Palestine Action Davası ve İngiltere’de Genişletilen “Terör Bağlantılı” Ceza Rejimi
İngiltere'de Palestine Action davasında verilen son karar, terör suçundan mahkûmiyet olmaksızın sanıklara terörle bağlantılı yaptırımlar uygulanmasının önünü açtı. Bu uygulama, jüri kararı yerine hâkimin hüküm sonrası değerlendirmesiyle terör bağlantısı kurulmasının hukuk devleti ilkeleri bakımından ciddi anayasal tartışmalar doğurduğunu gösteriyor.
İngiltere’de 12 Haziran 2026 tarihinde Palestine Action davasında verilen ceza kararı, 2021 tarihli Terörle Mücadele ve Cezalandırma Yasası (Counter-Terrorism and Sentencing Act 2021) ile kapsamı genişletilen ancak kamuoyunda fazla dikkat çekmeyen anayasal açıdan tartışmalı bir düzenlemenin ilk önemli yargısal sınamalarından birini oluşturuyor. Bu düzenleme, terör suçundan mahkûmiyet kararı verilmemiş olsa bile, mahkemenin mahkûmiyet sonrasında yaptığı bir değerlendirmeye dayanarak sıradan ceza hukuku suçlarına terörle bağlantılı sonuçlar bağlanmasına imkân tanıyor. Bu sonuçlar arasında koşullu salıverilme rejiminin değiştirilmesi, müsadere kararları ve uzun süreli bildirim yükümlülükleri de bulunuyor.
Bu nedenle dava, savcılık uygulamalarının geleceği açısından önemli ampirik bir soruyu gündeme getiriyor: Parlamento böyle bir mekanizma oluşturduğunda, bu durum savcıların suç isnadı stratejilerini fark edilmeden değiştiriyor mu? Başka bir ifadeyle, teröre özgü yaptırımların ceza aşamasında da uygulanabileceğini bilen savcılar, terör suçlaması yöneltme konusunda daha az teşvik edilmiş oluyor olabilir mi?
Palestine Action Davasında Yargılama: Terör Suçlaması Yöneltilmedi, Ancak Cezalar Ağırlaştırıldı
Dava, 2024 yılında İngiltere’nin Bristol kentinde faaliyet gösteren ve İsrailli savunma şirketi Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki iştiraki olan Elbit Systems UK’nin tesisine düzenlenen baskından kaynaklanıyor. Şirket, daha sonra Birleşik Krallık hukukuna göre terör örgütü ilan edilen doğrudan eylem grubu Palestine Action tarafından uzun süredir hedef alınıyordu.
Sanıklar, insansız hava araçları ve diğer askerî ekipmanlar da dâhil olmak üzere 41 askerî malzemeye zarar verilmesiyle birlikte toplam 1,2 milyon sterlinlik maddi hasara yol açmakla suçlandı. Ancak davanın dikkat çekici yönü, sanıkların terör suçlarından yargılanmamış olmasıydı. Jüriden de herhangi bir terör suçunun işlenip işlenmediğine ilişkin değerlendirme yapması istenmedi.
İlk yargılamada jürinin bazı suçlamalar konusunda ortak karara varamaması üzerine yeniden görülen davada dört sanığın tamamı mala zarar verme suçundan mahkûm edildi. Sanıklardan Samuel Corner ise ayrıca kast olmaksızın ağır bedensel yaralamaya neden olmaktan da suçlu bulundu.
Ceza aşamasında Charlotte Head ve Leona Kamio, mala zarar verme suçundan dört yıl 320 günlük hapis cezası ile buna ek olarak bir yıllık denetimli serbestlik süresinden oluşan, toplam altı yıldan 45 gün eksik süreli özel hapis cezasına çarptırıldı. Fatema Rajwani ise dört yıl 200 günlük hapis cezası ve bir yıllık ek denetimli serbestlikten oluşan, toplam beş yıl sekiz aydan 45 gün eksik süreli özel hapis cezası aldı. Samuel Corner ise polis memuru Kate Evans’a balyozla vurup omurgasını kırması nedeniyle ağır bedensel yaralama suçundan üç yıl sekiz ay hapis cezasına çarptırıldı. Buna mala zarar verme suçundan verilen beş yıllık özel hapis cezası da eklenince toplam cezası sekiz yıl sekiz aya ulaştı.
Hiç kuşkusuz bunlar, ciddi ceza hukuku ihlalleri nedeniyle verilen ağır cezalardı. Ancak mahkemenin yürüttüğü ceza tayini süreci bununla sınırlı değildi.
Mala Zarar Verme Suçu Nasıl “Terör Bağlantılı” Sayıldı?
İlk duruşmadan önce Yargıç Johnson, iddianamenin 1996 tarihli Ceza Muhakemesi ve Soruşturmaları Yasası’nın (Criminal Procedure and Investigations Act) 29(1C) maddesi kapsamında “terör bağlantısı” bulunduğunu gösterdiği kanaatine varmış ve bu nedenle duruşma öncesinde hazırlık oturumu yapılmasına karar vermişti. Ancak bu değerlendirme jüriye açıklanmadı ve yeniden görülen dava boyunca da bu yöndeki yayın yasağı yürürlükte kaldı.
Sanıklar mahkûm edildikten sonra ise mahkemenin, bu kez ceza aşamasında ve ceza yargılamasında geçerli ispat standardını uygulayarak ayrı bir soruya cevap vermesi gerekiyordu: Mala zarar verme suçunun gerçekten de 2020 tarihli Ceza Yasası’nın (Sentencing Act 2020) 69. maddesi anlamında bir “terör bağlantısı” taşıyıp taşımadığı.
Yargıç, ceza kararından sonra yayımladığı yazılı gerekçesinde, 2000 tarihli Terörizm Yasası’nın (Terrorism Act 2000) 1. maddesinde yer alan terör tanımının somut olayda karşılandığı sonucuna ulaştı.
Karara göre her bir sanığın işlediği mala zarar verme suçu “mülke ciddi zarar verilmesini” içeriyordu, “hükûmeti veya uluslararası bir hükümetlerarası kuruluşu etkilemeyi ya da halkı veya halkın bir kesimini korkutmayı amaçlıyordu” ve “siyasi ya da ideolojik bir amacı ilerletme amacıyla” işlenmişti.
Bu tespit sonucunda mala zarar verme suçu daha ağır bir suç olarak değerlendirildi; sanıklara özel hapis cezaları verilmesi zorunlu hâle geldi, tahliye ve denetimli serbestlik rejimleri değiştirildi ve dört sanığın tamamı otomatik olarak 15 yıl süreyle terör suçlularına uygulanan bildirim yükümlülüklerine tabi tutuldu.
Bu değerlendirme, sanıkların resmî mahkûmiyet kararını değiştirmiyor. Ancak daha derin bir anayasal soruyu gündeme getiriyor: Terör suçlarına özgü hukuki sonuçlar, jüri tarafından karara bağlanmış ayrı bir terör suçlamasına değil de, mahkûmiyet sonrasında hâkim tarafından yapılan bir değerlendirmeye dayanarak sıradan bir ceza mahkûmiyetine bağlanmalı mıdır?
2021 Değişikliği Ne Getirdi: Sıradan Suçlara Terörle Bağlantılı Sonuçlar Bağlanabiliyor
2021 yılına kadar terör bağlantısı hükümleri, cinayet, patlayıcı madde suçları, rehin alma ve uçak kaçırma gibi, terörle yaygın biçimde ilişkilendirilen nispeten sınırlı sayıdaki ağır suça uygulanıyordu. Ancak 2021 tarihli Terörle Mücadele ve Cezalandırma Yasası, 2020 tarihli Ceza Yasası’nın 69. maddesinde yaptığı değişiklikle bu uygulamanın kapsamını önemli ölçüde genişletti.
Yeni düzenlemeye göre, yürürlüğe giriş tarihinden sonra işlenen ve iddianameyle yargılanabilen, iki yıldan fazla hapis cezası öngören ve Kanun’un A1 Cetveli’nde sayılmayan herhangi bir suç bakımından mahkeme şu kanaate varırsa bu rejim uygulanabiliyor: Suç ya bir terör eylemi kapsamında işlenmiştir ya da terör amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Palestine Action davasının bu kapsamda değerlendirilebilmesinin nedeni de budur. Esas suç mala zarar verme olsa da, 2000 tarihli Terörizm Yasası’nın 1. maddesinde yer alan terör tanımı, belirli koşullar altında ciddi mala zarar verme fiillerini de kapsayacak kadar geniş tutulmuştur. Buna göre, eğer eylem bir hükûmeti veya uluslararası bir hükümetlerarası kuruluşu etkilemeyi ya da halkı veya halkın belirli bir kesimini korkutmayı amaçlıyor ve siyasi, dinî, etnik ya da ideolojik bir amacı ilerletmek için gerçekleştiriliyorsa, ciddi mala zarar verme de terör tanımı içine girebilmektedir.
Dolayısıyla ceza aşamasında mahkemenin cevaplaması gereken soru yalnızca sanıkların siyasi saiklerle mala zarar verip vermediği değildi. Asıl mesele, mala zarar verme suçunun kanundaki terör tanımının eşiğini aşıp aşmadığı ve bu nedenle cezanın belirlenmesi bakımından “terör bağlantılı” bir suç olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğiydi.
Elbette hâkimler ceza belirleme sürecinde zaten çok sayıda önemli tespitte bulunurlar. Bunlar çoğu zaman, gerektiğinde bir Newton duruşması sonrasında ve ceza hukukundaki ispat standardı uygulanarak yapılır. Ancak şu soru önemini korumaktadır: Bir kişinin geleceğini böylesine kapsamlı biçimde etkileyebilecek “terör bağlantısı” tespiti, sıradan bir ceza belirleme olgusundan farklı değerlendirilmeyi hak etmiyor mu?
Lord Marks’ın Uyarısı: Hâkim Kararıyla “Terörist” Muamelesi Riski
Kanun tasarısı parlamento oturumlarında görüşülürken bu konu bazı Lordlar Kamarası üyelerini ciddi biçimde rahatsız etmişti. Bunlardan biri olan Lord Marks of Henley-on-Thames, özellikle şu uyarıda bulundu: Bir jüri tarafından yalnızca sıradan bir suçtan mahkûm edilen kişiler, buna rağmen ceza aşamasında yalnızca hâkimin yaptığı bir değerlendirme sonucunda terör bağlantısı bulunduğu gerekçesiyle cezalandırılabilecekti.
Lord Marks’ın kaygısı yalnızca cezanın ağırlaşması değildi. Asıl mesele, sıradan bir suçtan mahkûm edilen bir kişinin ceza sürecinin sonunda hukuk düzeni tarafından, terör suçlarından mahkûm olan kişilerle benzer şekilde muamele görmeye başlamasıydı. Kendi ifadeleriyle bu durum, failin fiilen “terörist olarak sınıflandırılması” sonucunu doğurabilirdi. Böyle sonuçların sıradan bir ceza mahkûmiyetine bağlanabilmesi ise mahkûmiyet ile ceza arasındaki ayrımı giderek belirsizleştiriyordu.
Hükûmet ise Lord Marks’ın değişiklik önerisini reddetti. Marks’ın önerisi, terör bağlantısının ancak sanığın bunu açık duruşmada kabul etmesi veya bu konuda jüri önünde ayrı bir yargılama yapılması hâlinde dikkate alınmasını öngörüyordu.
Bakanlar buna karşılık, söz konusu düzenlemenin yalnızca cezayı ağırlaştıran bir unsur niteliğinde olduğunu savundu. Ayrıca ceza hukukundaki ispat standardının uygulanacağını, gerektiğinde Newton duruşması yoluyla delillerin değerlendirileceğini ve bu yöntemin hâkimlerin ceza belirleme sürecindeki olağan görevleriyle uyumlu olduğunu ileri sürdüler.
Kuşkusuz bu savunma tamamen önemsiz sayılamaz ve hükûmetin yaklaşımını destekleyen hukuki gerekçeler ileri sürülebilir.
Ancak Lord Marks’ın itirazı, terör bağlantısının sıradan bir ağırlaştırıcı neden olarak değerlendirilmesinin doğurduğu daha geniş sonuçların göz ardı edilmesine yönelikti.
Örneğin iki yıldan fazla hapis cezası öngören ve yeni düzenleme kapsamına giren fiilî saldırı sonucu bedensel zarara neden olma (assault occasioning actual bodily harm) suçunu örnek gösterdi. Bu suç bazı durumlarda görece hafif yaralanmalarla sonuçlanabilir ve normal şartlarda yalnızca para cezası ya da kısa süreli hapis cezasıyla cezalandırılabilir. Ancak mahkeme aynı fiilin terör bağlantısı taşıdığına karar verirse, fail çok daha ağır hukuki sonuçlarla karşı karşıya kalabilecektir.
Verilecek cezanın niteliğine bağlı olarak bu sonuçlar arasında erken tahliyenin sınırlandırılması, müsadere kararları ve terör suçlularına uygulanan bildirim yükümlülükleri yer alabilir. Bu kapsamda kişiler telefon numaralarını, e-posta adreslerini, banka hesaplarını, sahip oldukları araçları ve yurt dışı seyahatlerini polise bildirmek zorunda bırakılabilir.
Bugün artık biliyoruz ki Lord Marks’ın dile getirdiği endişeler oldukça isabetliydi. Çünkü Palestine Action davasında mahkemenin verdiği “terör bağlantısı” kararı, Marks’ın yıllar önce uyardığı sonuçların bir kısmını fiilen doğurdu.
Savcılık Terör Suçlamasından Kaçınıp Aynı Sonucu Ceza Aşamasında mı Elde Ediyor?
Ancak bu davanın gündeme getirdiği başka bir kaygı daha bulunuyor. Lord Marks bu noktaya doğrudan değinmemiş olsa da, uygulamaya konulan hukuki yapının ciddiyetini gösteren önemli bir mesele söz konusu.
Amerika Birleşik Devletleri’nde savcılar uzun yıllardır “up-charging” olarak adlandırılan uygulama nedeniyle eleştiriliyor. Bu yöntem, sanık üzerinde baskıyı artırmak ve onu suçunu kabul etmeye zorlamak amacıyla mümkün olan en ağır suçlamaların yöneltilmesini ifade ediyor.
Birinci madde ise istemeden de olsa bunun neredeyse tam tersini akla getiriyor; yani “down-charging” denilebilecek bir yaklaşımı. Buna göre savcılar yalnızca sıradan ceza hukuku suçlarını isnat ederken, olayın en ağır hukuki niteliğinin mahkûmiyet sonrasında hâkim tarafından belirlenmesine güvenebilirler.
Bu ihtimal önemli bir ampirik soruyu beraberinde getiriyor: Parlamento böyle bir mekanizma oluşturduğunda, bu durum savcıların suç isnadı tercihlerini fark edilmeden değiştiriyor mu? Terör suçlarına özgü sonuçların ceza aşamasında da uygulanabileceğini bilen savcılar, gerçekten de terör suçlaması yöneltme konusunda daha az istekli hâle geliyor olabilir mi?
Kamio’nun avukatı Mira Hammad, mahkemeye sunduğu yazılı savunmada bu soruya dolaylı biçimde cevap veriyor. Hammad, sanıkların ilk aşamada terör eylemlerine katıldıkları şüphesiyle gözaltına alınmalarına rağmen haklarında terör suçlaması yöneltilmediğine dikkat çekiyor. Hammad’a göre bu durum, “Savcılığın terör iddiasını jürinin değerlendirmesine sunmama yönünde bilinçli bir tercih yaptığını” gösteriyor.
Hammad ayrıca mahkemeden, Savcılığın 69. maddeyi, jürinin aynı suçtan terör mahkûmiyeti verme ihtimalini düşük gördüğü durumlarda cezayı ağırlaştırmak için kullanılan bir araç hâline getirmesine izin vermemesini istedi.
Palestine Action Davası Daha Geniş Bir Hukuk Devleti Tartışmasını Beraberinde Getiriyor
Palestine Action’ın siyasi çizgisine ya da eylem yöntemlerine hiçbir sempati duymayan birinin bütün bunları neden önemsemesi gerektiği sorusuna gelince: Devlet yetkilerini genişletme arzusuyla yürütülen hukuki deneylerin çoğu zaman toplumun kenarında konumlandırılan, “sorunlu” görülen gruplar üzerinde başladığını hatırlamak gerekir. Bu tür gruplar söz konusu olduğunda, bireyleri devlet iktidarı karşısında koruyan güvenceler en iyi ihtimalle zayıflar, çoğu zaman ise fiilen ortadan kalkar.
Tarih boyunca bu “kenar alanlar” çoğu zaman coğrafi olarak tanımlanmıştır. Tarihçi W. L. Burn’ün 1940’larda şöyle ifade etmişti: “19. yüzyıl İrlanda’sı bir toplumsal laboratuvardı; burada en geleneksel İngilizler bile kendi ülkelerinde düşünmeyi ya da kabul etmeyi göze alamayacakları uygulamaları denemeye istekliydi.”
Ancak bu tür sınırlar yalnızca coğrafi olmak zorunda değildir. Belirli gruplar kamuoyunun olağan sempatisinin dışında bırakılarak retorik biçimde de oluşturulabilir.
Bu davanın geride bıraktığı hafif ama rahatsız edici soru da tam burada yatıyor. Görünüşe göre Palestine Action, terörle mücadele hukukunun yeni mimarisi içinde tam da böyle bir deney alanına dönüştürülmüş durumda. Bu dava, savcılığın terör suçlamasını jüri önünde ispat etmesine gerek kalmaksızın, sıradan ceza mahkûmiyetlerine terör suçlarına özgü hukuki sonuçların bağlanabildiği yeni bir ceza sisteminin ilk sınamalarından biri hâline gelmiş görünüyor.
Siyasi görüşü ne olursa olsun, bu durum herkes açısından kaygı verici olmalıdır.
NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Palestine Action and the UK’s Expanded Terrorist-Connection Sentencing Regime” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır.