Orta Doğu

Lübnan’da “Ateşkes”: İsrail Çekilmiyor, Savaş Suçları İçin Yargı Yolu Kapatılıyor

ABD arabuluculuğunda imzalanan İsrail-Lübnan çerçeve anlaşması, Washington tarafından “kalıcı barışa giden yol” olarak sunuluyor. Ancak İsrail’in güney Lübnan’dan çekilmesinin Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına bağlanması, işgalin sürmesi, sivillerin dönüşünün koşullara tabi tutulması ve savaş mağdurlarının uluslararası yargı yollarına erişiminin tartışmalı hâle gelmesi, anlaşmayı Lübnan’da kırılgan ve tepki çeken bir zemine taşıyor.

Lübnan’da “Ateşkes”: İsrail Çekilmiyor, Savaş Suçları İçin Yargı Yolu Kapatılıyor
İsrail ordusunun Lübnan'ın güneyine düzenlediği saldırılar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan ailelerden bazıları, saldırıların durmasıyla Beka vilayetine bağlı Ayn Arab beldesindeki evlerine döndü. Fotoğraf: Ramiz Dallah - AA.

Lübnan’da mart ayından bu yana ağırlaşan savaşın ardından varılan son mutabakat, sahadaki çatışmaları tamamen durdurmaktan çok, İsrail ile Lübnan arasında daha geniş bir güvenlik düzenlemesine geçişi hedefleyen koşullu bir çerçeve niteliği taşıyor. ABD’nin arabuluculuğunda 26 Haziran 2026’da Washington’da imzalanan “üçlü çerçeve anlaşması”, iki ülke arasında doğrudan müzakerelerin sürdürülmesini, Lübnan devletinin güneyde otoritesini yeniden tesis etmesini, İsrail ordusunun ise belirli koşulların yerine getirilmesi hâlinde kademeli olarak Lübnan topraklarından çekilmesini öngörüyor.

Anlaşma, Washington tarafından “savaş hâlini sonlandırmaya” ve “barışçıl komşuluk ilişkileri” kurmaya dönük tarihî bir adım olarak sunulsa da, Lübnan içinde ve uluslararası insan hakları çevrelerinde metnin fiilen İsrail’e açık uçlu bir askerî varlık alanı tanıdığı eleştirisi öne çıkıyor. Çünkü anlaşmanın merkezinde, İsrail’in çekilmesinden önce Lübnan ordusunun güneyde tam güvenlik kontrolü sağlaması ve Hizbullah dâhil devlet dışı silahlı grupların silahsızlandırılması şartı bulunuyor.

Anlaşmanın Temel Maddeleri Neler?

14 maddelik çerçeve anlaşma, ilk bakışta Lübnan’ın egemenliğinin yeniden tesisi ve İsrail’in güvenlik kaygılarının giderilmesi arasında bir denge kurmayı amaçlıyor. Metne göre Lübnan ve İsrail, birbirlerinin barış içinde var olma hakkını tanıdıklarını, aralarındaki çatışmanın temel nedenlerini çözme ve savaş hâlini sona erdirme niyetinde olduklarını beyan ediyor.

Anlaşmanın en kritik noktası, İsrail ordusunun Lübnan’dan çekilmesinin “doğrudan ve otomatik” değil, Lübnan Silahlı Kuvvetlerinin sahada kontrol kurmasına bağlı “kademeli” bir süreç olarak tasarlanması. Buna göre Lübnan ordusu, önce belirlenen “pilot bölgelerde” güvenlik sorumluluğunu üstlenecek; bu bölgelerde devlet dışı silahlı grupların silahsızlandırıldığı ve askerî altyapılarının dağıtıldığı doğrulandıktan sonra İsrail ordusunun kademeli olarak yeniden konuşlandırılması, sivillerin dönüşü ve yeniden imar süreci başlayacak.

Metin, Lübnan devletinin “silah kullanma tekelini” yeniden kurmasını, savaş ve barış kararlarının yalnızca Lübnan hükûmetine ait olduğunu ve hiçbir devlet dışı aktörün Lübnan adına askerî rol üstlenemeyeceğini vurguluyor. Aynı zamanda ABD’nin desteğiyle bir askerî koordinasyon mekanizması kurulmasını, güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasının denetlenmesini ve Lübnan’ın yeniden inşası için uluslararası desteğin belirli ölçülebilir adımlara bağlanmasını öngörüyor.

Anlaşmanın 11. maddesi, yeniden imar fonlarının devlet dışı silahlı gruplarla bağlantılı kişi ve yapılara aktarılmasının engellenmesini öngörürken, 13. madde tarafların “uluslararası siyasi veya hukuki platformlarda hasmane ya da aleyhte girişimlerden kaçınmasını” içeriyor. Bu madde, insan hakları örgütlerinin en sert eleştirilerini yönelttiği başlıklardan biri hâline geldi.

Sahada Ateşkesin Karşılığı Sınırlı Kaldı: İsrail Saldırıları Devam Ediyor

Anlaşmaya rağmen Lübnan’ın güneyinde şiddet tamamen sona ermiş değil. İsrail ordusu, 6 Temmuz’da Nebatiye vilayetinde bir aracı hedef aldı. Reuters’ın Lübnan Sağlık Bakanlığına dayandırdığı habere göre saldırıda aralarında bir okul müdürü, annesi, bir kadın ev işçisi ve yabancı uyruklu bir işçinin de bulunduğu 4 kişi hayatını kaybetti. İsrail ordusu, aracın “güvenlik bölgesi” olarak tanımladığı alana yaklaştığını ve güçlerine tehdit oluşturduğunu savundu.

Bu saldırı, ateşkesin sahada şiddeti azalttığını ancak ortadan kaldırmadığını gösteren son örneklerden biri oldu. İsrail, güney Lübnan’da yaklaşık 10 kilometre derinliğe uzanan bir “güvenlik bölgesi” oluşturduğunu savunuyor. Lübnan ise bu varlığı egemenlik ihlali ve anlaşmanın uygulanmasının önündeki temel engel olarak görüyor.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn da İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmemesinin Washington Anlaşması’nın uygulanmasını engellediğini belirtti. Avn’a göre İsrail’in sahadaki varlığı, Lübnan ordusunun güneyde tam olarak konuşlanmasını geciktiriyor, devlet otoritesini zayıflatıyor ve bölge halkının evlerine güven içinde dönüşünü imkânsız hâle getiriyor.

Yerinden Edilen Lübnanlıların Geri Dönüşü Başladı Ama Güven Yok

Güney Lübnan’da savaşın yoğunluğunun azalmasıyla birlikte yüz binlerce kişi evlerine dönmeye başladı. Reuters, Tire sahilinde hayatın kısmen normale döndüğünü, restoranların açıldığını ve ailelerin yeniden kamusal alanlara çıktığını aktarırken, dönüşün yıkım ve belirsizlik içinde gerçekleştiğine dikkat çekiyor. Birçok aile, evlerini enkaz hâlinde buldu; bazıları tek odada yaşamaya başladı, bazıları ise yeniden kaçmak zorunda kalma ihtimaline karşı başka bölgelerde kiraladıkları evleri tutmaya devam ediyor.

Uluslararası Göç Örgütünün (IOM) aktardığı verilere göre saldırıların “durduğu” 22 Haziran’dan bu yana 646 binden fazla yerinden edilmiş kişi yaşadığı bölgelere dönmeye başladı; buna karşın yaklaşık 500 bin kişinin hâlâ yerinden edilmiş durumda olduğu bildiriliyor. Lübnan Sosyal İşler Bakanlığının verileri ise hâlen yerinden edilmiş kişi sayısının 600 bine ulaşabildiğini gösteriyor.

Savaşın bilançosu da ağır. Lübnan Sağlık Bakanlığının açıkladığı resmî verilere göre mart ayından bu yana İsrail saldırılarında 4 bin 300’den fazla kişi hayatını kaybetti, 12 binden fazla kişi yaralandı. İsrail tarafında ise İsrailli yetkililere göre 32’si asker olmak üzere en az 36 kişi öldü.

Lübnan İçindeki Ana İtiraz: Çekilme Neden Şartlı?

Anlaşmaya yönelik en güçlü itiraz, İsrail’in Lübnan topraklarından çekilmesinin Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlanması. Lübnan’da anlaşmaya eleştirel bakanlara göre bu yapı, İsrail’in çekilmesini pratikte belirsiz bir tarihe erteleyebilir. Çünkü Lübnan ordusunun Hizbullah gibi güçlü, toplumsal ve siyasal karşılığı olan silahlı bir aktörü kısa vadede tamamen silahsızlandırması son derece zor görülüyor.

Hizbullah anlaşmayı “hükümsüz” ilan ederek reddetti ve İsrail’in çekilmesinin silahsızlanma şartına bağlanmasını “kırmızı çizgilerin aşılması” olarak nitelendirdi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ise Hizbullah “tehdit” olmaya devam ettiği sürece İsrail ordusunun güney Lübnan’dan ayrılmayacağını söyledi.

Bu noktada anlaşma, Lübnan devleti için iki yönlü bir baskı üretiyor: Bir yandan İsrail’in çekilmesi için Hizbullah’ın silahsızlandırılması şart koşuluyor, diğer yandan bu hedefe dönük sert bir iç güvenlik hamlesinin Lübnan’daki kırılgan mezhepsel dengeyi sarsabileceği belirtiliyor. Washington Post’un aktardığı uzman değerlendirmelerde de anlaşmanın Lübnan’da devlet ile Hizbullah arasında yeni bir iç çatışma riskini büyütebileceği vurgulanıyor.

İnsan Hakları Örgütleri: “Mağdurların Adalet Arayışı Riske Giriyor”

Anlaşmanın en tartışmalı maddelerinden biri de 13. madde. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Legal Agenda, Lübnan İnsan Hakları Merkezi, Sınır Tanımayan Gazeteciler ve Lübnan Gazeteciler Birliği tarafından yayımlanan ortak açıklamada, bu maddenin savaş mağdurlarının uluslararası mahkemeler önünde adalet arama imkânını sınırlayabileceği belirtildi.

Örgütlere göre tarafların uluslararası siyasi veya hukuki platformlarda birbirlerine karşı “hasmane ya da aleyhte” girişimlerden kaçınmayı taahhüt etmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi ya da Uluslararası Adalet Divanı gibi mekanizmalara başvuru konusunda caydırıcı veya engelleyici bir etki doğurabilir. Bu yorumun geçerli olması hâlinde, anlaşmanın taraf devletlerin ağır uluslararası suçları soruşturma ve kovuşturma yükümlülükleriyle çelişebileceği ifade ediliyor.

İnsan hakları örgütlerinin bir diğer itirazı ise 3. maddeye yönelik. Buna göre sivillerin bazı sınır bölgelerine dönüşü, devlet dışı silahlı grupların silahsızlandırılması ve altyapılarının dağıtılması gibi şartların “başarıyla” yerine getirilmesine bağlanıyor. Örgütler, uluslararası insancıl hukuka göre çatışma nedenleri ortadan kalktığında sivillerin evlerine dönme hakkının koşullu bir güvenlik pazarlığına dönüştürülemeyeceğini savunuyor.

Netanyahu’nun “Hristiyan Köyleri İlhak Edilmek İstiyor” İddiası Gerilimi Artırdı

Anlaşma üzerindeki tartışmalar sürerken Netanyahu’nun 5 Temmuz’da Fox News yayınında, Lübnan’ın güneyindeki bazı Hristiyan köylerin Hizbullah’a karşı İsrail tarafından “ilhak edilmek” istediğini öne sürmesi Lübnan’da sert tepki çekti. Güneydeki Hristiyan beldelerin belediye başkanları, muhtarları ve kanaat önderleri bu iddiayı reddederek Lübnan devletine ve Lübnan kimliğine bağlı olduklarını açıkladı.

Kıleya Belediye Başkanı Hanna Daher, sınır köylerinin ulusal kimliğini ve topraklarını korumak için büyük zorluklara rağmen yerlerini terk etmediğini belirterek, Lübnan bayrağının yerine başka bir bayrağın dalgalanmasının mümkün olmadığını söyledi. Bölgedeki dinî temsilciler de Netanyahu’nun açıklamalarını “fitne” ve “bölme girişimi” olarak nitelendirdi. İbil es-Saki Rum Ortodoks Kilisesi Rahibi Gregoryos Sallum, “Evlerimiz, topraklarımız ve kiliselerimiz burada. Lübnanlı olarak yaşamaktan mutluyuz.” sözleriyle dışarıdan dayatılacak hiçbir seçeneği kabul etmeyeceklerini ifade etti.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri de sınır hattındaki beldelerin açıklamalarına destek vererek Netanyahu’nun söylemini “fitne çıkarmayı amaçlayan yalan ve uydurma” olarak nitelendirdi. Bu tepki, anlaşmanın yalnızca güvenlik ve askerî dengeler üzerinden değil, Lübnan’ın iç toplumsal dokusu, mezhepsel hassasiyetleri ve ulusal kimliği üzerinden de tartışıldığını gösteriyor.

Lübnan’ın Parçası Olduğu Bölgesel Denklem: ABD-İran Görüşmeleri

Lübnan anlaşması, yalnızca İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmanın sonucu değil; ABD-İran hattındaki daha geniş müzakere sürecinin de bir uzantısı olarak görülüyor. İran ve ABD arasında Pakistan arabuluculuğunda yürütülen temaslarda, savaşın durdurulması ve bölgesel dosyaların müzakereyle çözülmesi yönünde bir mutabakat gündeme gelmişti. Lübnan’daki ateşkesin de bu daha geniş mutabakatın parçası olduğu belirtiliyor.

Ancak bu bağlantı anlaşmanın kırılganlığını artırıyor. İran, İsrail’in Lübnan’dan tamamen çekilmesini daha geniş bölgesel ateşkesin bir parçası olarak görürken, İsrail Lübnan dosyasını Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlayarak ayrı bir güvenlik hattına taşıyor. Bu nedenle Lübnan, Washington’ın bölgesel ateşkes diplomasisinde hem kritik bir eşik hem de en zayıf halka hâline gelmiş durumda.

Anlaşmanın Geleceği Belirsiz

Lübnan yönetimi anlaşmayı, devlet otoritesini yeniden tesis etmek ve İsrail’in çekilmesini diplomatik zemine bağlamak için zorunlu bir adım olarak savunuyor. Cumhurbaşkanı Avn, metnin İsrail işgalini meşrulaştırmadığını, aksine Lübnan ordusunun ülkenin tamamında otorite kurmasının önünü açtığını söylüyor. Başbakan Nevvaf Selam da anlaşmanın nihai bir barış metni değil, çekilme takviminin ve güvenlik düzenlemelerinin müzakere edileceği bir başlangıç zemini olduğunu vurguluyor.

Buna karşılık sahadaki gelişmeler, anlaşmanın uygulanmasının önünde üç temel sorun bulunduğunu gösteriyor: İsrail’in güney Lübnan’dan çekilmeyi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına bağlaması, Lübnan ordusunun bu hedefi iç çatışma üretmeden nasıl gerçekleştireceğinin belirsiz olması ve sivillerin dönüşü ile adalet arayışının güvenlik koşullarına tabi kılınması.

Bu nedenle Lübnan’daki son anlaşma, bir barış metninden çok ateşkes, işgal, egemenlik ve hesap verebilirlik başlıklarının aynı anda sıkıştığı kırılgan bir geçiş düzeni olarak okunuyor. Güneydeki halkın evlerine dönüşü, İsrail’in askerî varlığının sona ermesi ve savaş mağdurlarının adalet talebinin nasıl karşılanacağı, anlaşmanın gerçekten “barışa giden yol” mu yoksa yeni bir krizin diplomatik adı mı olduğunu belirleyecek. (P/AA)

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler