Aşırı Sağ

“Remigration” Almanya’ya Özgü Değil: Avrupa’da Yayılan Sürgün Söylemi

"Remigration”, kitlesel sınır dışı seferberliği ve askerî teçhizat söylemleri, Almanya’da aşırı sağ kaynaklı siyasi tehdidin giderek büyüdüğünü gösteriyor. Ancak bu tehditler temel bir gerçeği değiştirmiyor: Milyonlarca Müslüman Almanya’nın ayrılmaz bir parçası ve ülkenin geleceğini herkesle birlikte şekillendiriyor.

“Remigration” Almanya’ya Özgü Değil: Avrupa’da Yayılan Sürgün Söylemi
Almanya'da "remigration" tartışması, ülkeye gelen göçmenlerin geri gönderilmesine dair aşırı sağcı argümanların sergilendiği bir tartışma olarak biliniyor.

“Remigration” ya da Türkçedeki karşılığıyla “tersine göç” kavramı, aşırı sağcı ideologlar tarafından uzun süre sözde tarafsız, teknokratik bir kavram gibi sunularak zararsız gösterildi. Aşırı sağcıların iddialarına göre amaçları yalnızca, ülkeyi terk etmekle yükümlü kişilerin hukuka uygun biçimde geri gönderilmesiydi. Ancak son günlerdeki tartışmaları dikkatle izleyenler, görünüşte makul ve saygın olan bu görüntünün arkasında nelerin saklandığını bir kez daha görüyor.

Almanya Federal Meclisindeki genel oturumda şaşırtıcı bir açıklıkla meselenin adını koyan kişi, Federal Başbakan Friedrich Merz oldu. Merz, tersine göçü zararsız gösteren söylemin gerçek yüzünü ortaya koydu ve bunun arkasında “ten rengine ve kökene dayalı bir etnik temizlikten başka bir şey” bulunmadığını açıkça belirtti. Böyle bir sürgün politikasının toplumsal ve ekonomik sonuçlarının yıkıcı olacağını söyledi. Merz, bu planların hayata geçirilmesi durumunda yaşanacaklar konusunda ciddi bir uyarıda bulundu: “O zaman Almanya’da zanaat sektörü artık çalışamaz, tek bir bakımevi bile faaliyet gösteremez, Almanya’da tek bir hastane bile çalışamaz.”

Totaliter Özellikler Taşıyan Açık Bir Siyasi Tehdit

Başbakanın bu sert ifadeleri kullanmakta ve “etnik temizlik” uyarısında bulunmakta ne kadar haklı olduğunu, Saksonya-Anhalt’taki seçimlerin AfD’li galibi Ulrich Siegmund’un son dönemde yaptığı ürkütücü açıklamalar gösteriyor. Siegmund, İsrailli bir savunma sanayisi şirketinin bölgede faaliyet göstermesine ilişkin bir soruya kelimesi kelimesine şu yanıtı verdi: “Askerî teçhizat üretimini toptan şeytanlaştırmıyoruz; çünkü ileride yürüteceğimiz ‘remigration’ ve sınır dışı etme seferberliğinde elbette uygun yardımcı araçlara da ihtiyacımız olacak.”

Ardından aceleyle ortamı yatıştırmaya çalışarak bununla “yalnızca silahları” değil, araçları ve koruyucu donanımları da kastettiğini söyledi. Fakat yine de mesaj açık: Burada insanlara karşı silahlı güç ve askerî teçhizat kullanılması hayali kuruluyor. Bu, sıradan bir ölçüsüz açıklama değil; totaliter özellikler taşıyan açık bir siyasi tehdit.

Üstelik söylemdeki bu tehlikeli radikalleşme, yalnızca Almanya’ya özgü bir olgu da değil; Avrupa çapında kaygı verici bir gelişmenin parçası. Fransa’ya baktığımızda, etnik milliyetçi komplo teorilerinin siyasetin en üst kademelerine ne kadar derinden nüfuz ettiğini görüyoruz. Fransa’da Bakan Aurore Bergé, kısa süre önce kamu yayıncısında ırkçı “Büyük Yer Değiştirme” teorisini (Grand Remplacement) sıradanlaştırıp siyasi yelpazenin meşru bir parçası olarak savununca büyük tepki çekti.

Fransa ve Avusturya’da Benzer Dinamikler

Fransa İslam Konseyi (CFCM), buna acil bir açıklamayla yanıt verdi: “Ayrımcılıkla mücadele etmekle görevli olan biri, komplo teorisine dayanan ırkçı bir düşünceyi sıradanlaştıramaz.” CFCM, tam da bu ideolojinin Christchurch saldırganına 51 Müslümanı katletmesi için ilham verdiğini ve köklerinin 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarındaki tarihsel antisemitizme uzandığını haklı olarak hatırlattı. Fransa’da hükümet üyeleri bu tür tezleri ifade özgürlüğü kisvesi altında toplumca kabul edilebilir hâle getirdiğinde, dışlanmanın ve şiddetin zemini de hazırlanmış oluyor.

“Remigration” kavramının şekillenmesinde belirleyici rol oynayan ve milyonlarca insanın ülkeden sürülmesini talep eden Kimlikçi Hareket ideoloğu Martin Sellner’in memleketi Avusturya’da da aynı dinamiği görüyoruz. Avrupa genelinde, söylenmesi kabul edilebilir olanın sınırları koordineli ve sistematik biçimde kaydırılıyor. Viyana’daki soyut etnik milliyetçi teoriler ve Paris’te bunların sıradanlaştırılması, Alman aşırı sağcıların elinde askerî teçhizat kullanmaya yönelik somut bir tehdide dönüşüyor.

Bu gelişmeleri, basit birer provokasyon olarak geçiştirmek mümkün değil. Siyasetçilerin kitlesel sınır dışı uygulamalarını zihinlerinde silahlarla ve askerî teçhizatla ilişkilendirmeye başlaması, özgürlükçü demokratik temel düzenimize, Anayasa’ya ve hukuk devletine açık bir saldırı. İnsanların bu topluma aidiyeti sorgulanmaya başladığında, önce dilin sınırları kayar. Ardından, daha dün kabul edilemez sayılan siyasi talepler normalleşir.

Almanya ve Avrupa’daki siyasi gelişmeler, yalnızca Müslümanlar için değil, toplumun tamamı için kaygı verici. Toplum olarak burada açık ve kesin bir kırmızı çizgi çekmeliyiz. Irkçılığa ve etnik milliyetçiliğe karşı mücadele, siyasi çıkarlara göre şekillenmemeli; herkesin son derece net bir tutum ve kararlı bir karşı duruşuyla şekillenmelidir.

Güncel durum, Müslümanların da umudunu kırmamalı. Müslümanlar bu ülkede yabancı ya da misafir değil, Almanya’nın ayrılmaz birer parçası. Ben dahil hepimizin evi de, geleceği de burada. Aşırı sağcı ve yabancı düşmanı akımların bizi sindirmesine izin vermemeliyiz. Demokratik haklarımızı kullanmalı, sorumluluk üstlenmeli, toplumsal hayata daha fazla katılmalı ve sesimizi yükseltmeye devam etmeliyiz.

Ali Mete

Frankfurt’ta Din Bilimleri lisans eğitimini tamamlayan Ali Mete, İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) Genel Sekreteridir. Mete aynı zamanda PLURAL Yayınevinin müdürlüğünü ve Perspektif dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler