Orta Doğu

İsrail’in Güney Lübnan Stratejisi: Onlarca Yıllık İşgal Planı Yeniden Gündemde

İsrail’de yükselen ilhak ve işgal çağrıları, Güney Lübnan’ın Litani Nehri’ne kadar uzanan bir hat üzerinden kontrol altına alınmasını yeniden gündeme taşıdı. Bu hedef, kökleri İsrail’in kuruluş öncesine uzanan ve bugün bölgesel istikrar açısından ciddi riskler barındıran uzun soluklu bir stratejiye dayanıyor.

İsrail’in Güney Lübnan Stratejisi: Onlarca Yıllık İşgal Planı Yeniden Gündemde
Güney Lübnan'a giren İsrail ordusuna ait bir mekanize birliği. 26 Nisan 1985 | Fotoğraf: IDF - Wikimedia Commons.

İsrail’de şahin kanattan birçok siyasetçi, ülkenin ordusuna Hizbullah’a karşı haftalardır süren kara ve hava operasyonlarını yoğunlaştırma ve Lübnan’ın güneyinde daha kalıcı bir varlığın önünü açma çağrısı yapıyor. 5 Nisan’da 18 İsrailli milletvekili, Başbakan Benjamin Netanyahu hükûmetine Güney Lübnan’ı Litani Nehri’ne kadar işgal edip tamamen kontrol altına alması ve bölgedeki Lübnan nüfusunun “tahliye edilmesi” yönünde baskı yaptı. Bu çağrı, daha önce İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in Güney Lübnan’ın açıkça ilhak edilmesi yönündeki çıkışını takip etti. Smotrich, iktidar koalisyonunun en etkili ve aşırı görüşlü isimlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Lübnan’ın Bir Kısmının İşgal Etme Fikri İsrail’in Kuruluşundan Önce de Vardı

Bu tür çağrılara rağmen İsrail’in askerî operasyonları hız kesmiş değil. Bu durum, 7 Nisan’da ABD Başkanı Donald Trump tarafından ilan edilen ve ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşı geçici olarak durduran iki haftalık ateşkese rağmen sürüyor. Arabuluculara göre bu ateşkesin Lübnan’ı da kapsaması amaçlanmıştı.

İsrail sınırlarının Lübnan’ın bazı kısımlarını da içerecek şekilde genişletilmesini savunanlar, bu görüşlerini çoğu zaman dinî söylemlerle temellendiriyor. Ancak bu yaklaşım yalnızca aşırı sağ ve dinî çevrelerle sınırlı değil; aynı zamanda yeni de değil. Orta Doğu çalışmaları alanında uzman bir akademisyen olarak, Litani Nehri’ne kadar Güney Lübnan’ın işgali ve ilhakı fikrinin, 1948’de İsrail’in kuruluşundan önce hem seküler hem de dinî Siyonist liderler arasında etkili olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte tarih, böyle bir hedefin bugün izlenecek olması halinde Lübnan’ı daha da istikrarsızlaştıracağını, bölgesel gerilimleri artıracağını ve İsrail’in güvenliğini sağlamada sınırlı bir katkı sunacağını gösteriyor.

Siyonizmin İlk Dönemleri ve Güney Lübnan

1918’de İsrail’in kurucu figürü olarak kabul edilen -ülkenin ilk başbakanı- David Ben-Gurion, İsrail’in “doğal sınırlarının” günümüz Suriye’sinin, Mısır’ın ve Arap Yarımadası’nın bazı kısımlarını kapsaması gerektiğini, kuzeyde ise Güney Lübnan’daki Litani Nehri’ne kadar uzanması gerektiğini savundu. Lübnan’ın güney sınırının yaklaşık 32 kilometre kuzeyinde yer alan ve yaklaşık 174 kilometre uzunluğundaki bu nehir, ülkenin en önemli su kaynaklarından biridir.

Bu yaklaşım, 1919’da World Zionist Organization heyetinin, Paris Barış Konferansı sırasında Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulması yönündeki talebi içerisinde de tekrarlandı. Chaim Weizmann liderliğindeki heyet, kurulacak devletin Sayda kentinden başlayarak Litani Nehri’ni de kapsaması gerektiğini savundu.

Ancak bunun yerine, Osmanlı sonrası “Büyük Suriye” ve Filistin topraklarının yönetimi, manda sistemi çerçevesinde Birleşik Krallık ve Fransa’ya bırakıldı. Lübnan’ın bugünkü sınırları ise 1 Eylül 1920’de Fransız mandası tarafından çizildi; ülke toprakları Sayda ve Sur kentlerine kadar uzanıyor, Litani Nehri’nin güneyinde ise Britanya yönetimindeki Filistin Mandası ile sınır oluşturuyordu.

1948’den Günümüze Sınır Tartışmaları

1948’de İsrail devletinin kurulması, 750 binden fazla Filistinlinin yerinden edilmesine ve 1948’deki I. Arap-İsrail Savaşı’na yol açtı. Bu süreçte sınırlar yeniden şekillendi ve İsrail, Lübnan’ın güneyindeki yedi köyü işgal edip ilhak etti. 1949’da Birleşmiş Milletler gözetiminde İsrail ile Lübnan, 1923’te Fransız ve Britanyalı yetkililer tarafından belirlenen sınırlara dayalı bir Ateşkes Hattı üzerinde anlaştı. Bu anlaşma resmî bir sınır tanıması olmasa da fiilen sınırların kabulü anlamına geliyordu.

Bu ateşkes hiçbir zaman resmen iptal edilmedi; ancak 1967’deki Altı Gün Savaşı sonrasında fiilen geçersiz hâle geldi. İsrail bu tarihten itibaren 1949’da imzaladığı tüm ateşkes anlaşmalarını tanımayı bıraktı; Lübnan ise bu savaşa taraf olmamasına rağmen bu durumdan etkilendi.

1978’de Filistinli grupların Lübnan’dan düzenlediği saldırıların ardından İsrail, “Litani Operasyonu” olarak bilinen müdahaleyle Güney Lübnan’ı işgal etti. İsrail birlikleri ancak 25 Mayıs 2000’de bölgeden çekildi. Sonrasında Birleşmiş Milletler, iki ülkeyi ayırmak üzere “Mavi Hat” olarak bilinen çekilme hattını oluşturdu ve bölgeye bir barış gücü yerleştirdi.

Doğal Kaynaklar İçin Mücadele

Sınır meselesi hiçbir zaman tamamen çözülemedi. 2010’da Doğu Akdeniz’in en büyük doğalgaz rezervlerinden biri olan Leviathan Doğalgaz Sahası’nın keşfi, bu tartışmaya deniz yetki alanları boyutunu da ekledi. Ekim 2022’de İsrail ile Lübnan, ABD arabuluculuğunda bir deniz sınırı anlaşması imzaladı. Bazı analistler bunu iki ülke arasında normalleşmenin başlangıcı olarak yorumladı.

Ancak kara sınırı anlaşmazlığı hâlâ çözülebilmiş değil. İsrail’de aşırı sağ çevrelerin Litani Nehri’ne kadar genişleme çağrıları çoğu zaman dini ve güvenlik temelli argümanlarla dile getiriliyor. Ancak böyle bir genişleme, su kaynakları sınırlı ve talebi artan İsrail için yeni bir su kaynağı anlamına da gelebilir.

Lübnan’ın Kırılgan Egemenliği

Sınırların çözümsüz kalması ve İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik periyodik müdahaleleri, Lübnan’ın kendi toprakları üzerindeki egemenliğini tesis etmesini zorlaştırdı. 1985’te İran destekli Şii milis gücü Hizbullah’ın kurulması bu durumu daha da karmaşık hale getirdi. Örgüt, o tarihten bu yana Lübnan’daki askeri dengede belirleyici bir aktör oldu ve İsrail ile defalarca çatıştı.

7 Ekim 2023 sonrası karşılıklı saldırılar, Eylül 2024’te tam ölçekli bir savaşa dönüştü. Bu savaşta 3 binden fazla Lübnanlı sivil hayatını kaybetti, 14 bin kişi yaralandı ve 1,2 milyondan fazla insan yerinden edildi. 27 Kasım 2024’te İsrail ile Hizbullah arasında bir ateşkes sağlandı. Ancak bu anlaşma, özellikle İsrail tarafından yüzlerce ihlalle zedelendi. Sonrasında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı, Hizbullah’ın misillemeleri ve İsrail’in yeniden müdahalesi ateşkesi fiilen sonaerdirdi.

Savaşın büyüklüğü ve İsrail işgali tehdidi karşısında Lübnan, Hizbullah’ın kendi topraklarından askerî faaliyet yürütmesini yasakladı ve İran’ın büyükelçisini sınır dışı etti. Ancak bu adımlar, Güney Lübnan’ın tamamen işgalini savunan İsrailli çevreleri tatmin etmedi.

Yeni Bir İşgalin Getireceği Güvenlik Riskleri

İsrail, son 50 yılda mevcut operasyon dahil olmak üzere Lübnan’ı yedi kez işgal etti. Yeni ve uzun süreli bir işgal girişimi, geçmişte olduğu gibi hem Lübnan hem de İsrail açısından ciddi riskler barındıracaktır. Öncelikle İsrail’in Güney Lübnan’daki Şii nüfusu hedef alması ve yerinden etmesi, ülke içindeki mezhepsel dengeleri daha da kırılgan hâle getirebilir. Bu durum, Lübnan sınırlarını aşan yeni bir şiddet dalgasını da tetikleyebilir. Nitekim geçmişte Lübnan’daki istikrarsızlık sıklıkla komşu ülkelere de yayılmıştır.

İkinci olarak, Gazze’de yıllardır süren savaş, Suriye’deki operasyonlar ve İran ile devam eden çatışma düşünüldüğünde, İsrail ordusunun yeni bir uzun süreli işgali sürdürecek kapasitesinin sınırlı olabileceği değerlendiriliyor. Nitekim Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, güvenlik kabinesine yaptığı sunumda ordunun “çöküşün eşiğinde” olduğunu ifade etti. Ayrıca İsrail toplumunda Lübnan’a yönelik yeni bir savaşa karşı ciddi bir muhalefet ve savaş yorgunluğu da bulunuyor.

Tüm bunlara rağmen bu faktörler, Güney Lübnan’da uzun süreli bir İsrail varlığını tamamen engellemeyebilir. Ancak son haftalarda İsrailli yetkililerin söylemlerinde tampon bölge oluşturma fikrinden Litani Nehri’ne kadar tam işgal ve kontrol hedeflerine geçiş yaşanması, bu tartışmanın yön değiştirdiğini gösteriyor.

Hizbullah’ın geleceği büyük ölçüde İran’a açılan savaş ve bunun Lübnan’ın güneyindeki gelişmelere etkisine bağlı olacak.
Ancak İsrail, uluslararası desteğin azalması, iç siyasi gerilimler, bölge genelinde süren çoklu çatışmalar ve Lübnan içinde potansiyel şiddet riskleri gibi ciddi engellerle karşı karşıya. Dahası, tarih böyle bir girişimin yüksek geri tepme riski taşıdığını açıkça ortaya koyuyor.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 8 Nisan’da The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.

Mireille Rebeiz

Orta Doğu Çalışmaları alanında kürsü başkanı ve Dickinson College’da doçent olan Mireille Rebeiz, aynı zamanda Penn State Dickinson Law’da öğretim üyeliği yapmaktadır; uluslararası hukuk ve Frankofon çalışmalar alanlarında iki doktora derecesine sahiptir. Çalışmaları, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bağlamında hukuk, toplumsal cinsiyet, çatışma ve hafıza kesişimine odaklanmakta; Hizbullah’ın uluslararası hukuktaki statüsünü incelediği son kitabı 2026 yılında yayımlanmıştır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler