vadeli Reform kazanımlarını kabul etmeye razıydı. Tek amaç, kendisini hem Gazze konusunda hem de kamu hizmetlerinin temel meselelerinde terk ettiğini düşündüğü bir hükûmeti cezalandırmaktı. Yeşillerin ciddi bir sol kanat olarak ortaya çıkması, kısmen bir Müslüman oyu hikâyesi. 2024 genel seçimlerinde İşçi Partisinden koltuk alan dört Gazze yanlısı bağımsızın yükselişi de öyle.
Liberal Demokratların merkezdeki kazanımları büyük ölçüde ayrı bir hikâye; Müslüman seçmenin daha az olduğu Güney İngiltere bölgelerinde yoğunlaştı. Birlikte ele alındığında ise hepsi aynı tabloyu çiziyor: “İşçi Partisinin koalisyonu artık mümkün her yöne doğru parçalanıyor.”
İşçi Partisinin almak istediği ders, eğer almak istiyorsa, şu: “Bir topluluğu ‘garanti oy deposu’ sayarak görmezden gelmenin bedeli vardır. Daha büyük ders ise herkes için şu: Tek bir partiyle hizalanmış 4 milyon insan artık siyasi olarak müsait.”
Aşırı Sağcı Reform UK’nin Yükselişi Neleri Değiştiriyor?
Sağda Reform UK’in hızlanması daha tehlikeli bir gelişme. Bu tehlike, Reform UK Genel Başkanı Nigel Farage’ın partisini biçimsel olarak nerede konumlandırdığından çok, başka alanlarda neyi meşrulaştırdığıyla ilgili. Burada adının konulması gereken ulusal bir saçmalık var. Brexit, Farage’ın önceki partisi UKIP (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) altındaki projesiydi. Ekonomiye yıllık 100-200 milyar sterlinlik (yaklaşık 115-230 milyar avro) fatura, Avrupalı muadillerimizle aramızdaki enflasyon farkı, iş gücü kıtlığı, en yoksul hanelerin hâlâ emdiği tedarik zinciri acıları; hepsi onun son büyük fikrinin hesabı.
Britanya seçmeninin önemli bir kısmının bütün bunlardan çıkardığı sonuç ise ona daha fazla oy vermek oldu: Brexit yüzünden siyasi sınıfı cezalandırmak isteyen bir ülke, makul olarak Brexit’in mimarını cezalandırmayı denerdi. Bunu yapmak yerine Farage’ı terfi ettiriyor.
16 Mayıs 2026 Cumartesi günü, defalarca mahkûmiyeti bulunan aşırı sağ aktivist Tommy Robinson, Londra’nın merkezinde ikinci “Unite the Kingdom” (“Birleşik Krallık’ı Birleştir”) mitingini düzenledi. Sahneden konuşan isimler, ülkedeki “every single place of authority” (“her otorite mevkii”) ifadesini kullanarak İslam’ın ülkeden “kaldırılması” çağrısı yaptı. Niqab giymiş üç kadın sahnede alay konusu yapıldı; kalabalık “take it off” (“çıkar onu”) diye tezahürat etti. Yürüyüşçülerin çoğu, hızla yükselen Reform UK partisinin rengini taşıyordu. Dikkat çekici sayıda gösterici ise Londra sokaklarında büyük tahta haçlar taşıyarak yürüdü; sanki yeni bir Haçlı seferine çıkıyorlarmış gibi. Bu görüntü, mitingin neyi temsil ettiği konusunda en ufak bir tereddüde yer bırakmıyordu: Açıkça Müslüman ve İslam karşıtı bir seferberlik. Mitingi düzenleyen, defalarca mahkûm olmuş aşırı sağ aktivist Tommy Robinson’dı. İngiltere Başbakanı Sir Keir Starmer, organizatörleri “nefret ve bölünme satıcıları” olarak nitelendirdi.
İki gün sonra, 18 Mayıs’ta, iki genç saldırgan, California’nın en büyük camisi olan ve aynı zamanda bir okul barındıran San Diego İslam Merkezi’nde bir terör eylemi gerçekleştirdi. Aralarında, polisin ifadesine göre bilanço çok daha ağır olabilecekken bunu önleyen, sekiz çocuk babası bir güvenlik görevlisinin de bulunduğu üç adam katledildi. Teröristler, kullanılan silahların üzerinde İslam karşıtı yazılar ve ırk gururuna dair bir intihar notu bıraktı. Her türlü dürüst tanımla -sivillere yönelik şiddet, ibadet mekânında, nefret üzerine kurulu ideolojik bir amaç peşinde- bu saldırı bir terör eylemiydi ve failleri teröristti. Saldırganlar Müslüman olmadığında medyanın büyük kısmının bu kelimeleri kullanmaktaki isteksizliği, Nüfus Sayımı’nın resmini çizdiği bu topluluğun bugün içinde yaşadığı sorunun bir parçasıdır.
Bu olaylar birbirinden kopuk değil. Sınırlar ötesinde söylem, finansman ve insan hareket ettiren transatlantik bir İslam karşıtı altyapı artık var. Robinson, 2026’nın başında ABD turuna çıktı; Florida Üniversitesinde “İslami istila” dediği şey üzerine konuştu, ardından Paris’te “Make Europe Great Again” (Avrupa’yı Yeniden Büyük Yap – MEGA) başlığı altında Avrupalı aşırı sağ figürlerle bir araya geldi. Londra’daki Parlamento Meydanı’nda yapılan bir konuşmanın retoriği ile bir San Diego otoparkındaki intihar notunun retoriği aynı kuyudan su çekiyordu. Birmingham, Bradford, Newham veya Cardiff’te çocuğunu okula götüren genç bir Müslüman anne, geri kalanımızla aynı haberleri okuyor. Ve aynı hesabı yapıyor.
4 Milyon Britanya Müslümanı: Ülkenin Kaybetmek Üzere Olduğu Avantaj
Equi raporunun medyanın büyük ölçüde görmezden geldiği bir alt başlığı vardı: “Ve Göç Riski.” Birçoğumuzun zaten kulis konuşmalarında duyduğunu belgeliyordu: Yetenekli Britanya Müslümanları, yükselen dinî ayrımcılık karşısında sessizce göçü değerlendiriyor. Doktorlar, kurucular, avukatlar, akademisyenler. Seçeneği olan insanlar.
Saçmalığı bir düşünün. Büyümesi cılız, iş gücü açığı olan, doğum oranı tarihî düşüklükte seyreden, NHS’i çökmekte olan, başbakanları döner kapıdan geçer gibi gelip giden, yapısal olarak yaşlanan bir ülke; siyasetiyle, hâlihazırda yılda 70 milyar sterlin (yaklaşık 81 milyar avro) katkı sağlayan, NHS hekim kadrolarının yüzde 15’ini dolduran, ulusal ortalamanın dört katı oranında bağış yapan, Londra KOBİ’lerinin üçte birini işleten, genç, iyi eğitimli, girişimci, İngilizce konuşan, Britanyalı kimliğini sahiplenen, hayırsever 4 milyonluk bir nüfusu yabancılaştırmakla meşgul.
Eğer bir kurumsal danışman ulusal değeri yakmak için bir strateji tasarlasaydı, tam olarak bunu tasarlardı.
Kimsenin Hakkında Konuşmadığı Köprü: Britanya’nın Ticari Gücü Olarak Müslümanlar
Birleşik Krallık’ın neredeyse hiçbir ekonomik yorumcusunun hesaba katmadığı bir boyut daha var. AB dışında pazar arayan Brexit sonrası bir ekonomide, Britanya’nın 4 milyonluk Müslüman nüfusu, ülkenin sahip olduğu ama en az kullanılan stratejik varlıklardan biri.
İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC – İİT) 57 üye devletten, toplam 1,9 milyardan fazla nüfustan ve dünyadaki en hızlı büyüyen tüketici pazarlarından bazılarından oluşuyor. Küresel İslami ekonomi 2024 itibarıyla yaklaşık 3 trilyon sterlin (yaklaşık 3,45 trilyon avro) değerinde tahmin edildi; helal turizmin tek başına 2028’e kadar 384 milyar dolara – yaklaşık 355 milyar euro – ulaşması bekleniyor. Birleşik Krallık hâlihazırda Avrupa İslami bankacılık varlıklarının yüzde 85’ini elinde tutuyor: yaklaşık 6 milyar sterlin – yaklaşık 6,9 milyar euro. Londra ise İslam hukukuna uygun finansın Batı’daki başkenti konumunda. Bu ülkenin dil kapasitesi, aile ağları, diaspora bağlantıları, mesleki ilişkileri, dinî birikimi ve diğer Avrupa ülkelerinin erişmekte zorlandığı pazarlarda marka güveni var. Ticari anlamda bu bir köprü ve köprüler ihracatınızı büyütmenin yoludur. Bunu başka bir şekilde ifade edelim: “4 milyon Britanya Müslümanı, ‘Made in Britain’ markası için 4 milyon potansiyel elçidir.”
Avrupalı rakiplerin sıfırdan girmek zorunda kaldığı pazarlara Britanya’nın mal, hizmet ve fikri mülkiyetini taşımak için gereken dillere, aile bağlarına, güven ağlarına ve kültürel akıcılığa sahipler. Britanya gıda ve içeceği, modası, fintech’i, eğitimi, sağlık teknolojisi, profesyonel hizmetleri, ilaçları, yaratıcı içerikleri; bunlar, takdim eden kişi konuşmanın her iki tarafında da güvenilir biri olduğunda daha iyi satılır. Birleşik Krallık İş ve Ticaret Bakanlığı, böyle bir pazar erişimini sıfırdan inşa etmek için ciddi paralar harcıyor. Oysa o erişim, 4 milyon Britanya vatandaşının içinde gömülü olarak hâlihazırda var ve büyük ölçüde kullanılmıyor. Ciddi bir sanayi stratejisi, Britanya Müslüman diasporasına, İrlanda’nın küresel diasporasına ya da Hindistan’ın denizaşırı Hint ağlarına davrandığı gibi davranır: sonradan akla gelen bir unsur olarak değil, birincil ihracat kanalı olarak.
Bu köprünün neler inşa edebileceğini görmek için çok uzağa bakmaya gerek yok. 2014’te kurulan Halalbooking, bugün helale duyarlı yolcular için dünyanın bir numaralı arama ve rezervasyon platformuna örneğine bakalım. Birleşik Krallık üssünden 110’dan fazla ülkede 2 milyondan fazla sadakat üyesine hizmet veriyor, 100’den fazla ülkede 500.000’den fazla mülk listeliyor ve 2019’da Sunday Times Fast Track 100 sıralamasında Birleşik Krallık’ın en hızlı büyüyen turizm şirketi olarak birinci seçildi. Risk sermayesi olmadan büyüdü. Birleşik Krallık’ta istihdam yaratıyor. Birleşik Krallık’ta üretilmiş bir ürünü 110 pazara ihraç ediyor.
Halalbooking bir istisna değil. Britanyalı Müslüman kurucuların Birleşik Krallık’ın eğitimini, sermaye piyasalarını ve hukuki altyapısını küresel kültürel akıcılıkla birleştirdiğinde neler yapabileceğinin tezahürü. Bunu Londra, Manchester, Birmingham ve Bradford genelinde faaliyet gösteren binlerce Britanya Müslüman sahipli KOBİ ile çarpın; elinizde, Birleşik Krallık devletinin desteklemek için yarışması gereken bir ihracat motoru olur.
Müslüman Ticaret Forumu Ne Diyor?
İşte tam bu sebeple Britanyalı Müslüman iş insanlarını İslam İşbirliği Teşkilatı pazarlarına ve birbirine bağlayan ticari platform olan Müslüman Ticaret Forumunun (Muslim Trade Forum – MTF) kurucu üyelerindenim. Oy önemli, savunuculuk önemli, toplum örgütlenmesi önemli; ama ticaret, geri alınması zor şeyler inşa eder. İşler, ilişkiler, tedarik zincirleri, kurumlar. MTF şimdi Britanya Müslüman Ticaret ve Sanayi Odasına dönüşüyor: 57 İİT üyesi devlet ile Britanyalı Müslüman işletmeleri bağlayacak ve bu faaliyeti Birleşik Krallık ekonomisine yönlendirecek kalıcı bir platform. Ticari heyetler, fuarlar, Londra Helal Forumu ve doğrudan iş eşleştirmeleri aracılığıyla, eskinin kamusal ihracat ajansı Birleşik Krallık Ticaret ve Yatırım Ajansının kurumsal olarak yapmaya çalıştığı şeyi -ama bu kez ilgili ağların içinden, ilgili ilişkilerle- yapıyoruz.
Üyelerimiz arasında teknoloji şirketleri, pastaneler, telekom altyapısı, ultra-yüksek varlık değerli müşterilere hizmet veren hukuk firmaları, finans, gayrimenkul ve helal tedarik zincirleri işleten kurucular var. Klişe hâlâ “köşedeki bakkal” diyor. Ancak gerçekte ise uluslararası ayak izleri, Birleşik Krallık merkezleri ve Britanya’nın tam da en çok ihtiyaç duyduğu anda yeni ihracat geliri getirme kapasitesi olan bir kuşak söz konusu.
Geçtiğimiz hafta Birleşik Krallık merkezli Müslüman televizyon kanalı tarafından düzenlenen yıllık iş ödüllerinin (Islam Channel Business Awards) “Yılın Teknoloji İşletmesi” kategorisinde finalistleri değerlendiren bir jüri üyesiydim ve bir kez daha Britanyalı Müslüman girişimcilerin Britanya teknoloji sektörüne getirdiği yeteneğin derinliğine ilk elden tanık oldum: gerçekten dünya çapında, türev olmayan platformlar inşa eden operatörler. Yapay zekâ, fintech, sağlık teknolojisi, havacılık, SaaS. Burada merkezleri olan, burada istihdam yaratan, burada vergi ödeyen ve buradan dünyaya açılan kurucular. Boru hattı gerçek, kalite yüksek ve büyük ölçüde Birleşik Krallık teknoloji ekosisteminin diğer kısımlarına kolayca akan risk sermayesi ve kamu politikası ilgisi olmadan inşa ediliyor. Bu, bir topluluğun şikâyeti değil, ulusal bir fırsat kaçırma meselesidir.
O salonlarda gördüğüm şey, sayım rakamlarının toplu olarak anlattığı şeydir: İnşa eden insanlar. Britanya Müslümanlarının hikâyesi, yirmi yıl boyunca özünde bir inşa hikâyesi oldu: Okullar, işletmeler, hayır kurumları, camiler, kariyerler, mesleki ağlar, sivil kurumlar ve şimdi giderek artan biçimde, Birleşik Krallık’ı, kendisini her zaman olmak istediğini iddia ettiği merkez konumuna döndüren ulus-aşırı bir ticari mimari. Ülke bundan yararlandı; çoğunlukla farkına bile varmadan.
Önümüzdeki Tablonun Tek Cümlede Özeti
Genç, Britanyalı, iyi eğitimli, etnik açıdan çeşitli, kentli, ülkesiyle güçlü biçimde özdeşleşmiş, yılda 70 milyar sterlin (yaklaşık 81 milyar avro) katkı sağlayan, tıp iş gücünün yüzde 15’ini dolduran ve Britanya’yı dünyanın en hızlı büyüyen tüketici pazarlarına bağlama konusunda eşsiz konumda olan bir topluluk; ama aynı zamanda yirmi yıllık siyasi tercihlerin oyduğu Britanya parçalarında sıkışmış ve açıkça İslamofobik söylemin ana akımlaştığı, aynı haftanın haberlerinin Londra Parlamento Meydanı’nda bir aşırı sağ mitingi ile San Diego’da bir camide gerçekleşen terör saldırısını getirdiği bir siyasi iklim.
Bu cümlenin iki yarısı da doğru. Önem taşıyan kamu politikası tartışması bu ikisi arasındaki uçurumda yaşıyor ve bu uçurumun ciddi biçimde kapatılması gerekiyor. Britanya’nın bu topluluğu kaybetmeye gerçekten gücü yetmez. Ne NHS istihdamı açısından, ne ticari açıdan, ne vergi geliri açısından, ne ticaret köprüsü açısından, ne sosyal uyum açısından, ne de sahip olduğu vatandaşlarla anlaşmasını tutan bir ülke olmanın temel ahlaki anlamı açısından.
Nüfus sayımı, Britanya Müslümanlarının ülkenin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor. Şimdi asıl soru şu: Britanya, bu gerçeği siyasetinde, kurumlarında ve kamusal dilinde kabul edecek mi?