İsrail İşgalinin En Radikal Mimarı: Daniella Weiss Kimdir?
Ekim 2023 sonrasında dünya Daniella Weiss adını yeniden duymaya başladı. Uluslararası medyada peş peşe verdiği röportajlarda Gazze'nin Filistinlilerden tamamen boşaltılması ve bölgenin yeniden Yahudi yerleşimine açılması gerektiğini açıkça savunuyordu. Ancak asıl dikkat çekici olan, zorla yerinden etmeyi açıkça savunan bu ismin 2025 yılında iki İsrailli akademisyen tarafından Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmiş olmasıydı.
“İki milyondan fazla Arap’tan bahsediyorum. Hiçbiri orada kalmayacak. Biz Yahudiler Gazze’de olacağız.” Daniella Weiss, CNN Röportajı, 2024
Daniella Weiss hakkında yayımlanan haberlerde ve belgesellerde benzer sıfatlar tekrar eder: “Irkçı”, “acımasız”, “soykırımcı”… Bu tanımlar bütünüyle haksız değildir; ancak tek başına açıklayıcı da değildir. Zira Weiss’ı yalnızca münferit bir fanatizme indirgemek ya da psikolojik bir vaka olarak görmek, onu mümkün kılan siyasal, toplumsal ve ideolojik zemini görünmez kılar. Bu yazı da tam olarak bu nedenle, Daniella Weiss’ın kim olduğundan çok, nasıl bu kadar etkili hâle gelebildiğini ve işgalci sömürgecilik projesinin en görünür figürlerinden birine nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışıyor.
Bir Büyükanne Masalı: Aldatıcı Bir Portre
Daniella Weiss’in işgal altındaki Batı Şeria’da, Kedumim’deki[1] evine adım attığınızda gözünüz önce oturma odasındaki büyük bir haritaya takılıyor. Batı Şeria’nın üzerinde serpiştirilmiş kırmızı noktaların her biri, kurulmasına öncülük ettiği ya da desteklediği yasa dışı işgalci karakollardan[2] birini gösteriyor. Torunları odada oynarken Weiss haritaya bakıyor; büyük ihtimalle gözünde Batı Şeria’nın ardından Gazze’de kurulması çağrısında bulunduğu yeni Yahudi yerleşimleri canlanıyor. Kanada ve Birleşik Krallık tarafından yaptırım listesine alınan 80 yaşındaki Weiss için bu harita, sözde “ilahi” olduğuna inandığı bir projenin da yol haritası.
Daniella Weiss, başörtüsü, uzun eteği ve sakin tavrıyla ilk bakışta dindar bir büyükanneyi andırıyor. Aynı sakin ses tonuyla ise Gazze’deki Filistinlilerin sürülmesini ve yerlerine yasadışı Yahudi yerleşimleri kurulmasını savunuyor. Onu ilk kez izleyenler için bu çarpıcı bir tezat gibi görünse de işgalci İsrail’in sömürgecilik hareketini uzun yıllardır takip edenler açısından bu söylem yeni değil. Weiss, yıllardır özenle inşa edilmiş “sevecen büyükanne” imajının ardında ırkçı ve sömürgeci ideolojisini gizleme ihtiyacı dahi duymayan, hesap vermeyeceğinden emin bir ses. Aynı zamanda da İsrail’in en tanınmış işgalci hareket liderlerinden biri.
2025 baharında Oslo’daki Nobel Komitesi’ne dikkat çekici bir başvuru ulaştı. İki İsrailli akademisyen, Daniella Weiss’ı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Bu başvuruda Filistin köylerinin, zeytinliklerinin ve tarım arazilerinin üzerine kurulan işgalci yerleşimleri “güvenliği artıran topluluklar” olarak tanımlıyordu. Hakkında yaptırımlar devam ederken Weiss’ın Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesi, işgalin uluslararası alanda hangi ölçüde meşrulaştırılabildiğini de gösteren sembolik bir dönüm noktasıydı.

Louis Theroux’un Nisan 2025’te BBC’de yayınlanan “The Settlers” isimli belgeselinde Daniella Weiss harita üzerinde işgal planlarını gösteriyor.
Daniella Weiss’in Kökleri ve Bir İdeolojinin İnşası
Daniella Weiss, doğum adıyla Daniella Mintz, 30 Ağustos 1945’te Britanya Mandası altındaki Filistin’de, Ramat Gan’da doğdu. Babası Amerika Birleşik Devletleri kökenli, annesi ise Varşova doğumlu Polonyalı bir Yahudi’ydi. Weiss’in kendi anlatımına göre anne ve babası, 1940-1948 yılları arasında faaliyet gösteren Siyonist paramiliter örgüt Lehi’nin (Stern Çetesi) aktif üyeleriydi. 1940-1948 yılları arasında faaliyet gösteren Lehi, Deir Yassin Katliamı[3] ve Birleşmiş Milletler arabulucusu Folke Bernadotte[4] suikastındaki rolü nedeniyle tarihçilerin büyük bölümü tarafından terör örgütü olarak tanımlanıyor. Weiss, büyüdüğü bu çevrede ideolojik mirasını da devraldı.
1948’de İsrail Devleti kurulduğunda Lehi feshedildi; ama ideolojisi devletle birlikte büyüdü. Örgütün önde gelen isimlerinden Yitzhak Shamir’in 1983-1992 yılları arasında başbakanlığa yükselmesi, paramiliter Siyonist hareket ile devlet arasındaki organik sürekliliğin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Kuşaktan kuşağa aktarılan Siyonist ideoloji ve Lehi’nin “kutsal toprak uğruna her yol meşrudur” anlayışı, Weiss’ın dünya görüşünün temelini oluşturdu.
Daniella Weiss, genç yaşta dinî-Siyonist gençlik hareketi Bnei Akiva’ya katıldı. Burada ileride evleneceği Amnon Weiss ile tanıştı. Bar-Ilan Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı ile Siyaset Bilimi okudu; mezuniyetinin ardından bir süre öğretmen olarak çalıştı. Karşımızda öfke ya da tesadüflerle radikalleşmiş bir figür değil; çocuklukta edinilen ideolojik mirası gençlik hareketleri, akademik eğitim ve örgütlü faaliyetlerle sistemli biçimde pekiştirmiş bir aktör bulunuyor. Weiss’in savunduğu işgal politikaları, anlık tepkilerden değil; uzun yıllara yayılan ideolojik bir inşa sürecinden beslenmiş durumda.
Dönüm noktası 1973 Yom Kippur Savaşı’ nın ardından geldi. Weiss, işgalci hareketin kurucularından Haham Moshe Levinger ile tanıştı. Levinger’ın öğretisi netti: Batı Şeria ilahi vaat gereği Yahudilere aitti ve bu topraklara yerleşmek dinî bir yükümlülüktü. Weiss bu öğretiyi benimsemekle kalmadı; hayatını adadığı projenin merkezine yerleştirdi. Tel Aviv banliyösünü geride bırakıp eşi ve çocuklarıyla Batı Şeria’daki terk edilmiş bir askeri üsse taşındı. Sonradan bu “hicreti” Tanrı’nın gönderdiği bir işaret olarak yorumlayacaktı. Geri kalan elli yılda her yeni kaçak karakol ve her yeni toprak gaspı bu ideolojinin sahadaki karşılığına dönüştü.
İşgalin Mimarı: Tepeden Tepeye Yayılan Bir Proje
1967 Savaşı’nın ardından İsrail’deki dinî-Siyonist çevreler açısından hem toprakta hem zihinde bir şeyler değişti. Batı Şeria, Yahudi kutsal metinlerinde geçen sözde “Yahuda ve Samiriye” olarak geri alınması gereken, yerleşilmesi gereken ilahi bir miras olarak nitelenmeye başlandı. 1974’te kurulan Gush Emunim (İnananlar Bloku) hareketi bu anlayışı örgütlü bir projeye dönüştürdü. Daniella Weiss bu hareketin içinde yetişti ve zamanla en etkili organizatörlerinden biri oldu.
Bu projenin en görünür örneklerinden biri Kedumim’di. 1975’te Gush Emunim öncülüğünde kurulan bu (kaçak) yerleşim, bugün kırmızı çatılı evleri, okulları ve kütüphanesiyle sıradan bir banliyöyü andırıyor. Girişinde ise Makkabi önderi Simon’a atfedilen bir söz taşa işlenmiş durumda: “Yabancı bir ülkeyi işgal etmedik; yalnızca atalarımızın mirasını geri aldık.” Bu ifade, işgalin nasıl “eve dönüş” söylemiyle meşrulaştırıldığını da tek bir cümlede özetliyor.
Weiss, 1996-2007 yılları arasında Kedumim Belediye Başkanlığı yaptı. Ancak hedefi sadece önceden işgalle yerleşime dönüştürülmüş yerleri yönetmek değildi. 2007’de kurduğu, İbranicede “miras” anlamına gelen Nachala Hareketi Batı Şeria’da yeni “karakollar” kurmayı ve bunları zamanla kalıcı yerleşkelere dönüştürmeyi amaçlıyordu. İki devletli çözümü bütünüyle reddeden Weiss’a göre Batı Şeria ile Gazze’nin tamamı “Eretz Israel”in (Büyük İsrail) ayrılmaz parçalarıydı. Stratejisini ise tek cümlede özetliyordu: “Bir karakol, daha büyük bir topluluk için başlangıç noktasıdır. Oyunun adı budur.” Middle East Eye‘ın aktardığına göre Nachala, Weiss’ın öncülüğünde yaklaşık 224 karakol kurdu; bunların 141’i zamanla kalıcı yerleşimlere dönüştü. Her yeni karakol, gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletini sahada fiilen imkânsızlaştıran bilinçli bir adımdı.
Örgütün desteklediği bu kaçak karakollar Filistinlilere ait özel araziler üzerine inşa edildi. Filistinliler kendi tarlalarına giremeyen, otlaklarına dahi ulaşamayan kırılgan bir topluluğa dönüştürüldü.
Der Spiegel muhabirinin Kedumim’deki evinde yaptığı röportaj, Weiss’in görünür yüzü ile sahadaki rolü arasındaki çelişkiyi gözler önüne serer. Muhabir onu uzun eteği, başörtüsü ve sakin tavrıyla “iyi bir büyükanne” olarak tasvir eder. Büyükannelik ile işgal organizatörlüğü aynı kadrajın içine sığmaktadır. O kadın, birkaç dakika sonra yeni işgalci karakolların nasıl kurulacağını anlatmaya başlar. Tahliye edilen her yapının yerine yenilerinin inşa edilmesi çağrısı yapmaya başlar. Weiss’in anlattığına göre bir karakolun tahliyesi sırasında kaburgaları kırılmıştır; buna rağmen ertesi gün çevredeki yerleşimlerden gençleri yeniden inşa faaliyetlerine çağırır. Genç işgalcilerden birinin sözleri bu stratejiyi tek cümlede özetler: “Ordu ne kadar çok yıkarsa, biz o kadar çok inşa ederiz.”
Bu ısrar elbette salt ideolojik motivasyonla açıklanamaz; arkasında şüphesiz somut bir devlet desteği var. İsrailli sivil toplum örgütü Barış Şimdi Hareketi’nin (Peace Now) 2023 tarihli raporlarına göre İsrail hükûmeti sadece 2023 yılında onlarca yasa dışı işgalci karakola milyonlarca şekel kamu kaynağı aktardı. Elektrik, yol, güvenlik ve altyapı desteği sayesinde “geçici” karakollara göz yumularak kalıcı yerleşimlere dönüştü. Filistin tepelerinde beliren her yeni karavan kamu bütçesiyle finanse edilen fiilî ilhak politikasının bir parçasıydı. Ariel Şaron’un 1998’de yaptığı “Koşun, tepeleri alın” çağrısı da bu ilişkinin en açık siyasi ifadesiydi. İsrail hükûmeti 2001’de yeni yerleşimler kurmayacağını taahhüt etse de sahada bu taahhüdün hiçbir karşılığı olmadı. Takip eden yıllarda Batı Şeria’daki işgalci nüfus hızla arttı.
Eylül 2003’te Deutschlandfunk’a verdiği röportajda Weiss, yeni bir işgalci yerleşim alanına giderken çevredeki Filistin zeytinliklerini işaret ederek şöyle diyordu: “Onlar işlerini yapıyor, biz de kendi işimizi.” İnsan hakları araştırmacısı Dror Etkes ise o sırada, yerleşim faaliyetlerinin devam etmesi hâlinde İsrail’in apartheid rejimine dönüşeceği uyarısında bulunuyordu. Etkes’in o dönemki uyarısı bugün artık tartışma konusu bile değil; B’Tselem, Amnesty International ve Human Rights Watch bu nitelendirmeyi çoktan resmî raporlarına geçirmiş durumda.
Weiss’in stratejisi Batı Şeria ile de sınırlı kalmadı. 2005 yılında Gazze’deki İsrail yerleşimlerinin tahliye edilmesini “tarihî bir hata” olarak nitelendiren Weiss, yıllar sonra benzer bir durumun Gazze’de yeniden yaşanmaması adına çalışmalara başladı. 2024 yılında Haaretz gazetesinin aktardığına göre Gazze’ye girişinin resmî prosedürlere göre yasak olmasına rağmen Weiss Gazze’de saha gezisi yaparak “yerleşmeyi umduğu” bir bölgeyi ziyaret ettiğini söyledi. DW News‘e verdiği röportajda “Sınıra yakın bir yere yerleşeceğiz.” sözleriyle Gazze’de yeni yerleşimler kurma hedefini açıkça dile getiriyor, The New Yorker‘a yaptığı açıklamada söylediği “Gerçekçi değilse, onu gerçekçi hâle getiririz.” ifadesi her şeyi özetliyordu. Batı Şeria’da onlarca yıl işleyen “önce gir, sonra meşrulaştır” stratejisi Gazze’ye taşınıyordu.
Weiss’in Şiddet Sicili: Mahkûmiyetlerden Yaptırımlara
Daniella Weiss’in İsrail kamuoyu önünde özenle inşa edilen imajı; “öncü”, “kurucu anne” ya da “ideal bir büyükanne” anlatısına dayanıyor. Ancak Weiss’in hukuki sicili bu anlatıyla keskin bir tezat oluşturuyor. Uzun yıllar belediye başkanlığı yapan, İsrail yerleşimci sömürgeci hareketinin en etkili örgütlerinden birini kuran Weiss; iki ayrı mahkûmiyet kararı bulunan ve Kanada, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği tarafından yaptırım uygulanan bir isim.
Weiss’ın şiddetle ilişkisi yalnızca söylem düzeyinde kalmıyor. Danilla Weiss, 1987’de Kalkilya’da Filistinlilere yönelik saldırılar sırasında silahlı bir grubu yönlendirdiği gerekçesiyle mahkûm edildi. İsrail mahkemesi Weiss’i suçlu bularak 2.500 şekel para cezasına ve altı ay ertelenmiş hapis cezasına hükmetti. 2009’da ise polis soruşturmasını engellemeye çalışırken memurlara fiziksel saldırıda bulunduğu için ikinci kez hüküm giydi. Bu iki dava, Weiss’ın sabıkasının sadece provokatif açıklamalarıyla değil, doğrudan şiddet eylemleri nedeniyle de yargı önüne çıktığını gösteriyordu.
Vukuat listesi hayli kabarık olan Weiss’in söylemi ile sahadaki şiddet arasındaki ilişki, sadece geçmişteki mahkeme dosyalarıyla da sınırlı kalmadı. Şubat 2023’te Huvara’da yüzlerce aşırı sağcı işgalci onlarca evi ve iş yerini ateşe verirken Weiss saldırıları kınamak yerine “Yahudi hayatlarını koruyoruz” diyerek savundu; ertesi gün ise bunları “meşru bir protesto” olarak tanımladı. Hakkında herhangi bir soruşturma açılmadı. Huvara saldırıları, Weiss’ın yıllardır kullandığı söylemin sahadaki organize işgalci çetelerin şiddetiyle nasıl kesişebildiğini gösteren en görünür örneklerden biri oldu.

Daniella Weiss aşırı sağcı İsraillilerin programında Gazze’nin bütünüyle işgal edilmesini savunuyor.
Onlarca yıl büyük ölçüde cezasız kalan Weiss, 2024’ten itibaren ilk kez uluslararası (çoğu zaman caydırıcı olmayan) yaptırımların hedefi oldu. Önce Haziran 2024’te Kanada, ardından Mayıs 2025’te Birleşik Krallık ve son olarak Haziran 2026’da Avrupa Birliği Weiss’ı Filistinlilere yönelik şiddeti teşvik etmek, kolaylaştırmak ve örgütlemek gerekçesiyle yaptırım listesine aldı. Yaptırımlar kapsamında mal varlıkları donduruldu, finansal işlemleri kısıtlandı ve seyahat yasağı getirildi. Aynı listelerde Nachala, Regavim, Amana ve Hashomer Yosh gibi işgalci örgütler de yer alıyordu. Bu noktadan itibaren uluslararası aktörler Weiss’i örgütlü işgal ağının merkezindeki isimlerden biri olarak tanımlamaya başladı.
Avrupa Birliği’nin yaptırım kararına Başbakan Binyamin Netanyahu sert tepki göstererek AB’yi “İsrail vatandaşlarını Hamas teröristleriyle bir tutmakla” suçladı. Tartışma burada Daniella Weiss’ın ötesine geçiyordu. Çünkü mesele artık, uluslararası yaptırımlara konu olan bir figürün devletin en üst düzey makamlarınca sahiplenilmesi ve korunmasıydı.
Uluslararası yaptırım kararları yürürlükteyken, iki İsrailli akademisyen Weiss’i Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Ariel Üniversitesi’nden Prof. Amos Azaria ve Ben-Gurion Üniversitesi’nden Prof. Shalom Sadik, Weiss’ın öncülük ettiği yerleşimlerin “güvenliği artırdığını” ve Batı Şeria’da şiddeti azalttığını ileri sürüyorlardı. Eş zamanlı Kanada, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği ise tam tersini söylüyor; Weiss’i Filistinlilere yönelik sistematik hak ihlallerini teşvik etmekle suçluyordu. Weiss’in Nobel adaylığı bu nedenle aynı fiillerin bir yerde yaptırımla karşılaşan kötücül eylemler, başka bir yerde ise “barış” olarak adlandırılabildiğini gösteren bir siyasal çürümenin de belgesidir.
Mahkeme kararları, uluslararası yaptırımlar ve siyasi koruma mekanizmaları birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo nettir: Daniella Weiss, İsrail devletinin desteği, ideolojik ağlar ve fiilî cezasızlık sayesinde onlarca yıl etkisini koruyabilmiş bir işgalci hareket lideridir.
İşgalin Düşünce Dünyası: “Araplar Yok Olacak”
Daniella Weiss’ın ideolojik dünyasını anlamak için uzun analizlere ihtiyaç yok. Çünkü ne düşündüğünü yıllardır kendisi anlatıyor. Filistinlilerin Gazze’den çıkarılmasını, bölgenin Yahudi yerleşimlerine açılmasını ve açlığın bir savaş aracı olarak kullanılmasını uluslararası kameralar önünde hiçbir çekince göstermeden savunuyor.
7 Ekim sonrasında da Weiss’ın mesajı hiç değişmedi. Önce “Araplara yiyecek vermeyin, gitmek zorunda kalacaklar.” dedi. Aylar sonra Gazze’de açlığın derinleştiği günlerde aynı insandışılaştırma söylemini tekrar etti: “7 Ekim’den sonra orada kalma hakları kalmadı. Endonezya’ya, Afrika’ya ya da başka ülkelere gidecekler.” Ardından hedefini açıkça ilan etti: Gazze’nin tamamının yeniden Yahudi yerleşimine açılması. Nachala’nın planı da bu vizyonu somutlaştırıyordu: Gazze’ye yaklaşık 1,2 milyon Yahudi yerleştirilecek, 300 bin konut inşa edilecekti. Bu demografik bir değişimin de ötesinde etnik temizlik üzerine kurulu bir Siyonist tasarım projesiydi.
Bu fikirler savaşla birlikte ortaya çıkmadı. Weiss bu fikirleri sağlam bir itikat ile çok uzun yıllardır savunuyor. 1989 tarihli “Days of Rage: The Young Palestinians” belgeselinde, Siyonist ideolojiyi benimsemeyen Arapların bu topraklarda geleceği olmadığını açıkça söylüyor; benimseyenlerin ise buranın kendileri için bir yer olmadığını “anlayacaklarını” ifade ediyordu. Aradan geçen yıllarda değişen fikirleri değil, onları dile getirdiği kürsüler oldu.
Weiss’ın söylemi, sosyal psikoloji ve siyaset bilimi literatüründe tartışılan “kurban-fail dönüşümü” örüntüsünü de hatırlatıyor. Bu örüntüde tarihsel mağduriyet anlatısı, güncel şiddetin meşrulaştırılmasının aracına dönüşür. Weiss özelinde örnekleşen bu anlatıda şiddet hiçbir zaman failden başlatılmıyor. Filistinlilere yönelik sistematik şiddet sorulduğunda sorumluluk tersine çevriliyor; tartışma hızla Filistinlilerin eğitimine, kültürüne ya da çocuk yetiştirme biçimine yönlendiriliyor. Böylece işgalci şiddeti görünmez hâle gelirken, tarihsel mağduriyet anlatısı, uygulanan şiddete meşruiyet kazandırıyor. Bu anlatıda şiddet bir saldırı değil, zorunlu bir “savunma refleksi” olarak sunuluyor.
Bu çerçevede Weiss, toplu cezalandırmayı da açıkça savunur: “Kim İsrail’e karşı harekette bulunursa, bunun sonucuna çocuğundan yaşlısına kadar herkes katlanır.” Onun bu ifadeleri, yıllardır tekrar edilen bağlantılı bir ideolojik yaklaşımın parçasıdır.
Daniella Weiss’in hak anlayışı da aynı mantık üzerine kuruludur. Weiss, The New Yorker‘a verdiği röportajda, hakların evrensel olduğunu kabul eder; ancak hemen ardından Filistinlilerin İsrail egemenliğini reddettikleri anda bu hakları sonsuza kadar kaybettiklerini savunur. Bu coğrafyada yaşayan insanlara etnik ve siyasi aidiyet temelinde farklı haklar tanıyan bu yaklaşım, uluslararası insan hakları kuruluşlarının apartheid olarak tanımladığı rejimin temel mantığıyla örtüşür.
Weiss bugün resmî olarak hükûmet üyesi değil; ancak İsrail siyasetinin iki önde gelen aşırı sağ ismiyle doğrudan bağlantılı: Aynı zamanda Kedumim’deki komşusu olan aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotriç ve yine aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi isimlerle kurduğu yakın ilişki sayesinde, bir zamanlar marjinal görülen fikirleri artık kabine toplantılarında, Knesset kürsüsünde ve resmî politika tartışmalarında karşılık buluyor. Daniella Weiss’ın etkisi de tam olarak burada yatıyor: Weiss, geçmişte uç görülen fikirlerin, zamanla devlet siyasetinin parçası hâline gelmesine katkı sunan en görünür figürlerden biridir.
Weiss’ın söylemini dikkat çekici yapan, zorbalığı ahlaki bir dile tercüme ederek insandışılaştırmayı meşrulaştırmasıdır. Onun dilinde işgal “yerleşim”, mülksüzleştirme “miras”, etnik temizlik ise Tanrı’nın vaadinin yerine getirilmesi olarak yeniden adlandırılır. Her sömürge projesi önce kendine yeni bir sözlük yazar; bu esnada kullanılan propaganda kavramların hüviyetini de değiştirir. Bu, faşizan siyasal hareketlerin en sık başvurduğu propaganda tekniklerinden biridir: Şiddet önce dilde meşrulaştırılır, ardından sahada uygulanır.
“Güler Yüzlü Şiddet” ve Şiddetin Sıradanlaşması
Kasım 2024’te İngiliz gazeteci Piers Morgan’ın canlı yayınında Weiss, Gazze’deki iki milyondan fazla Filistinlinin bölgeden çıkarılması gerektiğini sakin bir dille savunuyordu. Morgan, Gazze’deki Filistinlilerin geleceğini sorduğunda Weiss tartışmaya yer bırakmadı: “İki milyondan fazla Arap’tan bahsediyorum. Hiçbiri orada kalmayacak.”
Morgan’ın “Bu etnik temizlik değil mi?” sorusuna ise Filistinlilerin Kanada’ya, Türkiye’ye, Afrika’ya gönderilebileceğini sıralayarak yanıt verdi. Morgan defalarca uluslararası hukuku hatırlattı; Weiss geri adım atmadı. Ona göre 7 Ekim saldırısından sonra Filistinliler Gazze’de yaşama haklarını kaybetmişti ve Gazze’nin Filistinlilerden arındırılması gerekiyordu. Asıl çarpıcı olan tek başına söyledikleri değil, söyleyiş biçimiydi. Nefret söylemini bir ajitasyon diliyle değil, sıradan bir kamu politikası önerisi gibi sakin bir dille anlatıyordu. Bu nedenle röportajı, etnik temizliğin nasıl “makul” bir strateji teklifi gibi sunulabileceğini göstermesi açısından incelemekte fayda var.
Louis Theroux’nun Nisan 2025’te BBC’de yayımlanan “The Settlers” belgeselinde de aynı tablo vardı. Kedumim’deki evinde Theroux’yu ağırlayan Weiss, duvardaki haritayı açarak yalnızca Batı Şeria’yı değil; Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi de kapsayan “Büyük İsrail” tasavvurunu anlatıyordu. Theroux zorla yerinden etmenin savaş suçu oluşturabileceğini hatırlattığında Weiss bunu “hafif bir suç” olarak nitelendiriyordu. Ardından, işgalci şiddeti konuşulurken Theroux’yu göğsünden iterek şunları söyledi: Kamera yalnızca karşı tarafın tepkisini kaydedebiliyordu; bu da görüntülerin nasıl manipüle edildiğinin kanıtıydı. Oysa ironi tam da burada yatıyordu. Medyanın gerçeği çarpıttığını göstermek isterken, kameranın önünde bizzat bir tepki üretmeye çalışıyor; manipülasyonu eleştirirken aynı anda onu yeniden üretiyordu.
Belgeselin en sarsıcı anında, Weiss milyonlarca insanın yerinden edilmesini anlatırken Theroux ona döndü: “Başkalarının çocuklarını hiç düşünmemeniz… Bu bana ‘sosyopatik’ görünüyor.” dedi. Weiss’ın yanıtı kısaydı: “Hayır. Hiç de değil. Bu normal.”
İki yayının da ortaklaştığı nokta, Daniella Weiss’ın maskesini düşürmeleri değildi. Çünkü ortada hiçbir zaman bir maske yoktu. Weiss sesini yükseltmiyor, öfkelenmiyor, bariz bir nefret dili kullanmıyordu. Tam tersine, milyonlarca insanın yerinden edilmesini gündelik bir mesele, etnik temizliği uygulanabilir bir kamu politikası, işgali ise ahlaki bir görev gibi sunuyordu. Belki de en ürkütücü olan buydu.
Sonuç: İşgalin Gerçek Yüzü
Daniella Weiss’ın hikâyesini sadece bir işgalci lider biyografisi olarak okumak eksik kalır. Weiss’in hayatı aynı zamanda işgalin nasıl kurumsallaştığının, etnik temizliğin nasıl meşrulaştırıldığının ve uluslararası sessizliğin -hatta kimi zaman bilinçli görmezden gelişin- bu süreci nasıl mümkün kıldığının da hikâyesidir. Weiss, onlarca yıllık bir ideolojik projenin hem ürünü hem de en görünür uygulayıcılarından biridir.
Belki de bu nedenle Weiss’ın Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesi, onun kişisel hikâyesinden çok çağımızın siyasi ve ahlaki çelişkisini yansıtıyor. Soykırıma dair geçmişinden ders almışa benzemeyen Almanya başta olmak üzere diğer uydu ülkelerin izlediği söylem de bu kabullenmenin bir parçası hâline geliyor. Uluslararası kamuoyunda bir yandan “bir daha asla” tezi dillendirilirken, diğer yandan Gazze’deki ağır suçlara karşı sergilenen seçici yaklaşım, bir siyasal gaslighting üretiyor.
Karşı tarafta ise Filistinliler var. Onlarca yıllık işgalci sömürgeci projelere, kuşatmalara ve sürgün girişimlerine rağmen toprağını terk etmeyen, tarihten silinmeyi reddeden bir halk. Daniella Weiss’ın tahayyül ettiği “Büyük İsrail” düzeni henüz tamamlanmadıysa, bunun esas sebebi Filistinlilerin sürdürdüğü direniş.
Dipnotlar
[1] İşgalci yerleşim yeri. Kudüs Uygulamalı Araştırma Enstitüsü’ne (The Applied Research Institute – Jerusalem (ARIJ) göre, 1967 ile 1993 yılları arasında Kedumim’in inşası amacıyla üç Filistin köyünden arazi kamulaştırılmıştır. Kafr Qaddum’dan 231dönüm, Immatain’den 163 dönüm ve Jit’ten 13 dönüm İsrail tarafından bu şekilde gasp edilmiştir.
[2] İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da işgal edilen bölgelerin çevresine yasa dışı olarak kurulan prefabrik ev ya da konteynır gibi taşınabilir yapılar
[3] 9 Nisan 1948’de Kudüs’ün batı eteklerindeki Arap köyünde yaşanan katliam. Çocuk ve kadınların da dahil olduğu 200’den fazla Filistinli köylü öldürülmüştür.
[4] İsveçli diplomat Folke Bernadotte, İkinci Dünya Savaşı sırasında on binlerce esiri Nazi zulmünden kurtarmış, fakat yıllar sonra barış misyonuyla bulunduğu Kudüs’te kurtardığı kişilerin de yer aldığı Yahudi paramiliter örgüt Lehi tarafından suikastla öldürülmüştür.