Avrupa’nın Kültürel Anlatı Boşluğu: Aşırı Sağ Eğitimli Gençleri Nasıl Etkiliyor?
Avrupa’da aşırı sağ, yalnızca ekonomik hoşnutsuzlukları değil, AB’nin doldurmakta zorlandığı kültürel aidiyet ve kimlik boşluğunu da kullanarak güç kazanıyor. Eğitimli, hareketli ve çokdilli gençler arasında bile milliyetçi anlatıların karşılık bulması, Avrupa projesinin haklar, pazar ve kurumlar kadar güçlü bir ortak hikâyeye de ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Avrupa genelinde ortaya çıkan yeni bir eğilim, liberal eğitimcilerin ve politika yapıcıların varsayımlarını sarsıyor. Birden fazla ülkede eğitim gören, üç ya da dört dil konuşan, küresel sıralamalarda öne çıkan kurumlardan mezun olan öğrenciler milliyetçi anlatılara yöneliyor. Elbette hepsi değil, fakat bu eğilim üzerinde durmayı gerektirecek kadar belirgin.
Aşırı sağın artık yalnızca küreselleşmenin geride bıraktığı kesimlere seslenmediği giderek daha açık hâle geliyor. Aşırı sağ, öfke ve hıncın yanı sıra çok daha ilksel ve temel bir duyguyu başarıyla harekete geçirdi: Aidiyet.
Avrupa’nın kurumları ise buna yanıt üretemiyor.
AB’nin İhmal Ettiği Soru: “Siz Kimsiniz ve Nereye Aitsiniz?”
Rakamlar bu tabloyu açıkça ortaya koyuyor. 2024 yılında yapılan son Avrupa Parlamentosu seçimleri, aşırı sağ partiler açısından bugüne kadarki en yüksek oy oranını beraberinde getirdi. 720 sandalyenin 191’i, yani yüzde 27’si, artık aşırı sağ gruplarla aynı çizgideki Avrupa Parlamentosu üyelerinin elinde.
Bu, yalnızca ekonomik olarak marjinalleştirilmiş çevrelerden yükselen bir protesto oyu değildi. 27 ülkede yaklaşık 25 bin seçmeni kapsayan 2024’teki AP seçimlerine dair analiz, 30 yaş altı genç erkekler arasında aşırı sağ desteğinin yüzde 21’in üzerine çıktığını gösteriyor. Bu oran, 1989’dan bu yana her seçim döngüsünde düzenli olarak arttı.
Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD), 2013’te kurulduğunda 18-24 yaş aralığında yüzde 5 destek alırken, 2025’te bu oran yüzde 19’a yükseldi. Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi, 2024’te 18-34 yaş aralığında en popüler parti oldu. Tüm yaş grupları dikkate alındığında, aşırı sağ partiler artık Avrupa genelindeki toplam oy oranının neredeyse yüzde 25’ini temsil ediyor.
Aşırı sağ neredeyse bütünüyle Avrupa Birliği karşıtı bir çizgide duruyor ve AB’nin bütünlüğü açısından son derece gerçek bir tehdit oluşturuyor. Avrupa genelindeki aşırı sağ partiler tarafından desteklenen 2025 tarihli “Great Reset” başlıklı raporu, AB’yi içeriden tasfiye etmeye yönelik açık ve ayrıntılı bir yol haritası sundu.
Bu varoluşsal tehdide rağmen AB’nin standart tepkisi genellikle değerler bildirilerine, kurumsal reforma ve ekonomik güvence vaatlerine işaret etmekten ibaret kaldı. Bunların hiçbiri, milliyetçi hareketlerin son derece ustaca istismar etmeyi öğrendiği şu soruya yaklaşamıyor: Siz kimsiniz ve nereye aitsiniz?
Avrupa Projesindeki Anlatı Boşluğu
Milliyetçi hareketler, politika programları sayesinde değil, kimlik üzerinden kazanıyor. Kimin “gerçek” Avrupalı, “gerçek” Alman ya da “gerçek” Fransız sayılacağına dair duygusal olarak anlaşılır, kültürel olarak kök salmış ve çoğu zaman dışlayıcı bir hikâye sunuyorlar. Buna karşılık AB bir pasaport, bir pazar, bir para birimi ve bir haklar bütünü öneriyor. Bunların hepsi değerli, fakat hiçbiri bir hikâye değil. Hele ikna edici bir hikâye hiç değil.
Bu yeni bir tespit değil. Fransız filozof Étienne Balibar’ın 2004 tarihli We, the People of Europe? adlı kitabında savunduğu gibi, Avrupa bütünleşmesi en başından beri bir gerilim taşıdı. Bu gerilim, Avrupa projesinin evrenselci retoriği ile ulus, ırk ve dil etrafındaki dışlayıcı mantıklar arasında şekillendi. Avrupa projesi bu mantıkları hiçbir zaman bütünüyle yerinden edemedi.
Son on yıllarda AB, kültürü ihmal etti. Kültürel aidiyetin siyasi ve ekonomik bütünleşmenin doğal bir yan ürünü olarak ortaya çıkacağını varsaydı. Fakat bu gerçekleşmedi. Aidiyeti inşa edecek gerçek bir kültürel stratejinin yokluğu, aşırı sağın zamanla doldurduğu bir anlatı boşluğu bıraktı.
Bugünkü başarısızlığı özellikle çarpıcı kılan şey, Avrupa’nın daha önceki dönemlerde kültürel meselenin önemini kavramış ve buna göre kararlı biçimde hareket etmiş olmasıdır.
Avrupa’nın Kültür Başkentleri
Avrupa Konseyi, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden yalnızca dokuz yıl sonra, 1954’te Avrupa Kültür Sözleşmesi’ni imzaladı. Bu anlaşma, Avrupa devletleri arasında kolektif kültürel diplomasi için kurumsal mimariyi oluşturdu. Gerekçe açıktı: Siyasi ve ekonomik yeniden inşa tek başına yeterli olmayacaktı. Avrupa’nın ortak bir kültürel projeye ihtiyacı vardı.
Bu sezginin en kalıcı ifadesi 1985’te ortaya çıktı. Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri ve Fransız mevkidaşı Jack Lang, AB’deki muhataplarını bugün Avrupa Kültür Başkenti programı olarak bilinen girişimi kurmaya ikna etti. Avrupa Komisyonunun bugün de kabul ettiği üzere programın amacı, “Avrupa vatandaşlarının ortak bir kültürel alana aidiyet duygusunu güçlendirmek” ve tüm Avrupalıların paylaştığı kültürel özellikleri vurgulamaktı.
Atina’nın 1985’te bu girişimi başlatmasından bu yana, 30’dan fazla ülkede 70’i aşkın şehir bu unvanı taşıdı. Floransa’dan İstanbul’a, Glasgow’dan Krakow’a, Valletta’dan Timișoara’ya kadar her şehir, ortak bir Avrupa kimliği duygusu inşa etmeyi açıkça hedefleyen bir yıllık kültürel etkinlik programına ev sahipliği yaptı. Bağımsız değerlendirmeler, programın kültürlerarası etkileşimi ve yurttaş katılımını teşvik etmede başarılı olduğunu istikrarlı biçimde ortaya koyuyor.
Bu erken dönemi bugünden ayıran şey, Avrupa bütünleşmesinin ne anlama geldiğine dair temelde farklı bir kavrayıştı. Avrupa projesinin kurucuları (Schuman, Monnet ve De Gasperi) siyasi ve ekonomik yapıların ayakta kalabilmek için kültürel meşruiyete ihtiyaç duyduğunun son derece farkındaydı. Kültür, daha “sert” işlerin yanına eklenen bir unsur ya da yumuşak bir dipnot değildi. Ön koşuldu, her şeyin üzerine inşa edildiği zemindi.
Bugün ise AB’nin fon verileri, kültüre ne kadar az önem atfettiğini gösteriyor. AB’nin temel kültürel fon aracı olan Yaratıcı Avrupa programı, 2021-2027 dönemi için 2,44 milyar avroluk bir bütçeyle faaliyet yürütüyor. Bu miktar ilk bakışta önemli görünebilir, fakat AB’nin toplam bütçesinin yalnızca yaklaşık yüzde 0,15’ine karşılık geliyor.
Bununla keskin bir tezat oluşturan biçimde, Culture Action Europe tarafından belgelediğine göre Rusya yalnızca 2024 yılında kültürel propaganda için 1 milyar avronun üzerinde harcama yaptı. Bu, AB’nin Yaratıcı Avrupa programının yıllık bütçesinin üç katı. Üstelik bu tutara Rusya’nın Avrupa kamuoyunu hedef alan medya nüfuzu operasyonlarına harcadığı milyarlar dahil değil.
Basitçe söylemek gerekirse, Avrupa en kritik alanda çok büyük ölçüde geride kalıyor.
Medya Alanındaki Büyük Değişme
AB’nin erken dönemlerindeki medya ortamı artık mevcut değil. Kusurlu ve ulusal parçalara ayrılmış olsa da 1960’lar, 70’ler ve 80’lerin medya ekosistemi, kamu yayıncılarının, ortak kültürel referansların ve belirli ortak anlam alanlarının mümkün olduğu bir yapı sunuyordu.
Bugün genç Avrupalıların dünyayla karşılaştığı ana kanal algoritmik platformlar. Ancak bu platformlar kültürel olarak tarafsız değil. Duygusal etkileşimi azami düzeye çıkarmak üzere tasarlanıyorlar. Bu da milliyetçiliğin basit ve kimliği teyit eden anlatılarına yapısal bir avantaj sağlıyor.
Avrupa Kültür Başkenti gibi girişimler, kültürün şehirler ve kurumlar üzerinden dolaşıma girdiği farklı bir dünya için tasarlanmıştı. Kültürün artık akışlar, bildirimler ve sosyal medya beslemeleri üzerinden hareket ettiği bir dünya için güncellenmediler.
AB’nin kendi verileri de bu uyumsuzluğa işaret ediyor. Avrupa Parlamentosunun 2021 tarihli gençlik araştırmasına göre gençlerin yüzde 64’ü Instagram’ı, yüzde 25’i ise TikTok’u temel bilgi kaynakları arasında kullanıyor. Ayrı bir Eurobarometer araştırması, 15-24 yaş aralığındaki genç Avrupalıların yüzde 79’unun sosyal medyadaki influencerları ya da içerik üreticilerini ana haber kaynağı olarak gördüğünü ortaya koydu.
2024 tarihli bir çalışma ise 2024 seçimleri öncesinde Almanya, İsveç, Macaristan ve Polonya’da aşırı sağ partilerin Facebook ve Instagram’daki etkileşim ölçütlerinde ana akım partilerden istikrarlı biçimde daha iyi performans gösterdiğini tespit etti. Bunun bir nedeni, olumsuz ve kışkırtıcı içeriklerin mevcut platform algoritmaları tarafından yapısal olarak ödüllendirilmesiydi.
Erasmus ve Kimlik
Bu yalnızca bir politika başarısızlığı değil, aynı zamanda eğitimle ilgili bir başarısızlık. Uluslararası bir ortamda ders veren herkes bu işaretleri görebilir.
Kendi sınıfımda gözlemlediğim tablo karmaşık. Berlin’de yaşamış, Kopenhag’da okumuş ve Amsterdam’da staj yapmış öğrenciler hâlâ “bizim insanlarımız” ve “onların kültürü” gibi ifadeler kullanabiliyor. Bu retorik, hareketlilik deneyiminin entegrasyondan ziyade yalnızca temas ürettiğini düşündürüyor. Bu öğrenciler farklılıklar içinde nasıl yol alacaklarını biliyorlar, fakat onları bir arada tutan şeyin ne olduğundan her zaman emin değiller.
Bunun büyük bölümü, öğrencilerin kıtayı deneyimleme biçiminin içine yerleşmiş durumda. Öğrenci değişim programlarına ilişkin araştırmalar, akademisyenlerin “seçilim etkisi” adını verdiği bir olguyu istikrarlı biçimde tespit ediyor: Yurt dışına giden öğrenciler, genellikle gitmeden önce de Avrupa yanlısı oluyor. Dolayısıyla Erasmus gibi değişim programları bir kimlik yaratmıyor, zaten mevcut olan bir kimliği pekiştiriyor.
Avrupa içindeki farklılıklarla temas kurmaya en çok ihtiyaç duyan öğrenciler ise bu deneyimlerde büyük ölçüde yok. Ekonomik olarak kırılgan durumda olanlar, eğitim açısından daha az hareketli olanlar ya da kültürel olarak ulusal anlatılara daha güçlü biçimde bağlı bulunanlar bu alanların dışında kalıyor.
2008 ile 2014 yılları arasındaki Erasmus değişim örüntülerine ilişkin bir analiz, öğrenci hareketliliğinin akademik prestij ve ekonomik sermaye eksenlerinde güçlü biçimde tabakalaştığını ortaya koydu. Güçlü üniversiteler öğrencilerini yine güçlü üniversitelere gönderiyor. Böylece mevcut hiyerarşiler kırılmak yerine yeniden üretiliyor.
Bu, kozmopolit eğitim sisteminin büyük ölçüde kendi kendisiyle konuştuğu anlamına geliyor. Küresel sıralamalarda en üstte yer alan kurumlarda bile öğrenci kitlesi milliyet bakımından çeşitli, fakat sosyal sınıf bakımından olağanüstü ölçüde homojen olabiliyor. Küresel perspektife sahip mezunlar yetiştirdiğimiz için kendimizi tebrik ettiğimizde, çoğu zaman milliyetçi etkiye kapılma riski zaten hiçbir zaman ciddi biçimde yüksek olmayan bir Avrupa gençliği kesiminden söz etmiş oluyoruz.
Daha rahatsız edici soru ise şu: Peki bu kesimde bile çatlaklar belirmeye başladığında ne olur? Bu çatlaklar artık görünür hâle geliyor. Avrupa kimliği üzerine yapılan araştırmalar, üç ülkede eğitim görmüş öğrencilerin bazen biyografilerinin öngördüğünden daha fazla “Brüksel” karşıtı hınç ve ulusal kültürel özgüllüğe daha güçlü bağlılık ifade ettiğini gösteriyor.
Uluslararası deneyim, kozmopolit bir sadakat üretmiş değil. Daha ikircikli bir sonuç doğurdu: Farklılığa aşinalık ile hiçbir kurumun tatmin edemediği kök salma arzusunun bir arada var olduğu bir hâl. Milliyetçi hareketler bu arzuyu anlıyor. Üniversiteler ve işletme okulları ise büyük ölçüde anlamıyor.
Peki Anlatı Boşluğunu Kim Doldurabilir?
Aşırı sağ, Avrupa’nın kurumsal ve anlatısal boşluklarını doldurabilecek tek güç değil. Kıtanın kültürel yönünü değiştirme yetkisine, erişim kapasitesine ya da gücüne sahip üç aktör grubu var.
1. Avrupa Kurumları
AB kurumlarının yetkisi var, fakat kaynakları ve yön duygusu eksik. Avrupa Komisyonu, 2024’ün sonlarında yakında hayata geçirilmesi planlanan Kültür Pusulası’nı duyurdu. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen bu çerçeveyi, insanların kendilerini Avrupa projesiyle özdeşleştirebilmesi için projeye “insani bir yüz” kazandırma aracı olarak tanımladı.
Bu çerçeve umut verici. Fakat Kültür Pusulası ancak gerçek kaynaklarla desteklenirse anlamlı olabilir. Toplam AB bütçesinin yalnızca yüzde 0,15’iyle Yaratıcı Avrupa bir kültür stratejisi değil, olsa olsa bir dipnottur.
Ayrıca yön değişikliğine de ihtiyaç var. AB, kültürel diplomasiyi neredeyse tamamen dışa dönük bir araç olarak çerçeveledi. Avrupa değerlerini üçüncü ülkelere yansıtmanın aracı olarak gördü. Aynısını Avrupa’nın kendi sınırları içinde de yapması gerekiyor.
2. Erasmus+
Bu alanda güce sahip ikinci aktör AB’nin Erasmus+ programıdır. Sınırlılıklarına rağmen bu program hâlâ AB’nin elindeki en güçlü kavram kanıtıdır. Journal of Common Market Studies dergisinde yayımlanan araştırma, Erasmus katılımının Avrupa kimliğiyle özdeşleşmedeki artışla anlamlı ve olumlu biçimde ilişkili olduğunu doğruluyor. Fakat daha önce gördüğümüz gibi, Erasmus değişimleri Avrupa kimliğini yoktan var etmiyor.
AfD’ye ya da Rassemblement National’a yönelen genç erkekler tipik olarak Erasmus mezunları değil. Erasmus mantığını üniversitelerin dışına, mesleki eğitime, ortaöğretime ve topluluk düzeyindeki değişimlere taşımak, Avrupa’nın yapabileceği en yüksek etkili yatırımlardan biri olabilir. Programın hareketlilik boyutu sorun değil, sorun erişim alanının darlığıdır.
3. Üniversiteler ve İşletme Okulları
Bu kurumların özel bir sorumluluğu var. Benim ders verdiğim kurum da dahil olmak üzere küresel yükseköğretim kurumları düzenli olarak “dünya vatandaşları” ve “kültürlerarası liderler” yetiştirdiklerini iddia ediyor. Fakat kozmopolit yeterlilikler ile gerçek kültürel aidiyet aynı şey değil.
Avrupalılık deneyiminin bilinçli biçimde inşa edilmesi gerekiyor. Bunun, uluslararası hareketliliğin salt varlığından kendiliğinden doğacağı varsayılamaz. Yirmi farklı milliyetten öğrenciyi içeren bir sınıf, tek başına kültürel eğitim anlamına gelmez. Bu yalnızca etkileyici bir organizasyon başarısıdır. Avrupa’nın gelecek kuşak liderlerini yetiştirdiklerini söyleyen kurumlar, Avrupa’yı gerçekten bir arada tutan şeyin ne olduğu sorusunu görmezden gelemez.
Avrupa’nın Kültürel Dönüşü
2025’teki Eurobarometer araştırması, Avrupalıların yüzde 75’inin kendini AB vatandaşı gibi hissettiğini gösteriyor. Bu rekor düzeyde bir oran. Aynı araştırmaya göre 15-24 yaş aralığındakilerin neredeyse yüzde 60’ı AB’ye güveniyor. Bunlar cesaret verici rakamlar, fakat daha karmaşık bir gerçekliği gizliyor.
Kendini vatandaş gibi hissetmek, aidiyet duygusu hissetmekle aynı şey değildir. Kurumlara güvenmek, ortak bir projeye kültürel sadakat duymakla aynı şey değildir. AB’ye güven duyduğunu en çok ifade eden demografik grup, yani eğitimli ve hareketli genç Avrupalılar, aynı zamanda kültürel formasyonu neredeyse bütünüyle tesadüfe bırakılan gruptur.
Aşırı sağ, bu dönemin iki temel yönünü kavramış durumda. Birincisi, kimlik sorusu refah ya da haklar çerçevesiyle cevaplanamaz. İkincisi, siyasetin kültürel boyutunu görmezden gelen kurumlar, bu boyutu sahiplenen hareketler karşısında her zaman geride kalır. Avrupa’daki aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu sandalyelerinin yüzde 27’sini daha iyi ekonomi politikaları sundukları için kazanmadı. Bir hikâye sundukları için kazandı.
Bunun en çarpıcı yakın örneği Romanya’da görüldü. Neredeyse hiç tanınmayan bağımsız aday Călin Georgescu, 2024 başkanlık seçiminin ilk turunu kazandı. Kampanyasını büyük ölçüde TikTok’a uygun bir kültürel anlatı üzerine kurdu. Bu anlatı Ortodoks kimliği, ulusal egemenliği ve Batı liberalizminden manevi açıdan ayrışmayı merkeze alıyordu.
Seçimin daha sonra iptal edilmesi, altta yatan gerçekliği ortadan kaldırmadı. Birçoğu genç olan Romen seçmenlerin kayda değer bir bölümü, mevcut partilerin hiçbir programında bulamadığı şeyi kültürel bir hikâyede bulmuştu. Romanya uç bir örnek, fakat tekil bir örnek değil. Duygusal ağırlığı olan bir Avrupa kültürel anlatısının yokluğunda, başka anlatılar bu alanı dolduracaktır.
Çin ve Rusya’dan Çıkarılacak Dersler
AB kültür politikasının kabul etmekte geç kaldığı jeopolitik bir boyut da var. Birliğin kültürel harcamaları geride kalırken Rusya, kısmen Avrupa içindeki kitleleri hedefleyen propaganda faaliyetleri için milyarlar harcıyor.
Çin ise çok farklı bir yolla Avrupa’daki üniversiteler ve şehirler genelinde Çin kültürünü ve dilini tanıtan geniş Konfüçyüs Enstitüleri ağıyla faaliyet yürütüyor.
Bu sırada AB’nin kendi kültürel kurumları, iç aidiyet üzerine çalışma yetkilerine sahip olup olmadıklarını tartışıyor. AB, kültürel diplomasiyi bir incelik olarak ele aldı. Siyasetin daha zorlu işleri tamamlandıktan sonra değerleri dışarıya yansıtmanın bir yolu olarak gördü. Yaklaşımları birbirinden farklı olsa da Avrupa’nın jeopolitik rakipleri kültürü altyapı olarak değerlendiriyor. Onlara göre kültür, nüfuz açısından ticaret için yollar ne kadar temel ise o kadar temel bir unsur.
Seçim döngülerini aşan bir aciliyet de söz konusu. Culture Action Europe Avrupa Parlamentosunun Kültür ve Eğitim Komitesinde artık güçlü biçimde temsil edilen aşırı sağın, AB kurumları içindeki kültür tartışmasının şartlarını şimdiden yeniden şekillendirdiğine dikkat çekti. Aşırı sağ, “toplumsal cinsiyet propagandası” dilini normalleştiriyor, göç konulu projelerin fonlanmasını sorguluyor ve çoğulcu, kapsayıcı bir Avrupa kültürü yerine ulusal ve dışlayıcı bir Avrupa kültürü vizyonunu ilerletiyor.
Acilen Giderilmesi Gereken Bir İhtiyaç: Kültürel Diplomasi
V-Dem Enstitüsünün “2026 Demokrasi Raporu”na göre 2025 yılında dünya ülkelerinin neredeyse dörtte biri otokratikleşme sürecinden geçiyordu. Bunların birkaçı Avrupa’daydı.
Farklı bir kültürel strateji için fırsat penceresi daralıyor. Böyle bir stratejinin olmadığı her yıl, aidiyet altyapısının ya gerçekten ortak bir Avrupa’ya en az ilgi duyanlar tarafından inşa edildiği ya da AB’nin parçalanıp başarısız olmasında aktif çıkarı olanlar tarafından söküldüğü bir yıl oluyor.
Melina Mercouri, savaş sonrası Avrupa’nın kültürel hamlesine öncülük ederken bugünkü AB liderliğinin unutmuş göründüğü bir şeyi anlamıştı: Avrupa’nın insanların sadakatini talep etmesi, yalnızca teknokratik hizmet sunumuna dayanamaz. Avrupa, insanların kim olduklarına da hitap etmek zorundadır.
Soru, kültürel diplomasinin mevcut dönem için fazla yumuşak bir araç olup olmadığı değil. Asıl soru, Avrupa’nın rakiplerinin başından beri kullandığı bu silahı görmezden gelmeyi sürdürme lüksüne sahip olup olmadığıdır.
NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 6 Temmuz’da The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.