Polis Şiddetinde Algı Farkı: Mağdur “Thomas” Değil “Mohamed” Olunca Tepki Azalıyor
Almanya'da yaklaşık 16 bin kişinin katıldığı bir araştırma, polis şiddeti vakalarında mağdurun isminin kamuoyu algısını etkilediğini ortaya koydu. Aynı olayda "Thomas" yerine "Mohamed" ismi kullanıldığında, katılımcılar polis müdahalesini daha meşru görme eğilimi gösterdi.
Ağustos 2022’de Dortmund’da, kendine zarar verme riski nedeniyle yardım için çağrılan polis tarafından vurulan 16 yaşındaki Senegalli Mouhamed Lamine Dramé hayatını kaybetmişti. Polis memurları gencin olay sırasında tehdit oluşturduğunu savunurken, ailesi ve destekçileri kullanılan gücün orantısız olduğunu belirtiyordu. Dortmund Eyalet Mahkemesi, Aralık 2024’te tüm sanık polislerin beraatine karar verdi. 25 Haziran 2026’da Federal Adalet Divanı (BGH) da beraatleri onadı ve kararlar kesinleşti.
Bu yargı kararı, Almanya’da polis şiddeti mağdurlarının göçmen kökenli olmasının toplumun adalet algısını nasıl etkilediği sorusunu bir kez daha gündeme taşımıştı. Science Advances dergisinde 25 Mart 2026’da yayımlanan ve Almanya’da 15.941 kişinin katıldığı geniş çaplı bir anket çalışması, bu soruya oldukça net bir yanıt verdi: Mağdurun ismi, toplumun olaya bakış açısını doğrudan değiştiriyor.
Aynı Polis Şiddeti Olayı, Mağdurların İsmine Göre Farklı Değerlendirmeler
Aalborg Üniversitesinden siyaset bilimci Kristine Eck ve Zürih Üniversitesinden siyaset bilimci Christoph Steinert, yürüttükleri çalışmada katılımcılara polis tarafından rutin bir kontrolde durdurulan, ardından çıkan tartışmada gözaltına alınırken yaralanan bir inşaat işçisine dair kurgusal bir haber metni sundular. Metnin içerdiği eylemler, mekan ve olay akışı herkes için birebir aynıydı. Ama araştırmacılar tek bir detayı değiştirdi: Katılımcıların yarısı mağdurun adını “Thomas Schneider” olarak görürken, diğer yarısı “Mohamed Ahmed” olarak görüyordu.
Bu tasarım, yalnızca isim farkının kamuoyu üzerindeki etkisini ölçmeyi mümkün kıldı. Araştırma, gerçek bir haberin zaman içinde gelişmesini taklit edecek şekilde üç aşamalı olarak kurgulandı. İlk aşamada katılımcılara yalnızca polisin resmî açıklaması sunuldu. Bu açıklamada kişinin polise direndiği ve müdahalenin bu nedenle gerçekleştiği belirtiliyordu. İkinci aşamada olayın cep telefonu kamerasıyla kaydedildiği ve görüntülerde polisin şahsa şiddet uyguladığının görüldüğü aktarıldı. Üçüncü aşamada ise bağımsız bir denetim kurulunun olayı incelediği ve polisin orantısız güç kullandığını resmen tespit ettiği bilgisi verildi.
Araştırmanın en dikkat çekici sonucu, aynı olayın mağdurun adına göre farklı değerlendirilmesi oldu. Mağdurun adı Mohamed Ahmed olduğunda, katılımcılar polis müdahalesini Thomas Schneider senaryosuna kıyasla sistematik olarak daha az sorunlu buldu.
Kanıtlar Ortaya Konsa da İsme Göre Tutum Farkı Kapanmadı
Araştırmanın en dikkat çekici sonucu, aynı olayın mağdurun adına göre farklı değerlendirilmesi oldu. Mağdurun adı Mohamed Ahmed olduğunda, katılımcılar polis müdahalesini Thomas Schneider senaryosuna kıyasla sistematik olarak daha az sorunlu buldu.
Bu fark yalnızca olayın belirsiz olduğu ilk aşamayla sınırlı kalmadı. Cep telefonu videosu ortaya çıktığında ve daha sonra bağımsız denetim kurulu polisin orantısız güç kullandığını tespit ettiğinde de Mohamed Ahmed aleyhine olan değerlendirme farkı tamamen ortadan kalkmadı. Başka bir ifadeyle, olayın içeriği aynı kalsa bile mağdurun isminin işaret ettiği kimlik, uygulanan şiddetin ne kadar ciddiye alınacağını etkiledi.
Araştırmada bu farkın sayısal olarak sınırlı görünse de istatistiksel olarak anlamlı olduğu vurgulanıyor. Çünkü katılımcıların karşısındaki haber metninde değişen tek unsur, mağdurun adıydı.
Siyasi Eğilimlere Göre Katılımcıların Tutumu Değişiyor
Çalışmanın bir diğer bulgusu, önyargının siyasi eğilimlere göre farklı biçimlerde ortaya çıkmasıydı. Olayın yalnızca polis açıklamasına dayandığı ilk aşamada, sol ve sağ eğilimli katılımcılar arasında farklı yönlerde ön kabuller görüldü. Sol eğilimli katılımcılar Mohamed Ahmed’e yönelik şiddeti daha ağır değerlendirirken, sağ eğilimli katılımcılar polis müdahalesini daha meşru görme eğilimi gösterdi.
Ancak kritik fark, yeni kanıtlar ortaya çıktığında belirdi. Video kaydı ve bağımsız kurul tespiti sonrasında sol ve merkez eğilimli katılımcılarda mağdurun adı belirleyici olmaktan büyük ölçüde çıktı. Sağ eğilimli katılımcılarda ise Mohamed Ahmed’e yönelik şiddeti daha hafif değerlendirme eğilimi devam etti. Araştırmacılar, bu durumu kanıta rağmen değişmeyen, “bilgiye dirençli” bir önyargı olarak değerlendiriyor.
Araştırmanın bulgularını Tagesspiegel gazetesine değerlendiren Alman Entegrasyon ve Göç Araştırmaları Merkezinden (DeZIM) sosyal bilimci Dr. Cihan Sinanoğlu, bu sonucu kişilerin sahip oldukları dünya görüşünü somut olguların önüne koymasıyla açıklıyor. Sinanoğlu’na göre göçün sürekli güvenlik ve suç başlıkları altında tartışılması, göçmenleri kamusal algıda kriminaliteyle ilişkilendiren bir zemin oluşturuyor.
Sinanoğlu, bu durumu “ideolojik momentum” kavramıyla açıklıyor: Kişi, karşısına çıkan yeni bilgiyi kendi dünya görüşünü güncellemek için değil, mevcut kanaatini koruyacak şekilde yorumluyor. Bu nedenle video kaydı veya resmî tespit gibi güçlü kanıtlar bile kimi katılımcılar için belirleyici olmayabiliyor.
Frankfurt Goethe Üniversitesinden hukukçu ve siyaset bilimci Hannah Espín Grau ise aynı meseleyi toplumsal deneyim farkı üzerinden değerlendiriyor. Tagesspiegel’e konuşan Espín Grau, sol görüşlü kişi ve çevrelerde polis şiddetinin özellikle gösteriler ve eylemler bağlamında daha yakından deneyimlendiğini, bu nedenle ırkçılığa maruz kalan kişilerle daha güçlü bir dayanışma bağı kurulabildiğini belirtiyor. Bu tür bir deneyime sahip olmayanlar ise olaylara daha mesafeli bakabiliyor ve somut kanıtlar ortaya çıksa bile ilk değerlendirmelerini değiştirmekte daha isteksiz davranabiliyor.
Göç Tartışmaları Polis Algısını Nasıl Etkiliyor?
Bu anket çalışmasının özellikle Almanya’da yapılmasının arka planında ülkenin demografik yapısı yatıyor. Almanya, dünyada en çok göçmen barındıran ikinci ülke konumunda yer alıyor. Dr. Cihan Sinanoğlu, göçün toplumsal bir konudan ziyade güvenlik sorunu olarak tartışılmasının polis şiddetini meşrulaştıran bir zemin hazırladığını ifade ediyor. Akademik literatürde “güvenlikleştirme” olarak adlandırılan bu süreçte göç, ekonomik ya da toplumsal bir konu olmaktan çıkıp doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak konumlandırılıyor. Nitekim Şansölye Friedrich Merz’in, artan sığınma başvurularını sokakların değişen manzarasına (Stadtbild) bağlaması, göçmenleri dolaylı olarak suçla ilişkilendirdiği gerekçesiyle yoğun eleştiri toplamıştı.
Bu algının toplumsal boyutuna bakıldığında ise 2017 tarihli bir YouGov anketine göre, Almanların yüzde 63’ü ırk temelli kimlik kontrollerini sorunlu bulmuyor, hatta bunu etkili polislik için gerekli görüyor. Statista’nın derlediği 2020 tarihli bir anketein verilerine göre ise Almanların yarısı polis teşkilatında ırkçılığın bir sorun olmadığını düşünürken, yüzde 38’i polisin bir ırkçılık sorunu olduğunu düşünüyor. Buna karşın Avrupa Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu’nun (ECRI) Alman polis teşkilatında inceleme yapılması talebi hükûmet tarafından reddedilmişti.
Ayrımcılık Verileri Ne Gösteriyor?
Toplumsal algı araştırmalarının yanı sıra, polisle karşılaşan kişilerin deneyimlerine ilişkin veriler de benzer bir tablo çiziyor. Mediendienst Integration’ın Federal Ayrımcılıkla Mücadele Ofisi (ADS) verilerine dayandırdığı derlemeye göre, göçmen ailelerden gelen kişiler polis tarafından ayrımcılığa uğradıklarını yüzde 14 oranında bildirirken, göçmenlik bağı olmayan kişilerde bu oran yüzde 3’te kalıyor.
Rassismusmonitor araştırmasının 2026 yılı verileri bu farkı etnik ve dinî gruplar açısından daha da görünür hâle getiriyor. Almanya’da siyahi erkeklerin yüzde 24’ü, Müslüman erkeklerin ise yüzde 19’u son bir yıl içinde polis tarafından ayrımcılığa uğradığını belirtiyor. Herhangi bir etnik ya da dinî azınlığa mensup olmayan erkeklerde bu oran yüzde 4.
Polisle şiddet içeren bir karşılaşma yaşadığını belirten ve “beyaz, Alman ve Batılı” olarak algılanmayan kişilerin yüzde 62’si, bu karşılaşmada ayrımcılığa uğradığını hissettiğini söylüyor. Göçmen kökeni olmayan kişilerde ise bu oran yüzde 31 olarak aktarılıyor.
Polis Şiddetinde Denetimsizlik ve Cezasızlık Sarmalı
Almanya’da, araştırmadaki kurgusal senaryonun aksine, polis şiddeti iddialarını bağımsız biçimde inceleyip ihlal tespiti yapacak genel bir polis denetim kurulu bulunmuyor. Bu tür iddialar büyük ölçüde savcılıkların soruşturma süreçlerine bırakılıyor.
Kriminolog Tobias Singelnstein ve ekibinin polis şiddeti üzerine yürüttüğü araştırmalar, bu alanda cezaî sonuç alınmasının istisnai kaldığını gösteriyor. Hukuka aykırı polis şiddeti iddialarının önemli bir bölümü kovuşturma aşamasına ulaşmadan kapanıyor. Mahkûmiyetle sonuçlanan dosyaların ise son derece sınırlı kaldığı, bu dosyalarda da çoğu zaman net görüntü kaydının belirleyici rol oynadığı belirtiliyor.
Dramé davası bu tartışmanın somut örneklerinden biri olarak görülüyor. Dosya ceza yargılamasına taşınmasına rağmen önce Dortmund Eyalet Mahkemesi tüm sanıkları beraat ettirdi, ardından Federal Adalet Divanı bu beraatleri onadı. Böylece dosya hukuken kapanırken, polis müdahalesinin niteliğine ve göçmen kökenli mağdurların adalete erişimine dair toplumsal tartışma devam etti.
Fransa, İngiltere ve ABD’de Benzer Örüntüler
Almanya’ya özgü görünen bu tablo, Avrupa ve ABD’de tekrar eden daha geniş bir örüntünün parçası. Fransa’da kimlik kontrollerine ilişkin çalışmalar, siyahi veya Kuzey Afrikalı olarak algılanan genç erkeklerin polis tarafından durdurulma ihtimalinin nüfusun geri kalanına kıyasla çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Fransa Haklar Savunucusunun 2017’deki değerlendirmesine göre bu gruptaki erkeklerin kimlik kontrolüne uğrama olasılığı diğerlerine kıyasla yaklaşık 20 kat fazla.
İngiltere’de de benzer bir tablo var. Londra Belediyesi için hazırlanan ve King’s College London tarafından yürütülen 2026 tarihli araştırmanın tespitine göre 2023 verilerinde siyahi Londralıların durdurulup aranma ihtimali beyaz Londralılara kıyasla 3,82 kat daha yüksekti. Londra’nın bazı varlıklı semtlerinde ise bu farkın 48 kata kadar çıktığı tespit edildi.
ABD’de yapılan araştırmalar da polis şiddeti korkusunun ırksal gruplar arasında keskin biçimde farklılaştığını ortaya koyuyor. 2020 tarihli ulusal bir çalışmaya göre siyahi Amerikalıların polis şiddetine maruz kalmaktan korkma olasılığı beyaz Amerikalılara kıyasla yaklaşık beş kat daha yüksek. Polis vücut kamerası kayıtlarına dayanan çalışmalar da polis-sivil etkileşimlerinde siyahi kişilerin beyaz kişilere kıyasla daha olumsuz muameleyle karşılaşabildiğine işaret ediyor.
Polis Şiddeti Algısı, Sınır Dışı Politikalarına Dair Bir Gösterge mi?
Almanya’daki polis şiddeti araştırmasının yazarlarından Christoph Steinert, elde edilen bulguların yalnızca polis şiddeti algısını değil, göç politikalarına yönelik toplumsal desteği anlamak açısından da önemli olduğunu belirtiyor. Steinert’e göre Avrupa’daki sert sınır dışı uygulamalarının veya ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu (ICE) memurlarının sert müdahalelerinin toplumun bir kesimi tarafından neden daha hafif değerlendirildiği, bu tür algı mekanizmalarıyla ilişkili olabilir.
Bu bağlantı, araştırmanın bulgularını daha geniş bir siyasal bağlama yerleştiriyor. Eğer göçmen veya Müslüman olarak algılanan bir mağdura yönelik devlet şiddeti, aynı olayın yerli ve çoğunluk kimliğine ait bir mağdura yöneltilmiş hâline kıyasla daha az sorunlu görülüyorsa, bu durum yalnızca münferit polis vakalarının değil, göç ve güvenlik politikalarının toplumsal meşruiyetini de etkileyebilir.
Araştırmacılar, çalışmanın sınırlarına da dikkat çekiyor. Ankette kullanılan isim değişikliği yalnızca göçmen kökenini değil, aynı zamanda etnik kökeni, dinî kimliği ve sınıfsal çağrışımları da işaret edebiliyor. Dolayısıyla önyargıyı tetikleyen ana unsurun tam olarak hangisi olduğunu ayrıştırmak mümkün değil. Ayrıca gerçek hayatta haberler günler veya haftalar içinde gelişirken, deneyde yeni bilgiler katılımcılara aşamalı fakat kısa süre içinde sunuldu.
Buna rağmen araştırmanın temel sonucu açık: Aynı polis müdahalesi, mağdurun kim olduğuna dair yerleşik algılar nedeniyle farklı değerlendirilebiliyor. Üstelik bu fark, kanıtlar netleştikçe her zaman ortadan kalkmıyor. Polis şiddetine ilişkin kamuoyu tepkisi, yalnızca olayın kendisine değil, mağdurun adına, kimliğine ve toplumdaki mevcut göç algısına da bağlı olarak şekilleniyor. (P)