Almanya

Stammheim’den Ulm5’e: Siyasi Davalarda Devletin Güvenlik Refleksi

Stuttgart’ın meşhur Stammheim semti, yarım yüzyıl sonra yeniden siyasi bir davanın sembolü hâline geliyor. Filistin yanlısı "Ulm5" aktivistlerinin yargılanması, yalnızca isnat edilen suçları değil; Almanya'da devlet güvenliği, ceza hukuku ve temel haklar arasındaki hassas dengenin nasıl kurulduğuna ilişkin tartışmaları da yeniden gündeme taşıyor. 

Stammheim’den Ulm5’e: Siyasi Davalarda Devletin Güvenlik Refleksi
Ulm5 davasının Stammheim'da görüldüğü mahkeme salonu. | Fotoğraf: Stefan Müller

“Stammheim” adını okuduğunuzda muhtemelen aklınıza Stuttgart’ın sakin bir semti değil, bir hapishane, yüksek güvenlik önlemleri gelir. Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinin ilk yıllarındaki karanlık bir dönemi: Terörizm. Devlet krizi. Kurşun geçirmez camların arkasındaki düşmanlar. Stammheim, tarihsel bir ikileme taştan verilmiş bir yanıttır: Hukuk devleti, içeriden varoluşsal bir tehdit olarak algıladığı kişilere karşı nasıl davranmalıdır?

Stammheim’ın Sembolik Yükü Yeniden Sahnede

Bu nedenle, 1975 yılında özellikle Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) adlı gruba karşı açılan ilk büyük dava için inşa edilen çok amaçlı mahkeme binasının 2026 yazında yeniden duruşma takvimlerinde yer alması dikkat çekicidir: Stuttgart Eyalet Mahkemesi şu sıralar burada Filistin yanlısı beş aktivisti, kamuoyunda “Ulm5” olarak anılan grubu yargılıyor.

İddiaya göre sanıklar, İsrail merkezli silah şirketi Elbit Systems’in Ulm’daki tesisine girerek, şirketi İsrail’in Gazze’deki askerî operasyonlarından sorumlu tutmaları nedeniyle eylem gerçekleştirdi. Yaklaşık bir milyon avroluk maddi hasara yol açtıkları ve savcılığın değerlendirmesine göre “antisemitik” nitelik taşıyan “From the river to the sea” (nehirden denize) ile “Baby killers” (bebek katilleri) gibi siyasi sloganlar yazdıkları belirtiliyor.

Mahkemenin açıklamasına göre davanın Stammheim’da görülmesi olağan dışı değil. Zira aynı binada, İslamcı cinayet zanlıları, Reichsbürger (İmparatorluk Vatandaşları) hareketi mensupları ve organize suç çetelerine karşı da davalar görülüyor. Böylece davanın çerçevesi de belirlenmiş oluyor. Oysa davanın özü, kanunda en fazla iki yıl hapis cezası öngörülen konut dokunulmazlığını ihlal ve mala zarar verme suçlarından ibaret.

Ancak mesele burada farklı bir boyut kazanıyor: Savcılık, bu beş kişinin arkasında İngiltere merkezli Palestine Action adlı aktivist grubun Almanya yapılanmasının bulunduğunu öne sürüyor. Palestine Action Germany adlı oluşumun resmî bir örgüt olarak gerçekten var olup olmadığı ise henüz kesinlik kazanmış değil. Buna rağmen Alman Ceza Kanunu’nun 129. maddesi, yani “suç işlemek amacıyla örgüt kurma/örgüt üyeliği” hükmü devreye sokularak dosya devlet güvenliğini ilgilendiren bir davaya dönüştürülüyor. İşte tam da bu noktada tarihsel çağrışımlar yeniden canlanıyor. Bu tür, tabiri caizse “siyasi” olarak nitelenebilecek ceza davalarında mesele çoğu zaman yalnızca geçmişteki eylemlerin aydınlatılmasından ve hukuki olarak hesaba çekilmesinden ibaret değildir. Bu davalar aynı zamanda devletin neyi bir güvenlik tehdidi algıladığını da görünür kılar.

Ben de iki yılı aşkın bir süre boyunca, 2019 yılında Almanya’da ceza mahkemesi önüne çıkan ilk DEAŞ dönüşü sanık olan Jennifer W.’nin Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’ndeki yargılamasını takip ettim. Jennifer W., başta Ezidi bir kız çocuğunu öldürmek olmak üzere savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla itham ediliyordu. Sanık sandalyesinde bir kadının oturuyor olması davaya ayrıca farklı bir ağırlık kazandırıyordu. 

Yoğun biçimde gerilmiş, yer yer neredeyse röntgenciliği andıran bir atmosferde başlangıçta dikkatim tamamen olayların kronolojisine yönelmişti: Sanık ne zaman radikalleşti? DEAŞ üyesi Taha el-C. ile ne zaman evlendi? Kim, hangi tarihte hangi talimatı verdi? Ancak sanığın savunmasının dinlenmesi ve mahkemenin sorgulamasıyla birlikte “Ne oldu?” sorusu yerini bambaşka sorulara bıraktı: Bizi asıl rahatsız eden nedir? Toplumun anlamaya razı olduğu ideolojik sınır nereden geçiyor? Devlet güvenliği nasıl tanımlıyor ve bunun uğruna hangi haklardan vazgeçmeye hazır?

Mahkeme Salonu: Devletin Güvenlik Anlatısının Sahnelendiği Yer

Mahkeme salonu, devletin kendisini kanıtladığı ve yeniden teyit ettiği bir sahnedir. Bu nedenle belirleyici olan yalnızca neyin yargılandığı değil, bunun nasıl yargılandığıdır. Devlete yönelik tehdit algısının bıraktığı kalıcı etki; suçlamanın niteliği, yargı makamlarının usule ilişkin kararları ve medyanın davaya gösterdiği ilginin oluşturduğu karmaşık bir koreografi sonucunda ortaya çıkar.

Bu koreografi daha mekânla, yani sahneyle başlar. Devlet güvenliğine ilişkin davalar nadiren sıradan mahkeme salonlarında görülür. Bunun yerine yüksek güvenlikli bölümlere, özel olarak korunan binalara ya da Ulm5 davasında olduğu gibi geçmişi başlı başına sembolik anlam taşıyan mekânlara taşınırlar. Daha iddianame okunmadan önce bile olağanüstü hâl durumu belirgin bir şekilde hissedilir ve izleyicilerde belirli çağrışımlar uyandırır.

Bu tür davaları düzenli olarak takip edenler bilir: Bu salonlara giriş başlı başına ritüelleşmiş bir süreçtir. Birden fazla güvenlik kontrolü, vücut tarayıcıları, çanta aramaları, çoraplara kadar uzanan üst aramaları… Mahkeme salonuna giden yol bazen halka açık bir duruşmayı ziyaret etmekten ziyade, stresli bir havalimanı transferini andırır.  Bu durum yalnızca izleyiciler için geçerli değildir. Gazeteciler de çoğu zaman bu güvenlik tedbirlerinden muaf tutulmaz; güvenlik gerekçesiyle sivriltilmiş kurşun kalemlerini dahi içeri sokmalarına izin verilmez.

Ardından sahnedeki dekor kurulur: Mesafenin titizlikle düzenlendiği bir düzen. Değiştirilmiş oturma planları, sanıkları avukatlarından ve duruşmayı izlemeye gelen yakınlarından ayıran kurşun geçirmez cam bölmeler… Sanıkların el ve ayak kelepçeleriyle mahkemeye çıkarılması, Alman Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 119. maddesi kapsamında uygulanan ağırlaştırılmış tutukluluk koşulları, buna izolasyon uygulamaları ve kapsamlı iletişim kısıtlamaları da bu tür devlet güvenliği davalarının değişmez unsurları arasında yer alır.

Güvensizlik atmosferi neredeyse kaçınılmaz biçimde bütün yargılama sürecine sirayet eder. Mahkeme ile savunma makamı arasındaki gerilim düzenli olarak tırmanır; çoğu zaman bu durum tarafların karşılıklı hamleleriyle daha da derinleşir. Güvenlik söyleminin baskın hâle geldiği ortamlarda savunma hakları kolaylıkla yalnızca “rahatsızlık çıkaran bir unsur” olarak görülmeye başlanır.

Nitekim RAF davalarının üzerinden yaklaşık elli yıl geçtikten sonra Stammheim’da mahkeme ile savunma yeniden karşı karşıya geldi. İlk duruşma gününde sanıklar, avukatlarından cam bölmelerle ayrılmış şekilde oturtuldu. Savcılık bunu mahkeme binasının fiziksel koşullarıyla gerekçelendirdi. İletişimin yalnızca mikrofonlar aracılığıyla kurulması öngörülmüştü; ancak duruşmanın başında bu mikrofonlar kapatıldı.

Savunma avukatlarının topluca buna itiraz ederek salonu terk etmeleri üzerine duruşmaya başkanlık eden hâkim, avukatları görevden almakla tehdit etti. Daha sonra avukatların protesto amacıyla sanıkların bulunduğu cam bölmeye geçmesiyle kriz daha da büyüdü ve mahkeme oturuma ara vermek zorunda kaldı.

Bir de sahne ışıkları vardır. Bunlar somut eylemden çok sanığın kişiliğine ve dünya görüşüne çevrilir. Bir dava ne kadar siyasi anlam yüklenmişse, sanığa atfedilen ideoloji de o kadar belirleyici hâle gelir. Böyle durumlarda sistem sanıklara kalıplar üzerinden bakar: RAF silahlı sol aşırılıkçı bir rejim değişikliği girişimini; DEAŞ’tan dönenler ise cihatçı terörü ve vahşeti temsil eder.

İlk bakışta bu yaklaşım makul görünebilir. Açıkça şiddete başvuran, suç veya terör örgütlerine üye olan ya da savaş suçları işleyen kişiler hukuk devleti açısından gerçek güvenlik sorunları oluştururlar. Terör yapılanmalarıyla mücadele kapsamında klasik ceza yargılaması çerçevesinin genişletilmesi de çoğu zaman toplumdan destek görür. Çünkü bu davalarda yöneltilen suçlamaların ağırlığı, çoğu kez insanların ağır şekilde yaralanması ya da öldürülmesi, daha en başından hem yargılama sürecini hem de kamuoyunun algısını şekillendirir.

Güvenlik mi, Ölçülülük mü? Ulm5 Davasının Ortaya Çıkardığı Soru

Tam da bu nedenle bugün Ulm5 davası üzerine konuşmak gerekiyor. Bu dava, ceza yargılamalarında devletin güvenlik anlatısının sınırlarının nerede başladığı ve usul hukukundaki sert uygulamaların anayasanın öngördüğü ölçülülük ilkesini hangi noktada ihlal ettiği sorusunu gündeme getiriyor.

Bir yanda Stammheim’ın anıtsal sembolizmi ile çok sayıdaki kısıtlayıcı usuli tedbir, diğer yanda ise isnat edilen suçların görece hafifliği arasındaki uçurum gözden kaçırılamayacak kadar büyüktür. Üstelik çoğu devlet güvenliği davasından farklı olarak sanıklar -daha önce herhangi bir sabıkaları bulunmayan bu kişiler- ne polisten kaçmış ne de yeraltında faaliyet göstermiştir. Suçu kabul ediyorlar ve mahkemede kendilerini hukuki argümanlarla savunmak istiyorlar. Bu koşullar altında, haklarında tutuklama nedeninin bulunduğu iddiası dahi ayrıca açıklanmaya muhtaç görünmektedir. Buna rağmen aktivistler hala tutuklu bulunuyor—ve bu durum yaklaşık dokuz aydır sürüyor. 

Yargının buna rağmen ceza muhakemesinin güvenlik mimarisinin sunduğu bütün araçları kullanması -ya da daha doğrusu kullanabilmesi- modern devlet güvenliği ceza hukukunun ne kadar güçlü bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Alman Ceza Kanunu’nun 129. maddesi, yani “suç örgütüne üyelik” düzenlemesi, usul hukuku bakımından adeta bir katalizör işlevi görmektedir. Bu madde sayesinde, özellikle yargılamanın güvence altına alınması ve sürece katılanların korunması gerekçesiyle, tehlikeleri önlemeye yönelik bütün devlet mekanizmasının devreye sokulmasının önü açılmaktadır.

Ulm5 davası, Gazze, antisemitizm ve siyasi aktivizmin sınırları üzerine son derece kutuplaşmış bir tartışmanın merkezinde yer alıyor. Yargı, böylesine bir davada devletin güvenlik anlatısını sorgulamaksızın benimserse tehlikeli bir kayma yaşanabilir. Yargılama sürecini güvence altına alma amacı, artık isnat edilen fiil ve olayın koşullarıyla orantılı olmaktan çıktığında, süreç sistem dışı bir önleyici cezalandırmaya dönüşür.

“Düşman Ceza Hukuku” Tartışmasının Gölgesinde

Acaba bu durum, ceza hukuku literatürünün 2000’li yılların başında yoğun biçimde tartıştığı “düşman ceza hukuku” (Feindstrafrecht) anlayışının bir örneği midir? Bu tartışma özellikle Alman ceza hukukçusu Günther Jakobs’un, terörle mücadelenin sertleşmesiyle birlikte “düşman teröristler için ayrı, vatandaşlar için ayrı bir ceza hukuku” oluştuğu ve bunların “aynı dünyanın iki kutbu” hâline geldiği yönündeki tezinden hareketle başlamıştı. Bu kavram etrafındaki tartışmalardan bağımsız olarak, şu anki gözlem her halükarda, son on yıllarda giderek daha agresif bir şekilde suçun öne çekilmesine ve geniş bir uygulama alanına yönlendirilen esnek suç tanımlarının bir sonucudur. 

RAF davalarının görüldüğü 1970’li yılların başında yasa koyucu, siyasi baskı altında kalarak olağanüstü ceza muhakemesi düzenlemelerini ad hoc (buna özel) biçimde oluşturmak zorundaydı. Günümüzde ise yeni sertleştirmelere artık ihtiyaç duyulmuyor. Devlet, mahkeme salonunda olağanüstü hâl atmosferi yaratabilecek yoğun müdahaleleri normatif olarak zaten düzenleyen ve meşrulaştıran, kapsamlı bir hukukî araç kutusuna sahip. Savunmanın ise bu müdahalelere karşı, somut bir tehlikenin ve bu tedbirlerin gerçekten gerekli olduğunun ortaya konulamadığı itirazıyla mücadele etmesi gerekiyor.

Londra’dan Stammheim’a: Aynı Güvenlik Koreografisi

Yakın zamanda Birleşik Krallık’ta görülen bir dava da neredeyse aynı koreografiyi sahneledi. Londra’da dört aktivist, “Elbit Four” olarak bilinen grup, yine Elbit Systems’e ait bir tesiste mala zarar verme suçundan mahkûm edildi. Oysa bu suç normal şartlarda para cezası ya da en fazla on sekiz ay hapis cezasıyla karşılık bulmaktadır. Ancak hâkim, kapalı kapılar ardında eylemi “terör bağlantılı bir suç” olarak değerlendirdi. Sonuçta aktivistleri yalnızca mala zarar verme suçundan mahkûm ettiğini düşünen jüri, verdiği kararın fiilen bir terör hükmüne dönüşeceğinden habersizdi. Nihayetinde dört aktiviste verilen cezaların toplamı yirmi iki yılı aşkın hapis cezasına ulaştı. İster bir örgüt üyeliği şüphesi üzerinden, ister gizli bir hâkim kararı yoluyla olsun; devlet güvenliği hukukuna giden birçok farklı yol bulunmaktadır.

Binaların da hafızası vardır. 1970’lerin Stammheim’ı, devletin açıkça ilan ettiği istisna hâlinin simgesiydi: yeni ve sert yasalar, savunma pozisyonuna geçmiş bir devlet. Bugün aynı mekânın yeniden siyasi ceza yargılamalarının sahnesi hâline gelmesi ve yargının Ulm5 davasında en sert güvenlik tedbirleriyle hareket etmesi ise bir güç gösterisinden ziyade, devletin duyduğu tedirginliğin bir göstergesi olarak okunmalıdır.

NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Stammheim nach Stammheim – Eine Bühne staatlicher Selbstvergewisserung” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır. 

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler